1958 yılının sonbaharında, altı yaşıma bastığımda okul çağına gelmiştim. Washington’ın o serin, rüzgarlı sabahlarında geleceğime giden ilk adımı atmak için sabırsızlanıyor, hazırlanmak için kendi çapımda büyük bir gayret gösteriyordum. Fakat evdeki en büyük engelim yine Andrea’ydı. Ne zaman önümde bir defter görse ya da okulla ilgili bir hevesimi fark etse, o kokuşmuş kibiriyle hayallerimi baltalamaya çalışırdı. Ağzından eksik etmediği tek bir cümle vardı: "Sen okumayacaksın. Senden adam olmaz, boşuna uğraşma." Her defasında hevesimi kursağımda bırakmaya çalışır, beni kendi karanlığına çekmek isterdi.
Ama ben onun zehirli sözlerine aldırış etmedim. Zihnime kazıdığım tek bir ses vardı; annemin o şefkatli, inanç dolu fısıltısı: "Sen çok büyük bir adam olacaksın Matteo. Herkesin senin önünde saygıyla eğilişini izleyeceksin. Sen okuyacaksın ve bizi bu cehennemden kurtaracaksın." Annemin tarif ettiği o adam olacaktım. Büyüyecek, bu kokuşmuş düzendeki en güçlü adama dönüşecektim.
Okul alışverişi için annemle şehre indiğimizde adeta başka bir dünyaya adım atmıştık. Dönemin mağazalarında ahşap gövdeli kurşun kalemler, pirinç fermuarlı deri kalemlikler, mürekkep hokkaları ve ağır keten kumaştan yapılma okul çantaları diziliydi. Annem renkli şeylere bakmamı isterken ben hep siyah olanları seçiyordum. Siyah deri bir çanta, kapkara ahşap bir kalemlik ve sade siyah defterler... Siyah bana her zaman diğer tüm renklerden daha asil, daha ağırbaşlı ve sarsılmaz gelirdi.
Kayıt günü geldiğinde okula annem Galina ile gittik. Kaydımı yaptırdık; artık önümde kendi kaderimi yazacağım uzun bir yol vardı.
Ancak malikanenin kapısından içeri girdiğimiz an, dışarıdaki o umut dolu hava saniyeler içinde kayboluyordu. O dönemde evimiz tam bir barut fıçısı gibiydi. Andrea’nın bacağındaki kurşun yarası iyileşmişti ama ruhundaki o çürümeyi daha da derinleştirmişti. Mahkemede aldığı rüşvetlerin, yeraltı dünyasıyla kurduğu karanlık bağların ve gazete manşetlerine yansıyan sahte kahramanlığının baskısını yine evde çıkarıyordu. Gece yarıları malikanenin koridorlarında cam kırılma sesleri, Andrea’nın bağırtıları ve annemin sessiz hıçkırıkları yankılanırdı. Hizmetçimiz Carla abla beni korumak için odamın kapısını kilitler, sabahları ise kırılan porselenleri ve dökülen viskileri gizlice temizlerdi. Evin o meşhur lavanta kokusu, artık Andrea’nın üzerine sinen ucuz tütün ve ağır alkol kokusuna yenik düşmüştü. Annem, Andrea’nın gazabından korunmak için gündüzleri malikanenin arka bahçesindeki seraya sığınır, ben ise odamda kitaplarıma sarılırdım.
Tüm bu kaosun ortasında, ilkokul yıllarıma son derece başarılı bir giriş yaptım. Zaten okula başlamadan önce annem sayesinde İngilizceyi mükemmel bir şekilde çözmüş, İtalyancayı da derdimi anlatacak seviyede öğrenmiştim. Bu yüzden derslerde hiç zorlanmıyordum. Öğretmenlerimin anlattığı her şeyi bir sünger gibi emiyor, sınıftaki en dikkatli öğrenci oluyordum. Washington D.C.’nin o politik ve tarihi atmosferi bana çok şey katıyordu ama beni yaşıtlarımdan ayıran asıl şey, Andrea yüzünden çok küçük yaşta olgunlaşmış olmamdı. Çocuk gibi davranamıyordum; gözlerimde bir çocuğun saflığı değil, hayatın erken yüklediği ağır bir ciddiyet vardı.
Okulun ilk günü, bahçe anababa günü gibiydi. Tüm çocukların annesi ve babası yanındaydı. Babalar çocuklarının omuzlarını gururla okşuyor, anneler sarılıp vedalaşıyordu. Benim yanımda ise sadece annem vardı.
Andrea o gün de yoktu. Yine nerede sızıp kaldığını, hangi kokuşmuş masada viskisini yudumladığını bilmiyorduk. Etrafımdaki o mutlu aile tablosunu izlerken kendi kendime sorup duruyordum:
"Bu adam nasıl bir yargıç? Koskoca Amerika’nın adaleti bu adamın iki dudağının arasında mı yani?"
Adaletin böyle bir adamın elinde bir oyuncağa dönüşmesi, o küçük yaşımda bile içimi derin bir utanç ve öfkeyle dolduruyordu. Washington’ın en büyük mahkeme salonlarında hüküm veren bir adam, kendi evine ve oğluna bir baba olamıyordu. Adaletin düştüğü bu rezalet durum, o ilk okul gününde zihnime bir daha çıkmamak üzere kazındı. O bahçede annemin elini sımsıkı tutarken kendi geleceğime bakıyordum. Andrea o teraziyi kirletmişti ama ben o teraziyi yeniden doğrultmak için ant içmiştim.
Okul günleri ilerledikçe, kendimi tamamen derslerime adadım. Akşamları odama çekilir, Washington’ın gri gökyüzüne bakan penceremin kenarında saatlerce okurdum. Tarih kitapları, Amerikan hukukunun ilk metinleri ve Latin dili üzerine yazılmış basitleştirilmiş gramer rehberleri masamın ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Yaşıtlarım dışarıda sokak oyunları oynarken, ben zihnimi bir kılıç gibi bileyerek gelecekteki savaşım için hazırlanıyordum.
Tam da o günlerde, malikanemizin üzerine hiç beklemediğimiz bir güneş doğdu.
Uyuşturucu çetesi tarafından bacağından vurulmasının ardından adliye yönetimi Andrea’ya birkaç haftalık zorunlu bir izin vermişti. Bu izin, mucizevi bir şekilde babamın davranışlarına da yansıdı. Şehrin stresi ve mahkeme salonlarının o kirli havasından uzaklaşınca, Andrea adeta kabuk değiştirdi. Gün gün düzelmeye başladı; akşamları eve alkollü gelmiyor, anneme bağırmıyor, salondaki koltuğunda sakince gazetesini okuyordu.
Malikanemizde belki de ilk defa gerçek bir "aile" tablosu hakim olmuştu. Akşam yemeklerinde masada çıt çıkmama kuralı kalkmış, Andrea benim okulda ne yaptığımla ilgilenmeye başlamıştı. Bir akşam yemeğinde bana bakıp, "Aferin Matteo, derslerinin iyi olduğunu duyuyorum. Bir Clark her zaman en tepede olmalı," dediğinde gözlerime inanamamıştım. O birkaç gün boyunca Andrea, gözüme muhteşem bir adam, ideal bir baba gibi görünmüştü. Annemin yüzüne yıllar sonra ilk defa o rahatlamış, güzel tebessüm oturmuştu. Evimiz yeniden o huzurlu lavanta kokusuyla dolmuştu.
Bu pembe tablo, babamın televizyona çıktığı o akşam zirveye ulaştı. Salondaki büyük siyah-beyaz televizyonun karşısına kurulmuştuk. Washington’ın en prestijli haber kanalı, bacağındaki sakatlıkla kürsüye dönmeye hazırlanan Andrea’yı konuk ediyordu. Sunucu, "Hukukun üstünlüğünü canı pahasına savunan, suç örgütlerine boyun eğmeyen kahraman yargıcımız Andrea Clark!" diyerek babamı takdim ettiğinde, ekran karşısında babamın o karizmatik ve kendinden emin duruşunu izledik. Televizyondaki o adam, sanki otoparkta rüşvet pazarlığı yapan ayyaş adam değildi; tüm Amerika’nın saygı duyduğu bir adalet simgesiydi.
O an içimde karmaşık bir duygu belirdi: Bir yanda gerçeği bilmenin verdiği o acı tat, diğer yanda ise babamın o güçlü duruşuna karşı engel olamadığım gizli bir hayranlık...
Ancak okuldaki hayatım, evdeki bu geçici huzurdan oldukça farklıydı. Sınıfta derslerdeki üstün başarım, İngilizce ve İtalyancayı akıcı konuşmam ve herkesten farklı olan o mesafeli, olgun tavrım bazı arkadaşlarımın tepkisini çekiyordu. Özellikle sınıfın elebaşı sayılan, zengin bir senatörün şımarık oğlu Arthur ve çevresindekiler beni sürekli hedef alıyordu. Siyah defterlerimle, ağırbaşlı kıyafetlerimle ve tenefüslerde köşede kitap okumamla alay ediyorlardı.
Bir gün tenefüste, annemin bana hediye ettiği siyah ahşap kalemliğimi masamdan alıp bahçedeki çamurun içine attılar. Arthur karşıma geçip, "Bakın, kahraman yargıcın ukala oğlu çamurlarla oynuyor!" diyerek kahkaha attı.
O an gözlerim karardı. Fakat babamın evde yaptığı gibi kontrolsüz bir şiddete başvurmadım. Andrea'dan öğrendiğim tek iyi şey varsa, o da gücü ve zekayı soğukkanlılıkla kullanmaktı. Yavaşça çamurun içindeki kalemliğimi aldım, mendilimle sildim ve Arthur’un gözlerinin içine baktım. O yaştaki bir çocuktan beklenmeyecek kadar soğuk bir sesle konuştum:
"Arthur, babanın senatodaki nüfuzuna güveniyorsun ama bu okulda senin adın değil, sadece yaptıkların var. Öğretmenin masasındaki sınav cevaplarını çaldığını müdüre söylersem, o çok güvendiğin baban bile seni bu okulda tutamaz."
Arthur’un yüzündeki o kibirli gülüş bir anda dondu. Birkaç gün önce onun öğretmen masasının etrafında gizlice dolaştığını görmüş ve bunu bir kenara not etmiştim. Silahımı doğru zamanda çekmiştim. Bir daha asla benimle uğraşmaya cesaret edemedi.
Bu olaydan sonra sınıfta herkes benden çekinmeye başlarken, sadece bir kişi yanıma geldi. Adı Thomas’tı. Sessiz, dürüst ve hukuka meraklı bir avukatın oğluydu. Thomas, Arthur’a karşı verdiğim o soğukkanlı mücadeleden etkilenmişti. Tenefüste yanıma gelip, "Harika bir hamleydi Matteo," dedi ve bana kendi elma dilimini uzattı. O günden sonra Thomas ile sarsılmaz bir dostluk kurduk. Kütüphanede birlikte vakit geçiriyor, tarih tartışıyor ve gelecekte nasıl birer hukukçu olacağımızın hayallerini kuruyorduk.
Hayatımın bu kısa diliminde; evdeki o geçici huzur, babamın televizyondaki sahte kahramanlığı ve okulda kazandığım bu ilk stratejik zafer bana çok önemli bir şey öğretmişti: Adalet sadece mahkeme salonlarında değil, hayatın her anında akılla ve iradeyle savunulması gereken bir kaleydi.