Asel
Emir'e bir şans vermiştim vermesine ama içten içe aynı acıyı bir kez daha yaşar mıyım korkusunu yaşıyordum. 10 koca yılım çöp olmuştu, boşuna dökmüştüm o gözyaşlarını. Üstelik, ben onu unutup, yeniden aşka inanmaya çabalarken, olur olmadık zamanda aklımı bulandırıp, kendini nimetten saymıyor mu? ÇILDIRIYORUM! Lafa daldım, kapımın dibinde ciğerci kedisi gibi dolanan şerefsizi unuttum.
-Sen hâlâ peşimde misin Metehan? Ne istiyorsun? Canımı mı? Bir o kalmıştı değil mi almadığın?
Ben içimdeki öfkeyi bir bir kusarken, Asi kulak misafiri olmuş olacak ki, çok geçmeden dışarı fırladı.
-Asel ne oluy... Ya sen ne arıyorsun burada be? Hangi sıfatla çıkıyorsun kızın karşısına?
Ben onu durdurana kadar Asi, adının hakkını verircesine kah döverek, kah söverek onu ekarte etmişti. Tabii tam da bu olayın üstüne, Emir'in gelişi ile işler çığırından çıkmıştı. Sinirlerim son demlerindeydi.
-Asel? İyi misin?
-Değilim! Delirmek üzereyim Emir, yoruldum!
Sinirden tir tir titriyordum. Emir ise beni sakinleştirmeye çalışıyordu.
-Gel içeri girelim, sakinleş biraz.
Mecalim kalmamıştı artık, Emir'in beni sakinleștirmeye çalışmasına izin verdim. Belki de ona bir şans vererek, doğru bir şey yapıyordum.
(İki gün sonra)
Asi
İçim yangın yeriydi, bugün oldukça durgun, ve üzgündüm. Okulda kimseye yansıtmamaya çalışsam da, derslerim bitip kendimi güçlükle aracıma attığımda, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Damla'yı göz göre göre kaybedeli dört yıl oluyordu. Kendimi toparlayıp aracımı mezarlığa sürdüm.
Yolda, o ana dair her şey gözümün önünden geçerken, direksiyonu daha sıkı kavrıyordu parmaklarım, öyle ki sıkmaktan acımaya başlamıştı ama umurumda değildi. Mezarlığa vardığımda, aracımdan inip, Damla'nın mezarının başına geldim, ama geldiğim gibi saklanmak zorunda kaldım. Bu oydu. Tuna Erdağ.. İyi de ne işi vardı onun burada? Bir şeyler söylüyordu, ama anlamıyordum. Biraz daha yakından dinlemeye karar verdim.
-Damla, biricik kardeşim, seni o aşağılık heriften koruyamayalı dört sene oldu. Dört senedir içimdeki yangın dinmiyor. Seni koruyabilirdim, seni ondan kurtarabilirdim! Yapamadım, affet beni kardeşim. Kurtaramadım seni...
Duyduklarıma inanamıyordum... Damla, Tuna'nın kardeşiydi... Ve ben onun gözümün önünde öldürülüşünü seyretmiştim, ama o bütün suçu kendinde arıyordu öyle mi? Gözlerim dolmuştu, içimdeki sızı giderek artıyordu. Gözyaşlarımı tutmaya çalışıp, uzaklaştım oradan.
Arabaya bindiğimde, ağlamaya başlamıştım yine. Araçta duran fotoğrafımıza baktım, bir kez daha perçinlendi içimdeki sızı. Aklıma o korkunç gün geldi yine.
(Flashback / 4 yıl önce)
Damla oldukça kötü görünüyordu son birkaç haftadır, gergindi, kahkahası yüzünden eksik olmayan o kız, bir anda suskun, tedirgin birine dönmüştü. Bir gün bunun sebebini öğrenmiştim, hıçkıra hıçkıra ağlayarak anlatmıştı.
-Damla, neyin var canım?
-Peşimde biri var, başıma bela oldu, ne yapsam kurtulamıyorum, korkumdan abime dahi söyleyemedim. O aşağılık herif düşmüyor yakamdan! Korkuyorum, Asi!
Ne diyeceğimi bilememiştim, üstelik bu konuşmamızdan çok kısa bir süre sonra, ikimiz de kaçırılmıştık, ve gözümün önünde öldürülmüştü.
-Yapma, yalvarırım bırak onu!
-Çok geç, eğer benim olmayacaksa, hiç kimsenin olmayacak!
-Hayır! Hayır, DAMLAAAAA!
Tek el silah sesi, ve gözlerimin önünde yere yığılışı... Öyle canım acıyordu ki... İplerden kurtulup, onun cansız bedeninin başında beklemiştim polisler gelene kadar, o aşağılık herif ise, adamlarıyla birlikte sırra kadem basmıştı. O acı haber geldiğinde geçirdiğim sinir krizini dün gibi hatırlıyorum.
Birden duyduğum sesle, birinin camımı tıklattığını anlamıştım. Tuna?
-Denizkızı? Ağlıyor musun, sen?
-Sen..! Nasıl?
-Hemen arkandan geliyordum.
Harika! Yakalanmıştım! Avucumdaki fotoğrafı sakladım, Tuna bunu bilmemeliydi. Yoksa ortada denizkızı falan kalmayacaktı.
-Bir arkadaşımın mezarını ziyaret ettim, duygusallaştım sanırım. Çok sıkı dosttuk.
-Üzüldüm, kaza mıydı?
-Sayılır, uzun ve karmaşık bir hikaye.
-Anlatmak istersen, dinlerim.
-Belki sonra, şu an kendimi iyi hissetmiyorum.
-Anlaşıldı denizkızım. Görüşmek üzere.
Gülümsemekle yetindim sadece, ne kadar inandırıcı gelmese de. Oradan uzaklaşıp, kendimi güç bela eve attım.
Tuna
Onu mezarlıkta görmeyi beklemiyordum. Hem de, kız kardeşimin mezarının yakınında. Yanına vardığımda ağlıyordu. Üstelik, elinde sıkı sıkı tuttuğu ve sakladığı bir şey vardı. Yüzüme bakmaya da çekiniyordu, suçlu gibi. Kafama takılmıştı bir kere o tavırları, hayatımda ilk defa birini bu kadar merak ediyordum. Bunu araştırmalıydım. Telefonu çıkarıp, yakın arkadaşım Giray'ı aradım.
-Alo, Giray müsait misin? Rahatsız etmiyorum, umarım.
-Olur mu öyle şey? Sana her zaman vaktim var, seni dinliyorum.
-Senden birini araştırmanı isteyecektim. Asi Miroğlu. Şüphelendiğim bir şey var, 4 yıl öncesinde olanlar ile ilgili bir bağlantısı var mı, öğrenmek istiyorum.
-Sence, ifade verirken ismini söylemeyen görgü tanığı o mu?
-Bilmiyorum, Giray. Olabilir.
-Anlaşıldı, neler bulabileceğime bir bakarım. Haberleşiriz.
Kafamda binbir düşünceyle, eve doğru yol aldım. Gözlerimin önünden gitmiyordu denizkızımın o acı yüklü bakışları. Bir şey sakladığı açık, ama ne? Yolda çalan telefonumla sıyrıldım düşüncelerimden, bu kadar hızlı bir geri dönüş beklemiyordum işte.
-Giray? Hızlısın.
-Bulduklarıma inanamayacaksın, ama önce bir şey sormak istiyorum, sen kızın sosyal medyasını ciddi ciddi stalkladın mı?
-Hayır, niye ki?
-Stalklasan, sana mesaj attığım fotoğrafı görürdün de ondan.
Aracı müsait bir yere çekip, mesajlara baktım, Giray'ın attığı fotoğrafı görünce, donup kalmıştım. A... Asi... Bu... İmkansızdı! Damla ve Asi birbirini nereden tanıyordu? Aramaya geri dönüp, bütün detayları öğrenmeliydim.
-Nasıl oluyor bu?
-İfadesini ben almıştım. İsmini ise, ben de seninle birlikte öğrenmiş oldum. Asi, olayın tek tanığı desek, yalan olmaz. Çünkü verdiği ifadeye göre Damla, Asi'nin gözleri önünde öldürülmüş...
Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Bu yüzden miydi gözlerinde gördüğüm acı? Bu yüzden mi suçlu bir çocuk gibi bakışlarını kaçırıyordu?
-T.. Tamam, teşekkür ederim.
-Dosyayı incelemen için yarın sana getiririm, hem sen de durduk yere geçmişi niye deştiğini anlatırsın.
-Olur. Görüşürüz dostum.
Telefonu kapattıktan sonra, bir süre daha bu fotoğrafı inceledim. Sonra telefonu yan koltuğa atıp, yola çıktım. Eve geldiğimde, kuzenim Hazal'ın sorgusuna maruz kaldım tabii.
-Kuzen? İyi misin? Durgun görünüyorsun, hem.. Gözlerin mi doldu senin? Mezarlıktaydın, değil mi?
-Üzerimi değiştireyim, anlatacağım.
Odama çıkıp, üzerime rahat bir şeyler geçirdikten sonra, lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım, kendime geldiğime emin olduktan sonra salona indim.
-Hazal, ben birine fena tutuldum galiba.
-Nasıl? Ciddi misin? Ee kim bu şanslı kız?
-Orasını sonra anlatırım, bugün onu Damla'nın mezarının yakınında gördüm.
-Ne alaka?
-Bunu ona sorduğumda çok tedirgin konuştu, ben de Giray ile görüşüp, yardım aldım. Öğrendiklerimi duyunca inanamayacaksın.
-Meraktan çatlatmasana beni be adam! Anlat artık, ne oluyor?
Telefondaki fotoğrafı gösterdim ve anlatmaya başladım.
-Sağdaki Asi, benim denizkızım. Soldaki ise Damla.
-N.. Nasıl yani?
-O gün o da kaçırılmış, olay onun gözünün önünde olmuş.
-O da vicdan azabı çekiyor olmalı. Senin gibi...
Sıkıntıyla ofladım. Bu sırada telefonuma gelen bildirimle kısa bir anlığına afallamıştım.
MirglAsi:
"Senden saklamaya çalıştığım için özür dilerim, onu koruyamadığım için de öyle."
Neden özür diliyordu ki? Büyük ihtimalle eli kolu bağlıydı. Engel olamazdı ki. Cevap yazdım.
"Senin bir suçun yok, kendini yıpratma bu kadar. Hadi denizkızım, topla kendini."
Mesajımı görmüştü ama cevap yoktu. Hazal'a aç olmadığımı söyleyip odama çıktım ve direkt kendimi uykusuz bir gecenin koynuna attım. Gözlerimin önünde yine denizkızımın hayali vardı.