Birinci Kısım
Giray
(İki Yıl Önce)
Hazal'ı gördüğümde; bir akșam üzeri, sahildeki bankalardan birinde oturmuş, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, neden bilmiyorum, o an için kayıtsız kalmamıştım. Yanına oturdum, güzelim mavi gözleri kıpkırmızı olmuştu.
-İyi misin?
Sesimi duyunca irkilerek bana baktı, titreyen elleriyle kuruladı gözlerini.
-İyiyim... Șey, yani iyi sayılırım. Sadece benim için zor bir gün.
Yüzü hiç yabancı değildi, bir yerde gördüğümü hatırlıyordum. Elinde sıkı sıkıya tuttuğu resmi görünce anlamıştım. Onu hastane koridorunda sessizce ağlarken görmüştüm, kuzeni Hazal olduğunu öğrenmiştim can dostum olan Tuna'dan Tekrar karşılaşmayı ummuyordum.
-Seni hatırladım... O gün sen de hastanedeydin...
-Evet, o acı günde ne yazık ki tanıșma fırsatımız olmadı. Ben Komiser Giray Evirgen.
-Hazal Erdağ, tanıştığımıza memnun oldum. Gerçi, beni tanıyor olmalısın.
Aklıma o kara, lanet gün geldi; iki koca yıl olmuştu can dostum dediğim adamın en büyük acısına şahitlik edeli, Damla Erdağ, ismini gizli tutmak iateyen, ve olayların en yakın tanığı olan arkadaşının gözü önünde, saplantılı ve pislik bir herif olan Ejder Kılıçalp, yani namı diğer Karabasan tarafından öldürülmüştü. O gizli tanık ise, Damla ile yaşıt biriydi, verdiği ifadeye göre okul arkadaşıydı, sinir krizlerini, çektiği vicdan azabını dün gibi hatırlıyorum. Kimliğini hiç bir şekilde vermek istemedi, çok kötü durumda olduğu için üstüne gitmedim. Hazal'ı aslında ilk o zaman gördüm, bir köșeye çökmüş, içini çeke çeke ağlıyordu. Çok acı bir andı, tekrar o günü hatırlamak, yüreğime demir bir ağırlık gibi oturmuştu. Bugünün o acı olayın ikinci yılı olduğunu anımsadım. Daha da kötü hissettim.
-Evet, o șartlar altında seni tanımak inan ki istemezdim ama...
Konuşmanın devamını getiremedim, bir süre öylece birbirimize baktık. Gözleri hâlâ kıpkırmızıydı, buruk bir şekilde gülümsedi ve denizi izlemeye başladı. Ben de denizi izlemeye dalmıştım, omzumda tatlı bir ağırlık hissettim sonra.
Tamamen hazırlıksız ve savunmasız yakalanmıştım; kalbim daha önce hiç olmadığı kadar deli bozuk bir ritimle atmaya başladı, başını omzuma yaslamıștı, daha rahat olabilsin diye bir kolumu omzuna sardım ve biraz daha çektim kendime. Saçlarından yayılan kiraz çiçeği kokusu ciğerlerime dolduğunda, nedenini bilmediğim bir şekilde, huzurlu hissettim.
-Tuna biliyor mu, burada olduğunu?
-Söylemedim, ama anlamıştır, canım ne zaman sıkılsa buraya gelirim.
-Anlıyorum. Araban yoksa eve bırakabilirim, yani senin için bir sakıncası yoksa.
-Sana zahmet olmasın, ben taksiye binerim.
-Zahmet olmaz, gel hadi.
Hazal
Giray'ın beni eve bırakmasına izin verdim. Yol boyunca, birbirimizi tanımak için tonla soru sorduk. Uzaktan sert mizaçlı biri gibi görünüyordu ama, onunla konuşmaktan keyif almıştım. Belki de benim yanımda o sert mizacını bir kenara bırakmıștı, bilmiyorum. Evin önüne geldiğimizde, kuzenimin daha gelmediğini fark ettim. Arabadan indim, içeri girmeden önce son kez birbirimize baktık. El salladı gülümseyerek, ben de el salladım ve içeri girdim. Kuzenim her an gelebilirdi işten, ve acayip aç olacağından adım gibi emindim. Ellerimi yıkayıp, mutfakta yemek hazırlamaya başladım. Birden aklıma Damla geldi, onunla şu mutfakta neler yapardık... Damla, tatlılar ve içecek hazırlamak konusunda harikalar yaratan biriydi. Bir de çok güzel sofra düzeni yapardı, göreni hayran bırakırdı. Buruk bir gülümseme ile hazırladım yemekleri, sofrayı hazırlarken, Damla'nın bana öğrettiği gibi yapmaya çalıştım. Güzel de oldu galiba, derken her şey hazırdı. Kapı çaldı, Tuna geldi.
-Selam, kuzen. Oo, yine döktürmüşsün, ellerine sağlık.
-Hadi, ellerini yıka, sonra da doğru sofraya.
Önce lavaboya gitti, sonra da sofraya oturup, yemek yedik. Akșamın geri kalanında, eskileri yad edip, acımızı yaşayacaktık. Her yıl böyle yapardık. Birlikte resimlere baktık önce, bazı fotoğraflarda, sürekli tanımadığımız, mavi gözlü, ve oldukça güzel biriyle mutlu ve samimi pozları vardı. Nasıl da mutluydu... Soldurdular mutluluğunu...
Hastanede o perişan halimizi hatırladım; ailelerimizi kaybettiğimiz için, birbirimizden başka tutunacak dalımız yoktu. O acı haberi aldığımızda, apar topar hastaneye gitmiştik, olayın gizli tanığı olduğunu anladığımız, ve resimlerden tanıdığımız o kız, üstü başı kanlar içinde, bir köşede sinir krizi geçiyordu, içim burkulmuștu. İsmini vermek istememişti, belki de güvenliğini düşündüğü için...
Eskileri yad ettiğimiz o gecenin sonunda, uyumaya karar verdik. Ertesi sabah; kahvaltının ardından ikimiz de işe gittik, ben kendime ait bir yazılım şirketi yönetiyorum, arada bir Tuna ile iş birliği yaptığımız elbette oluyor, derken ofisime geldim, tam o sırada, sekreterim Esma, elinde kocaman bir buket kırmızı zambak ile yanıma geldi.
-Hazal hanım, bu çiçekler size geldi.
Afalladım, zambakların her rengini çok severdim, ancak bu çiçekleri sevdiğimi bir tek Tuna ve Damla bilirdi. Üzerinde bir not olduğunu fark ettim, çiçekleri elime alırken.
-Teşekkür ederim, Simay.
Gülümsedim ve ofisime girdim, çiçekleri, boş bulduğum güzel bir vazoya koydum ve solmasın diye, çalışma masamın yanında duran sebilden su doldurup, vazoya sakince döktüm. Notta ise şunlar yazılıydı:
"Kabuk tutmuş yaralarını saramam belki ama, seni bir nebze olsun gülümsetebilirim umarım. - Giray"
Beklemediğim bir şeydi bu. Beni gülümsettiğini inkar edemezdim ama bunu yapmasını, dünkü halime üzülmüş olmasına bağladım. Yoksa benim gibi bir harabeyle kim uğraşırdı? Yanıldığımı, çok geç, ve çok acı bir şekilde anlayacaktım oysa... Aradan zaman geçti; bu süreçte Giray böyle ufak sürprizler yapmaya devam etti.
Bir akșam, Tuna şehir dışında bir iş görüşmesine gittiği için evde yoktu, kapım çalındı. Korkuyla kapıyı açtım, gelen Giray'dan başkası değildi. Kötü bir kabustan yeni uyanmış gibi, korku dolu bir ifade vardı yüzünde, sonra elinde duran ve benim haberim olmadan çekilmiş, üzerine kırmızı bir kalemle kocaman bir çarpı çizilmiş resmime baktım.
Korkusunun sebebini anlamıştım, birden bana sıkıca sarıldı. Beni bir kez daha afallatmıștı, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu, neden şimdi böyle hissettiğimi anlamadım başta, görmezden gelmeye çalıştım.
-Giray, sakin olur musun? Korkulacak bir şey yok. İyiyim ben.
-İyi olmana sevindim, o it herif sana bir şey yapsaydı...
Geri çekilip, alnını alnıma yasladı. Gözlerindeki korkuyu görebiliyordum, iyi de neden bu kadar korkmuştu ki? Bana bir şey olursa, üzülür müydü?
-Sakin ol, bak iyiyim. Hiç bir şeyim yok, ama sen hiç iyi görünmüyorsun. İçeri gelip, biraz soluklanmak ister misin? Konuşuruz belki, hı?
Bir şey demedi, buruk bir şekilde gülümseyip içeri girdi. Burukluğunun sebebini anlamamıştım, 'Safsın kızım sen! Kesinlikle saftiriğin tekisin!' Of iç ses! Sanki kırk yıldır sevdalıymışım gibi konuşma! Ne bileyim ben? Mutfağa gidip ikimize de kahve hazırlamaya koyuldum.
-Kahveni nasıl alırsın?
-Orta olsun, lütfen.
Kahveleri hazırlayıp, salona geri döndüm.
-Teşekkür ederim, zahmet oldu sana da, kusura bakma ne olur.
-Hiç de bile. Neler olduğunu anlatmak ister misin?
-Tehdit notu aldım. O aşağılık herif mi, yoksa düşman mı edindim bilmiyorum.
-Korkuyor gibisin. Seni korkutan ne?
Bana baktı, gözlerimin en içine, sanki kaybolmak ister gibi baktı. Ben ise hâlâ bir çocuk gibi safça bakıyordum yüzüne. Anlamıyor muydum, yoksa kendime mi layık görmüyordum bilmiyorum.
-Eğer bir düşman edinmişsem ve... Sana zarar gelirse, seni koruyamazsam, ya da o it herif yine ortaya çıkarsa, ve seni de aynı şekilde öldürmeye kalkar da ben buna engel olamazsam... Buna dayanamam.
Korkuyordu, beni koruyamamaktan deli gibi korkuyordu. Kuzenim dışında, ilk defa biri beni bu denli önemsiyordu, alışkın değilim ya böyle şeylere, garibime gidiyor. Bilmem ki aşık olduğunu nasıl anlarsın, ya da bir erkeği nasıl seversin? Daha kalbimdeki bu yangının anlamını bile bilmiyorum.
Ben bu düşünce fırtınasıyla boğuşurken, birden dizlerimde hissettiğim o tatlı ağırlıkla, düşüncelerimden sıyrıldım. Giray, başını dizlerime yaslamıştı, öyle dalmıştım ki, saçlarıyla oynadığımı bile fark etmemiştim. Birazcık utanmıştım doğrusu, ama kıpırdamadım.
Uyuyakalmıştı, küçük bir çocuk kadar masumdu. Üzerini örttüm, ikinci bir polar battaniye alıp, kendi üzerime örttüm ve rahat bir pozisyon alıp, uykuya daldım.
Giray
Ertesi sabah uyandığımda, Hazal'ın dizlerinde uyuyakalmış olduğumu fark ettim. Utana sıkıla kalkıp, bir süre onu izledim. Üzerini açmıştı ve rahatsız bir pozisyonda uyuyordu, kıyamadım. Boynu tutulacaktı bir kere, dikkatli bir şekilde onu kucağıma alıp, odasına çıkarmayı düşündüm. İyi de odasını bilmiyorum ki! En iyisi kanepeye yatırmak diye düşünüp, rahatça uyuyabileceği bir şekilde yatırıp, üzerini örttüm. Öyle de masum uyuyordu ki...
Gülümsedim, son bir kez ona baktım, yapışkanlı bir not kağıdı bulup, bir not yazdım ve sehpaya koyup evden sessizce ayrıldım. Kafamda tonla düşünce, kalbimde dinmek bilmeyen bir fırtına ile evime gittim. Üzerimi değiştirip, oradan da emniyete geçecektim. Aldığım o tehdidi unutmamıştım, bunu gönderen kim olursa olsun, elime geçirdiğim an acımayacaktım.
Kimseye belli etmeden, araştırmaya koyuldum, öte yandan da, elime düşen cinayet davalarını çözmeye uğraşıyordum. Daha ilk gelen tehdidin kimden olduğunu bulamamışken, ikincisi geldi. Yine Hazal ile ilgiliydi. O gün birinin bizi gizlice izlediğini, ve benim Hazal'a bir zaafım olduğuna inanıp, beni onunla tehdit ettiklerini düşündüm. En mantıklı ihtimal de buydu. Ancak ona karşı hissettiklerim, sandıkları kadar basit değildi. O kadar emindim duygularımdan, ancak Hazal'ın biraz zamana ihtiyacı vardı orası ayrı.
Her ne kadar belli etmese de biliyordum kafasındaki karmaşayı. Yine de bir süre ondan uzak dursam iyi olacak, hedef tahtasında olmasını istemiyorum. Of! Ne yapacağım ben? İşim gerçekten zor.