Ev denilen o dört duvarın arasında geçen on sekiz yılım, bir yabancı olarak yaşamanın sessiz provasıymış meğer. Annem dediğim kadının mutfakta tencereleri birbirine vururken çıkardığı o rahatsız edici gürültü, babamın her akşam koltuğa oturduğunda bana yönelttiği o "yükmüşüm" gibi bakan gözleri... Hepsi bir anlam kazandı o gece. "Zaten bu evde bir sığıntı gibi durmandan belliydi!" diye bağırdı annem. "Kızımız dedik, bağrımıza bastık ama sen ancak sessiz sessiz bakmayı bilirsin. Git şimdi, gerçek ailen kimse onları bul!" Kulağımda bir uğultu başladı. Hiçbir şey demedim. Zaten bu evde hiçbir zaman konuşma hakkım olmamıştı. İnce hırkamı omuzlarıma alıp kapıyı usulca çekip çıktım. Dışarıda İstanbul’un soğuk yağmuru vardı. Sokak lambasının cılız ışığı altında yürürken, bizim sokağın o çamurlu ve dar girişinde hiç görmediğim kadar lüks, simsiyah üç tane araç duruyordu. Mahallede çıt çıkmıyordu. Sokağın ortasında durduğumda araçların kapıları neredeyse eş zamanlı olarak açıldı. İçeriden, sanki bir film setinden fırlamış gibi duran, uzun boylu ve kalıplı beş adam indi. Hepsi siyahlar içindeydi. Hepsi birer heykel kadar kusursuz ama bir o kadar da ürkütücü duruyordu. Korkuyla geri adım attım. Mahalledeki it kopuk takımı değildi bunlar. Bakışları, duruşları... Başka bir dünyadan gelmiş gibiydiler. En öndeki, diğerlerinden biraz daha büyük duran, yüzünde derin bir otorite taşıyan adam bir adım öne çıktı. Gözleri üzerimde gezindi, saçlarımda durdu, sonra yüzümde çakılı kaldı. Boğazının belirgin bir şekilde düğümlendiğini gördüm. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama sesi çıkmadı. Hemen yanındaki, daha hırçın bakışlı olan adam, "Bu o..." diye fısıldadı. Sesi öyle bir titriyordu ki, öfke mi yoksa başka bir duygu mu olduğunu anlayamadım. "Tıpkı... Tıpkı fotoğraflardaki gibi." "Kimsiniz siz?" dedim. Sesim yağmurun sesine karıştı ama beni duyduklarını biliyordum. En gençleri olan, bana yaşça en yakın duranı, sanki yanıma gelmek istiyormuş da görünmez bir duvar ona engel oluyormuş gibi duruyordu. Gözlerindeki o saf şaşkınlık ve acı beni yerime çiviledi. En öndeki adam, sakin olmaya çalışan ama içinde fırtınalar koptuğu her halinden belli olan bir sesle konuştu: "Korkutmak istemedik seni. Sadece... Çok uzun zamandır bu anı bekliyorduk." "Beni mi bekliyordunuz? Sizi tanımıyorum bile." Adam acıyla gülümsedi. "Sen bizi tanımıyorsun Kutsal. Ama biz senin doğduğun günden beri her nefesini biliyoruz. Sen, bizim on sekiz yıl önce kaybedilen parçamızsın." ar Ev denilen o dört duvarın arasında geçen on sekiz yılım, bir yabancı olarak yaşamanın sessiz provasıymış meğer. Annem dediğim kadının mutfakta tencereleri birbirine vururken çıkardığı o rahatsız edici gürültü, babamın her akşam koltuğa oturduğunda bana yönelttiği o "yükmüşüm" gibi bakan gözleri... Hepsi bir anlam kazandı o gece. "Zaten bu evde bir sığıntı gibi durmandan belliydi!" diye bağırdı annem. "Kızımız dedik, bağrımıza bastık ama sen ancak sessiz sessiz bakmayı bilirsin. Git şimdi, gerçek ailen kimse onları bul!" Kulağımda bir uğultu başladı. Hiçbir şey demedim. Zaten bu evde hiçbir zaman konuşma hakkım olmamıştı. İnce hırkamı omuzlarıma alıp kapıyı usulca çekip çıktım. Dışarıda İstanbul’un soğuk yağmuru vardı. Sokak lambasının cılız ışığı altında yürürken, bizim sokağın o çamurlu ve dar girişinde hiç görmediğim kadar lüks, simsiyah üç tane araç duruyordu. Mahallede çıt çıkmıyordu. Sokağın ortasında durduğumda araçların kapıları neredeyse eş zamanlı olarak açıldı. İçeriden, sanki bir film setinden fırlamış gibi duran, uzun boylu ve kalıplı beş adam indi. Hepsi siyahlar içindeydi. Hepsi birer heykel kadar kusursuz ama bir o kadar da ürkütücü duruyordu. Korkuyla geri adım attım. Mahalledeki it kopuk takımı değildi bunlar. Bakışları, duruşları... Başka bir dünyadan gelmiş gibiydiler. En öndeki, diğerlerinden biraz daha büyük duran, yüzünde derin bir otorite taşıyan adam bir adım öne çıktı. Gözleri üzerimde gezindi, saçlarımda durdu, sonra yüzümde çakılı kaldı. Boğazının belirgin bir şekilde düğümlendiğini gördüm. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama sesi çıkmadı. Hemen yanındaki, daha hırçın bakışlı olan adam, "Bu o..." diye fısıldadı. Sesi öyle bir titriyordu ki, öfke mi yoksa başka bir duygu mu olduğunu anlayamadım. "Tıpkı... Tıpkı fotoğraflardaki gibi." "Kimsiniz siz?" dedim. Sesim yağmurun sesine karıştı ama beni duyduklarını biliyordum. En gençleri olan, bana yaşça en yakın duranı, sanki yanıma gelmek istiyormuş da görünmez bir duvar ona engel oluyormuş gibi duruyordu. Gözlerindeki o saf şaşkınlık ve acı beni yerime çiviledi. En öndeki adam, sakin olmaya çalışan ama içinde fırtınalar koptuğu her halinden belli olan bir sesle konuştu: "Korkutmak istemedik seni. Sadece... Çok uzun zamandır bu anı bekliyorduk." "Beni mi bekliyordunuz? Sizi tanımıyorum bile." Adam acıyla gülümsedi. "Sen bizi tanımıyorsun Kutsal. Ama biz senin doğduğun günden beri her nefesini biliyoruz. Sen, bizim on sekiz yıl önce kaybedilen parçamızsın." Gözlerimden bir damla yaş süzülüp yağmura karıştı. Daha az önce "evlatlıksın" diye kovulduğum kapının önünde, beş yabancı bana ismimle hitap ediyordu. "Biz senin abileriniz," dedi, yanındaki kumral olan adam. Sesi sakin ama bir o kadar da şefkatliydi. "Ve seni eve götürmeye geldik. Gerçek evine." Beş çift göz. Beşi de birbirinden farklı ama beşi de aynı yoğunlukla bana bakıyordu. Hayatım boyunca kimseden görmediğim o korumacı sahiplenişi, bu beş yabancının bakışlarında ilk kez hissettim. yabancının bakışlarında ilk kez hissettim.
slmslmmm bu ilk kurgum biraz klise ama sevildigi icin yazmak istedim ve ilk bolumu uzatmadan direkt konuya girdim umarim begenirsinizz yorum yaparsaniz cok mutlu olurum🙏🏿🙏🏿🫶🏿🫶🏿