İçeriğe geç

Adalet Tecelli Ettiğinde

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Adalet Tecelli Ettiğinde

Bölüm 1

LAVANTA KOKULU BİR CENNETİN GÖLGESİ

14 Ağustos 1952. Dünya, İkinci Dünya Savaşı’nın bıraktığı yıkıcı izleri ve yoksulluğu henüz üstünden atamamışken, gecenin tam 23.21’inde Washington’da gözlerimi açtım. Savaşın kasveti çökmüş bu dünyaya belki de tek güzellik olarak ben katılmıştım. Doğumum, o döneme kadar fırtınaların eksik olmadığı ailemize adeta beklenmedik bir huzur ve mutluluk getirmişti.

Annem Galina Petrova şimdiki adıyla Galina Clark Rus bir bürokratın kızıydı. Belini aşan sapsarı saçları, derin mavi gözleri ve yüzünde tek bir kırışıklık dahi olmayan nur gibi çehresiyle bakmaya doyulamayacak bir kadındı. Babam Andrea Clark ise adalet dağıtması gerekirken kendi ruhunu rüşvete ve alkole satmış ayyaş bir yargıçtı. Evde sürekli bir şeyleri kırar, annemi döver ve o evin çatısı altında huzur adına ne varsa yok ederdi. Annemin bu adama tahammül etmesinin ve ayrılamamasının tek sebebi korkuydu. Fakat ben

doğduktan sonra, annemin içindeki o korkunun yerini beni koruma arzusu aldı.

Doğduğum o mucizevi gecede ailemiz yanımızdaydı. Teyzem Nadia, dedem Giovanni ve kuzenlerim... Herkes oradaydı. Doğumum tam anlamıyla güzel bir dönüm noktasına denk gelmişti; öyle ki, o zamana kadar içmeden duramayan babam, doğumumdan sonra tam dört yıl boyunca elini içkiye sürmedi.

Hastaneden çıktıktan sonra babamın yargıçlık maaşı ve aldığı karanlık rüşvetlerle inşa ettirdiği o gösterişli malikanemize döndük. Kapıdan içeri adım attığınızda sizi karşılayan ilk şey, etrafı saran mükemmel bir lavanta kokusuydu. Evimiz, dışarıdaki dünyanın soğukluğuna ve babamın karanlık geçmişine inat, adeta cennetten bir bahçe gibiydi.

Ancak her cennetin bir sonu vardı ve o lavanta kokulu günlerin de bir son kullanma tarihi olduğunu henüz dört yaşındayken anlayacaktım...

Bebekliğim bile sıradan geçmemişti; tombul, oldukça iştahlı bir çocuktum. Hırsla içtiğim sütler yüzünden sık sık kusma ve boğulma tehlikesi atlatırdım. Aslında hayat, beni daha beşikteyken sınamaya başlamıştı.

Tüm bu fırtınaların ortasında zihnim erken uyandı. Henüz dört yaşıma geldiğimde sadece yürümeyip, yetişkin bir insan gibi olgun düşünebiliyordum. Doğduğum evin çok kültürlü yapısı sayesinde İngilizceyi akıcı bir şekilde konuşuyor, İtalyancayı da derdimi anlatacak ve konuşulanları anlayacak kadar sökebiliyordum. Ancak bu erken olgunlaşma, yaşayacağım cehenneme daha bilerek şahit olmamdan başka bir işe yaramayacaktı.

Bir akşam vakti, malikanenin ağır ahşap kapısı sanki yumruklarla sarsılırcasına çok sert bir biçimde çalındı. Hizmetçimiz Carla abla koşarak kapıyı açtığında, lavanta kokulu koridorlarımızda yankılanan ilk şey babamın avazı çıktığı kadar haykırdığı o iğrenç cümle oldu:

"Seni amına kodumun fahişesi! Sen beni aldatıyor musun?"

Babam zırküt sarhoştu. Ağzından köpükler saçarak salona daldı ve ne olduğunu bile anlayamayan annemin boğazına sarıldı. Dört yaşında bir çocuktum. Gözlerimin önünde annemin boğulmasına dayanamayıp babamın paçalarına yapıştım. Tüm gücümle onu itmeye, paçasını çekiştirerek annemi bırakması için onu ikna etmeye çalışıyordum.

Dört yaşındaki bir çocuğun zihnine bu dehşet kazınırsa ne olurdu? Ya delirirdi, ya nefret ederdi... Ben ikisini birden yaşadım.

Babamın o geceki hezeyanının sebebi sonradan anlaşıldı; sokakta gördüğü alkollü bir kadını annem sanmış ve evde olmayan bir ihanetin krizine girmişti. Dışarıdaki bir fahişe yüzünden annemin canına kastedebilen bu adamdan o gece iliklerime kadar nefret ettim. Ona "baba" demek bile içimdeki tüm duyguları kirletiyordu. Benim gözümde artık sadece Andrea'ydı.

O dehşet anından sonra annem odaya kapandı. Korkudan titriyor, başını ellerinin arasına almış ağlıyordu. Yanına gittim, onu öptüm. O kırılmış haliyle bana sımsıkı sarıldı ve

gözlerimin içine bakarak fısıldadı:

"Matteo, sakın korkma oğlum... Ben senin yanındayım. Sen büyüdüğünde çok önemli biri olacaksın. Baban gibi olmayacaksın; eşine, ailene sadık bir adam olacaksın, buna emin ol. Hem ben korkmuyorum ki... Babanla sadece şakalaşıyoruz. Sen nasıl oyuncaklarınla oynayıp adalet dağıtıyorsan, biz de oyun oynuyoruz..."

Kendi canı yanarken bile beni korumaya çalışan annemin o sıcak kucağında, gözyaşlarım kuruyarak uyuyakaldım.

Ertesi sabah gözlerimi açtığımda başucumda Andrea duruyordu. Dün gece annemin boğazını sıkan adam o değilmiş gibi, saçlarımı okşayıp gülümsüyordu: "Aslan oğlum benim, hadi kalk bakalım sabah oldu, kahvaltı edeceğiz."

Aşağı indim. Masaya geçmeden önce annemi ve hizmetçimiz Carla ablayı öpüp sandalyeme oturdum. Kahvaltı masasında tam bir mezarlık sessizliği hakimdi. Kimse tek bir kelime etmedi, herkes yemeğini yiyip kalktı. Andrea, sanki mükemmel bir aile tablosunun başrolüymüş ya da tam bir şizofrenmiş gibi, işe çıkarken annemi dudağından öpüp "Görüşürüz hayatım," diyerek evden ayrıldı.

O sabah anladım ki; bizim evimizde adalet, babamın maskelerinin arkasına saklanmış devasa bir yalandı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.