İçeriğe geç

ABİLERİM

Bölüm 4 · 3 dk okuma

ABİLERİM

Bölüm 4

Eski Mahalle

Kaan kapıyı üzerime kapatıp gittiğinde odanın o sağır edici sessizliğiyle baş başa kaldım. Bu ev bir saray değil, altından bir kafesti. Pencereden dışarıya baktığımda, bahçedeki siyah araçların büyük bir gürültüyle malikaneden çıkışını izledim. Beş adam, annem olduğunu sandığım o kadının "fazlalık" diye sokağa attığı o kızın on sekiz yılının hesabını sormak için gidiyorlardı. Tanrı’nın garip bir mizah anlayışı vardı. On sekiz yıl boyunca beni bir gecekondunun rutubetli duvarları arasında unutan kader, şimdi beni bir gecede bu devlerin kucağına fırlatmıştı. O loş ve kirli mahallede şimdi ne olacağını hayal edemiyordum. --- Mahallenin o dar, lağım kokulu sokağına giren siyah SUV'lar, geceyi ikiye bölen birer bıçak gibiydi. Kutsal'ın babası olacak adam, elinde bir alkol şişesiyle kapının önünde dikilmiş, "Nerede o sürtük? Saçından sürükleyerek getireceğim onu!" diye bağırıyordu. Araçların kapıları açıldı. Yusuf, arabanın içinden inmeden önce sadece saatine baktı. Yanında oturan Rüzgar, parmak boğumlarını çoktan kütletmiş, gözlerindeki o vahşi pırıltıyla kapıya yönelmişti. "Sakin ol," dedi Atlas, elindeki tabletten mahallenin giriş çıkışlarını kontrol ederken. "Yusuf, polisin gelmesi on dakika sürer." Yusuf arabadan indi. Devasa cüssesi ve üzerine dikilmiş pahalı takım elbisesiyle, bu çamurlu sokağa düşmüş bir iblis gibi duruyordu. Adam Yusuf’u gördüğünde elindeki şişe titreyerek yere düştü. "Kutsal..." dedi adam, sesi kısılarak. "Kutsal benim kızım, siz kimsiniz?" Rüzgar, adamın cümlesi bitmeden iki adımda yanına vardı ve adamın boğazına yapışıp onu duvara çiviledi. O an, Rüzgar’ın yüzündeki o korkunç ifade, Tanrı’nın adaleti yerine getirmek için görevlendirdiği bir celladı andırıyordu. "Kızın mı?" diye kükredi Rüzgar. Sesi mahalledeki tüm camları titretecek kadar güçlüydü. "O senin adını bile ağzına almadığın, dokunmaya kıyamadığın bir hazineydi! Ve sen, o kirli ellerinle ona dokundun, öyle mi?" Yusuf, hiçbir şey demeden sadece izliyordu. Onun sessizliği, Rüzgar’ın bağırışından daha korkutucuydu. Adamın nefesi kesilirken, Yusuf bir adım yaklaştı. "Kutsal Sancaktar," dedi Yusuf, her kelimenin üzerine basa basa. "O, bizim on sekiz yıllık yaramız. Ve sen, o yarayı daha fazla kanattın." Yusuf, cebinden bir tomar para çıkarıp adamın suratına fırlattı. Paralar çamura dökülürken, "Bu, ona kalacak bir yer verdiğin on sekiz yılın bedeli," dedi. Sonra sesini biraz daha alçalttı, bu daha çok bir ölüm fermanı gibiydi. "Rüzgar, ellerini kır. Bir daha hiçbir şeye dokunamasın." Karanlık sokağı, bir kemik kırılma sesi ve ardından gelen acı dolu bir çığlık böldü. --- Odamdaki devasa aynanın karşısına geçtim. Üzerimdeki hırkayı çıkardım. Omuzlarımda ve kollarımda, o evin hatırası olan birkaç soluk morluk vardı. Tanrı, beni bu güzellikle yaratırken neden bu acıların içine atmıştı? Kapı hafifçe tıklandı. İçeri giren Emir’di. Elinde bir ilk yardım çantası vardı. Gözleri omuzlarımdaki morluklara takıldığında, o sakin doktor imajı bir anlığına sarsıldı. Yüzünden bir acı dalgası geçti. "Ben sadece..." dedi Emir, sesi kırılarak. "Korktuğunu düşündüm. Ve belki... Yaraların vardır diye geldim." Yanıma yaklaştı. Pamuğu antiseptik sıvıya batırırken ellerinin titrediğini fark ettim. "Onlar geri geldiğinde," dedi Emir, "Eski hayatına dair hiçbir şey kalmayacak Kutsal. Söz veriyorum. Biz senin için sadece abi değil, gerekirse o hayata karşı örülmüş bir duvar olacağız." "Ya sizden de korkmam gerekirse?" diye sordum, gözlerimin içine bakarken. Emir durdu. Pamuğu yavaşça tenime değdirdi. "Bizden korkabilirsin Kutsal. Çünkü biz, seni korumak için dünyanın geri kalanını yok edebilecek adamlarız."

Bölüm sonu

1 yorum