Giriş
Anlaşmak neydi? Orta yolu bulmak mı? Veya iki kişinin kağıt üzerine attığı damgalar mı? Anlaşma her şey olabilirdi ama Odiyar için anlaşmak demek, can demek mal demek. Eğer bozarsan canında tehlikede olur malın da.
Minicik bile değildi Eva. Daha annesinin karnında bile değildi. Daha annesi bile çocuktu belki. Şimşekli bir gündü. Tüm adalarında sağanağa tutulduğu nadir günlerden. Ama bu günü özel kılan tek şey bu değildi. Sonsuzluk anlaşması…
Bu anlaşma cadılar ve faniler üzerineydi. Cadılar da bir insan olduğu için fanilere tek insan demek yanlıştı. Onlar fani, üçgen şapkalılar ise büyücüydü. Bu hep böyle kalacaktı. İki düşman ırk. İki düşman krallık ve orta yolu bulmaya çalışan iki lider. Ya bu şimşekli günde orta yol bulunacaktı ya da savaş kaçınılmazdı.
Devlet adamları kocaman sarayın içinde dururken faniler ve cadılar da bahçede şiddetli yağmura bakmaksızın kararı bekliyorlardı. Tedirginlerdi. Ya buradan ölü ayrılacaklardı ya da diri. İkisinden biri kaçınılmazdı.
Endişeler artıyordu. Adel Honest kararı minik kızıyla bekliyordu. Elini tutuyor çipil çipil gözleriyle gülümsüyordu. Az sonra savaş çıkarsa biricik kızı İrina’yı kurtarabilecek miydi? Onun da bir kızı olmasını çok istiyordu. Ona benzeyen çehresi, huyu…
Herkesin gözü balkondaydı. Ya kırmızı tozlar atılacaktı ya da yeşil. Kırmızı kanı, yeşil ise barışı temsil eden zeytin dalını temsil ediyordu. Umutlar yeşil üzerineydi.
Sarayın içinde iki lider iki devlet vardı. Glory soyu ve fanilerin kraliçesi. İkisi de genç. Lord Johnson yeni tahta geçmiş, Kraliçe Lara ise daha üç ayını doldurmamıştı. Şimdi karşılarında bir adet piyon vardı. Bu piyonu havaya kaldıran barış antlaşmasını imzalardı.
İkisi de iki saattir kıpırdamıyordu.
Johnson gençliğin verdiği sıkılganlıkla önce piyona sonra da Lara’ya baktı ve yavaşça havaya kaldırdı. Yanındaki kardeşi Travis’in gözleri kocaman olsa da iş işten geçmişti artık. Cadılar antlaşmayı bozarsa canları da malları da gidecekti. Lara’nın dudağı yana doğru kıvrıldı ve gözlerini devirerek askere işaret verdi.
Yeşil toz, balkondan atılabilirdi…
Asker başıyla onaylayıp bir çuval tozu kucakladı. Balkona gittiğinde herkesin merakla ona baktığını gördü. Kimisi birbirinin elinden tutmuş kaçmaya kimisi ise savaşa hazırdı. Asker yeşil tozu boşaltmak için çuvalı devirdiğinde tek bir ses bile duyulmuyordu. Yeşil toz aktı, beraberinde mutluluk gözyaşları da.
Herkes mutluydu. Özellikle de Adel. Kızının yaşadığını görmek onun için çok önemliydi. Islanmaktan önüne akan saçlarını düzeltti ve evine doğru ilerledi.
Ama kimse Johnson’un planını bilmiyordu henüz. Bu antlaşmayı bozacak ve tüm adaların sahibi olmaya çalışacaktı. Ama Eva henüz doğmamıştı. Planlarının içinde yeğeninin aşık olacağı kız yoktu…
BÖLÜM 1 - Eva Honest
“Stephen’dan ayrılmadan önce ne denli güzel olduğundan habersizdim güzel adamın.”
Annem, Bayan Fifer’in evini temizlemeyi yeni bitirmişti. Şuan da tek istediğinin beni de alıp eve gitmek ve bir güzel dinlenmek olduğunu anlamak çok da zor değildi. Ağrıyan omuzlarını geriye atıp, bandanasından sızan küçük sarı tutamları kulak ardına attı. Elindeki kovayı dolaba koydu ve son gücüyle kapatıp dolaba yaslandı. Derin bir nefes aldım. Oturduğum koltuktan kalkarak yanına gittim ve sordum.
“İşin bitti mi anne?”
Bileklerine masaj yapmaya başladı. Bana gülümsedi. “Tanrıya şükürler olsun ki bitti Eva'm.”
Bayan Fifer’in evi fazla pis olmasa bile bir o kadar büyüktü. Stephen adasının yani bu adanın en büyük evlerinden biriydi. Evet, dokuz adadan biri olan Stephen’de yaşıyorduk. Büyük olmasa da iki kişi için oldukça idealdi. Ayrıca bu aralar temizlikçilere bayağı bir talep var.
Cadıların baskını yüzünden evler inanılmaz pislendi. Baskın nedeni az çok tahmin ediyorum aslında. Dokuz adanın kraliçesi Kraliçe Lara’nın Skary adasını tamamıyla Johnson’a vermemesiydi. Ah, Johnson mu kim? Üç asırdır var olan cadı soyunun üçüncü Lordu. Lord Johnson diye anılır. Skary adasında ona ait devasa bir şatosu olmasına rağmen rahat durmadı ve asırlardır sürdürülen antlaşmayı çiğneyerek dokuz adaya da baskınlar düzenlemeye başladı. İki haftadır gün gün geliyor, huzuru bozuyordu.
Annem kapıya kadar geldi. O sırada karşı evin bahçesine bir molotof düştü. Annemle anında buz kesildik. Bayan Fifer hayretler içerisinde yanımıza geldi. “Ne yapacağız?” diye sayıklamaya başladı. Annem sakin kalmaya çalışarak, “Sakin olun,” dedi. “Bıçak alıp geleceğim.” Hızlı adımlarını mutfağa doğru yöneltti.
Karşımızdaki ev gürül gürül yanarken buraya sıçraması için dua ediyorduk. Annem elinde üç tane bıçakla geri geldi. “Alın bunları, bir şey olursa kendinizi savunun.” Bayan Fifer ile aynı anda kafamızı salladık. Duman bir hayli çoğalmış, burnumuzda da hakim olmuştu. Burnum acıyor, gözlerim yanıyordu.
“Dışarı çıkalım?” Ortaya fikrini koyan Bayan Fifer’di. Annem bir süre sessiz kaldı. Ayağa kalkıp cam kapıdan yanan evi ve kaçışan insanları izlemeye başladı.
“Böyle giderse cadılardan değil dumandan öleceğiz anne.” Sesim çatallı çıkmıştı. Duman boğazıma dahi hakim olmaya başlamıştı. Öksürdüm. “Tamam,” dedi annem en sonunda. “Dışarı çıkalım.”