12 Şubat 1991
"Konuşmaya başlamak ister misin?" dedi kadın. Yüzündeki gülümsemeyle karşısındakini rahatlatmaya çalıştığı barizdi. Az bir süre bekledi. Gözlerini birkaç kez kırptı ve kaşlarını kaldırdı. Olabildiğince güvenilebilir davranıyordu. Kadın saçlarını arkadan at kuyruğu şekilde toplamış ancak bunu tokalarla topuz haline getirmişti. Üzerinde kırmızı bir takım elbisesi vardı. Masanın başında oturmuş karşısındaki çocuğa bakıyordu. Masanın sol köşesinde duran isim tabelası, belki de masada en dikkat çeken şeydi. Mesleği yazılıydı: Psikolog Dr.
Karşısındaki çocukla iletişim kurmaya devam etti. "İstersen ben başlayayım, ha?" bembeyaz dişleri işte şu an belli oluyordu. Ancak karşısında utangaç bir kişilik durmaktaydı.
"Eğer bana başından geçenleri anlatmazsan anlaşamayız." dedi.
Biraz bekledi ama tepki alamayınca bu sefer sert davranmaya çalıştı. İşe yarayacağını, bunun konuşmada etkili olacağını düşündü.
"Barış, konuşacak mısın yoksa seansı sonlandıralım mı?" karşısından herhangi bir yanıt beklemiyordu ama aldığı cevap ona yetti: "Alp. Sadece Alp."
***
14 Eylül 1996
"Gecenin nemi mi düşmüş gözlerine?" diye başlıyordu şair, "Ne olur ıslak ıslak bakma öyle." diye de bitiyordu. Bu iki cümle, evin baş köşesi olan oturma grubunda, tabloya yazılmış ve asılmıştı. Bu tablonun hemen yanında bir tablo daha asılıydı. Alp'in yıllardır baka baka doyamadığı annesinin resmi. Annesi güldüğü bir sırada fotoğrafı çekilmişti. Ancak resim öyle doğal çıkmıştı ki tabloya bakıp direkt kahkahaları duyabiliyordunuz.
Mavi Ev de en az Mavi Malikanenin olduğu gibi çok büyüktü. Malikanenin neredeyse yarısını burası kaplıyordu. Ev söylentilere göre 8 katlıymış. Son 4 kat öyle karmaşıkmış ki içine giren bir daha çıkamıyormuş. Çünkü bu ev öyle bir şekilde tasarlanmış ki gördüğünüz tüm merdivenlerden inerseniz kendinizi bir anda en üst katta bulabilirmişsiniz. İnşaatta çalışan işçiler, bu evin meraklısı kamuoyunca aranmış ancak asla bulunamamışlar. Hatta hepsinin evin gizemini bildikleri için ortadan kaldırıldıklarını savunanlar da çokmuş.
Alp koltuğun ön tarafına eğilmiş, dedesinin yukarı çıktığından emin olmak için bekliyordu. Zamanı gelince ayağa kalkacaktı. Dedesinin hızına bakılırsa az daha burada kalacaktı.
Sonunda merdiven çıkma sesi kesilince Alp yavaş adımlarla mutfağın yolunu tuttu. Etrafı görmekte zorlanıyordu çünkü içeri sızan en ufak ışık demeti yoktu.
Mutfağa girdi ve etrafı aramaya başladı. Bir anda buzdolabının arkasından ışık sızdığını fark etti. Başta bunun buzdolabının ışığı olduğunu sandı ama ikinci kontrol edişinde bu fikirde yanıldığını fark etti. Buzdolabını var gücüyle hareket ettirdi. Karşısına bir kapı çıktı. Nedeni bilinmez şaşırmamıştı. Çünkü bu evin her tarafı gizemle doluydu.
Kapıyı açtı. Karşısına çıkan merdivenden aşağı doğru adımladı. İçindeki gerilim, kapıyı açınca ortama yayılan soğuk havayla arttı. Üşüdüğünü hissetti.
Aşağı taraftan ışık yayıldığını zar zor algıladı. Ancak önünü halen net göremiyordu. Zar zor aşağı indi. Etrafı inceleyemedi ancak ışık kaynağını görebildi. Yere sabitlenmiş büyükçe bir fener sol yönü işaret ediyordu. İlerledi. Karşısında bir kitaplık bulunuyordu. Etrafa şaşkınlıkla baktı. Dedesi burada ne yapmıştı, kim bilir... Masanın üzerindeki kitap çok sırıtıyordu. Dokunduğu an bir garip hissetti ancak bu kitabı açmasına engel olmadı. Sayfaları çevirdikçe bir sürü isimle karşılaşıyordu. Hepsi de kırmızı renkli kötü el yazısıyla yazılmıştı. Kitabın ortaları ayraçlanmıştı. Orayı açtı ve gözlerine inanamadı. Annesinin ismi yazılıydı. Gerçekleri anlayınca çoktan son sayfaya gelmişti. Bir isim daha yazılıydı ancak bu diğerlerinden farklı. Kırmızı renkle değil ince el kalemiyle yazılmış bir isim: Samim Özkul. Başını kaşıdı. Ve kusma hissine kapıldı. "Ne?" diye konuşmaya başladı, "Bunlar ölen kişiler."
"Ya da öldürülen."
Alp gözlerini iyice kıstı, gözünü kan bürüdü. Hızlı karar verdi. Şu an ne yapacağını biliyordu.