İçeriğe geç

A TAKIMI

Bölüm 5 · 21 dk okuma

A TAKIMI

Bölüm 5

4. BÖLÜM

“Vedat abi koca adamsın, taş çalınır mı ya?” Mehmet Ali, sanki haksızlığa uğramışçasına sitemkar bir cümle kurduktan sonra ortağı Salih abisine sinsi bir gülüş attı. Rakipleri arayı bir hayli açmak üzereydi, ortalığı karıştırıp gerekli taşı alması gerekiyordu.

“Eh, seninle de oynayamayacak mıyız ve Vedat!” Salih, ortağının ne yapmak istediğini fark edip Mehmet’ten aldığı pası yerine ulaştırdı, el döndürüyormuş gibi yaparken alttan işe yarayacak taşı uzatmaya çalışıyordu.

“Hay sıçayım böyle işe, hile yapacaksanız çağırmayı beni bir daha.” Oyun dörtlüsünün sonuncu üyesi İlker de konuya dahil olduğunda artık masa tamamen karışmıştı, Mehmet elindeki fazlalık taşı Salih’e teslim ettiğinde vurucu atışını yapmak için asıl kilit noktaya yerleştirdi.

“Sayın abilerim tartışmaya gerek yok, oyun burada biter.” İstekayı rakipleri ve oyun eşi Salih’e döndürdüğünde masa bir anda sessizliğe gömüldü, Mehmet ise sandalyede gerinerek zaferini kutluyordu. “Tufan çayla bizi, hesabı İlker ve Vedat’ın hesabına yaz.” Salih bey de Mehmet ile hileli ortak galibiyetini kutlamaktan zevk alıyordu, masaya uzanıp yumruklarını tokuşturdular. Salih yaşının adamı değildi, daima ölmek istemeyen genç bir ruh taşıyordu.

“Emekli maaşımı size mi yedireceğim aç köpekler! Zaten üç kuruş şey veriyorlar.” İlker Bey, klasik memur emeklisiydi. Onu diğerlerinden ayıran en önemli özelliği ise pinti oluşuydu, sırf bu yüzden Salih’le fazlaca atışırlardı.

“Ekonomik göstergeler üzerinden konuşmak gerekirse, şu sıralar bende tasarruf modumdayım beyler, büyük bir krize sürüklenmemiz sadece %0,03 oranı kadar yakında.” Vedat Bey ise; geçen seneye kadar ki öğretmenlik hayatına yeni son vermişti ayrıca ekonomiye meraklı demek yanlış olurdu, delicesine aşıktı çünkü.

“Bana müsaade muhterem abilerim, derse yetişmem gerekiyor.” Mehmet, masadakilere kısaca baş selamı verip kalkmak için ayaklandığında Salih; “Bir el daha atıp şu yaşlı bunaklara okey dersi verecektik be koçum, nereye?” dedi fakat Mehmet çoktan yanındaki defterini kapmıştı bile.

“Okulundan alma çocuğu, bir dahakine artık.” Vedat’ın son cümlesi herkesi tatmin etmişe benziyordu, sonuçta bir öğrencinin halinden anlayacak en iyi kişi bir öğretmenden başkası olamazdı. Mehmet kahvehaneden çıktığında en yakın otobüs durağına gitmek için yola koyuldu, cebindeki telefon arsızca çalarken derin bir iç çekerek açtı.

“Efendim abi, anlamadım, nasıl? Ne demek elimizdeki bayileri alıyorlar?” Mehmet, hattın ucundaki Volkan abisine sinirli tavrını yansıtmamaya çalışsa da başarılı olamadı, elleriyle kurduğu genel ticaret zinciri kırılırken onunsa yapabileceği hiçbir şey yoktu.

Mehmet, bundan tam bir sene önce Volkan’ın yardımıyla yerel mahalle sakinlerinden, yardıma muhtaç olanları için dernek kurmuş ve yakın zamanda da kooperatif için kolları sıvamıştı. Civar marketlere el işi, ithalattan arta kalan ürünleri kar payı pazarladığı küçük bir zincirdi bu sayede hem kurduğu dernek hem de ihtiyaç sahipleri kazanıyordu ama maalesef bu yok olmak üzereydi. “Kadir, bayilerle ticaret yaptığımıza dair şikayette bulunmuş koçum. Market sahibiyle konuştum, haraç almaya kalkmış benim puşt, adam da vermeyince ihbar etmiş.”

Sesindeki mahcubiyeti hattın ucundan dahi anlayabiliyordu Mehmet fakat bu yaptığını affetmesi mümkün görünmüyordu, biraz daha yumuşak bir ton kullanarak; “Bak abi, Kadir’i sırf senin hatırın için işe aldım. Biz bu derneği yardıma ihtiyacı olanlara helal kapı açmak için kurmadık mı? O yüzden ticaret yapmadığımızı kanıtlamak için elimizden geleni yapacağız.” Diye konuştu, cümlesi biterken bineceği otobüs durağa yanaştı, açılan kapıdan binip öğrenci kartını okuttu.

“Ne desen haklısın koçum, önce Kadir denen salak oğlanı saklandığı delikten çıkarıp şikayetini geri çektireceğim, sonrasına bakarız artık.” Volkan, yeterince boynunun büküldüğünü biliyordu. Çok sevdiği yeğenini yanlış arkadaşlarından, ipsiz, sapsız, berduş gezdiği o hayattan kurtarmak için Mehmet’e dernek konusunda cüzi harçlıklarla yardım edebileceğini söylemiş, ona bir kurtuluş sağlar diye düşünmüştü ama bayilerden haraç alabileceğini düşünmemişti.

Mehmet de bu durumun üstesinden nasıl geleceklerini düşünen bir diğer kişiydi, saatini kontrol ettiğinde dersine fazla vaktinin kalmadığını anladı, sakin kafayla düşünmekten başka aklına gelen fikir kırıntısı dahi yoktu. “Tamam Volkan abi, bende bir şeyler düşüneceğim, şu an yapabileceğimiz bir şey yok. Sen toptancıları hallet bende Ömür teyzelere işlerin durakladığını söylerim, bunun da üstesinden geleceğiz.”

---

Resim atölyesindeki herkes, önündeki tuvale fırça darbelerini dikkatle indiriyordu. Renk birbirine karışırken Beril sakindi, rastgele aldığı fırçasını gelişigüzel savuruyordu. Hala kafası bambaşka yerdeydi haliyle tuvale sürdüğünde ortaya çıkan tek şey koca bir lekeye benziyordu. “Beril burada mısın?” Hocası, arkasından seslenince bile duymadı.

“Sanırım Beril başka bir evrende hocam.” Atölye arkadaşlarının alaycı çıkışları kısa süreli bir uğultu kopmasına yetti. “Kızım iyi misin?” Omzuna bir fırça ucu dokundurduğunda sıçrayarak kendine gelmeyi başardı, aklı maalesef sürekli başka yerdeydi, kafam dağılır umuduyla geldiği resim kursunda bile düşünmeden edemiyor, aşk acısı parmaklarından fırçaya, fırçadan tuvaline sızıyordu. “Özür dilerim hocam.”

“Boş ver bugün modunda değilsin belli. Bir çay, kahve iç, hava al sonra devam edersin.” El mahkum, kafasını onaylarcasına salladıktan sonra fırçasını bıraktı. Ağır adımlarla atölyeden çıkıp karşısındaki küçük büfeye geçti, kendine karton bardakta bir kahve alıp kafenin önündeki küçük taburelerden birine oturdu.

Aşk acısına ne iyi gelir kendisi de bilmiyordu, düşünmeden edemiyor içten içe Cem’in yaptıklarını hazmedemediğini düşünüyordu, elle tutulur gerekçeler istemişti sadece ama bir türlü bulamıyordu. “Ne oldu sana kız, en yetenekli ressamımızı üzen o şerefsiz de kimmiş?” Arkadaşının halinden anlamış fakat içi rahat etmediği için izin isteyip yanına çıkmıştı Esra, kendine de bir kahve alıp Beril’in yanındaki tabureyi çekip oturdu.

“Nereden anladın?” Arkadaşının aptal budalası bakışları Esra’yı güldürmeye yetmişti, tavırlarından anlaşıldığını söylese miydi bilemiyordu. “Bak aşkım, alınma ama bu dalgınlıkları nerede görsem tanırım, kendimden biliyorum neticede. Semih için az gözyaşı dökmedim, hocayla restleşip fırçayı duvara fırlattığım günü hatırlıyor musun?”

İkisi de gülüştüler, Beril daha dün gibi hatırlıyordu olayı. 1 saat eski sevgilisiyle telefonda kavga edip herkese sarmaya başlamıştı, en son hocadan da azar işittiğinde fırçayı duvarın ortasına yapıştırmıştı, hocayı ikna edip zar zor geri aldırdığını düşünüyordu. Esra ise, o günleri hatırlamak dahi istemiyordu. Kendini işe yaramaz biri için ne kadar hırpaladığı akına geldikçe delirmeden edemiyordu.

“Yani sende şu an benimle aynı durumdasın, inan bana değmiyor, affedersin ama siklerine bile taktıkları yok, sende kendini daha fazla hırpalama tamam mı?” Bir süre aralarında gülüştüler, ağızı biraz bozuk ve patavatsız biriydi ama iyi anlaşıyorlardı.

Sosyal medyada paylaşılan çekiliş gönderisinin altına yorum olarak, harf hatasından dolayı Esra’yı etiketlemesiyle başlayan konuşmaları, garip bir şekilde ‘beni niye etiketliyorsun!’ kavgasından aynı resim atölyesinde olmalarını öğrenmeleriyle arkadaşlığa dönüşmüştü. “Ama takıyorum Esra… Akıl ver bana, nasıl unuturum Cem’i”

Beril artık çaresizliğinin son evresindeydi, sonuçta yaşamış ve atlatmış birinden yardım almak en doğrusu diye düşündü. Hayatını olumsuz etkiliyor hatta mahvediyordu, içinde var olan tarifsiz acıdan kurtulmanın her yolunu denemeye hazır, aç, yavru bir köpek gibiydi.

“Bak işin kötü tarafı, asla unutamayacaksın. Zamanla hafifleyecek olsa da hep bir iz kalacak, bazen fotoğraflarına bakıp iç çekeceksin ama gün gelecek adı, herhangi bir isim kadar sıradan olacak. Şimdi canın yanıyor olabilir ama sonra acımayacak hatta ve hatta yeni bir ilişkiye başlayacaksın, mesela benim Samet’i bulmam gibi. Yani sana naçizane tavsiyem; sadece zamana bırak ve acının hayatını yönetmesine izin verme.”

Beril, ağızı açık bir halde Esra’yı dinlemiş hiç bu tarz bir bakış açısıyla düşünmediğinden de emin olmuştu. Minnetle arkadaşına bakıyordu, kimsenin tam olarak halinden anlamamasına rağmen Esra’nın fark edip destek olmasından oldukça mutlu olmuştu. Çocukluk arkadaşı Ebru’yla bile ne zaman konuşsa üzülmemesi konusunda bir ton azar işittiğiyle kaldığından, rahatça içini dökememekten yakınıyordu. “Ya sen iyilik meleğim misin? Ne güzel anlattın öyle şair gibi.”

Beril’den aldığı iltifatı göğsünü gererek karşılarken şakayla karışık bir üslupla; “Allah, Allah. İşim bu benim, o kadar öküzle uğraştım ki bana ‘sığırlara fısıldayan kadın’ desinler bari.” İkisi de kahkahaya boğulurken kahvelerinden birer yudum almak için hareketlendiler fakat aynı hızda tükürdüklerinde hallerine daha çok gülmeyi seçtiler çünkü çene çalmaktan kahveleri soğumuştu.

---

Bugün dersimin azlığından mütevellit okuldan depar atar gibi kaçmıştım, tabi bir de Adnan Bey tarafından tekrar çağırılıp ekibin geri kalanına, projede üstümüze düşen talimatları anlatmam için gitmem dışında günüm oldukça normaldi. Yeni keşfettiğim grubun şarkısına acayip sarmıştım bu yüzden tekrara alıp suyunu çıkarana veya parçadan soğuyana kadar dinlemeye devam edecektim.

‘Zaman durdu bir anda anladım, her kelimem boğazımda düğümlendi. Korkular sardı beni sessiz bir çığlıkta, gözlerine baktım sözler yetmedi… Dı, dırırı, dırırırı, dı-rı, dı-rı.’

Hayır o kadar insan varken niye sadece ben, çobanlığa zorlanıyordum ki? Zaten şarkının melodisi zihnimde kalıcı bir iz bırakmaya çalışıyordu, parçaya eşlik ederken bir yandan da hayatı sorgulamak müthiş bir aktivitedir bilen bilir. Ben kafamda onlarca fikirle uğraşırken birine çarptığımı fark etmemiştim bile, “Önüne baksana! Aa, tesadüfün böylesi.”

Kime çarptığımı tahmin edin hadi? Tabi ki aramaya yeltenip bir türlü aramadığım çocuğa çarpmıştım, haydi şimdi ayıkla göcenin taşını.

‘Al açıkla şimdi salak!’

‘Saime, güzelim. Sırası değil şimdi.’

“Pardon.” Derken yüzümün utançtan kıpkırmızı olduğundan emindim, hay dilimin ayarına tonlarca bakteri sokuştursunlar. Karşımdaki çocuk güldü, benim aksime gayet rahat görünüyordu. “Şey, ben… Çok pardon, önüme bakmıyordum ben…” Ağızımda birkaç kelime gevelemeye çalışırken kablolu kulaklığımın tekini çıkardım fakat halime gülerken elimden çekti.

“Sende sustun bir şey demedin, kalbinin kırıkları açık bir defter gibi. Geriye kalan parçası, demek gizli bir hayranımız varmış.” Sercan, kulaklığımdan biraz dinledi ve sonrasında bana geri verdi fakat bu durum daha fazla utanmama sebep oluyordu.

“Ama nasıl duydun, yani nasıl anladın, bir dakika! hayran?” Hala tam olarak cümleyi kuramadan bir hışımla kabloyu telefondan çektim, işin kötü tarafı telefonun sesi açık olduğundan şarkı artık dışarıdan da duyuluyordu, çabuk hareketlerle kapatıp çantama tıkmaya çalışırken bileğimden tuttu. “Gamzeli olduğunuz kadar sakarsınız da.”

Sakince telefonu elimden alıp durdur tuşuna bastı ardından kilitleyip bana geri verdiğinde daha da utandığımdan adımın Nisa Nur olduğu kadar emindim, Saime de bana laf sokacak zaman ortadan kaybolmasıyla meşhurdu.

‘Yo, ben buradayım. Sadece okuyucularımızın da senin rezilliklerine gülmesini bekliyorum.’

‘Ah muhteşem! Şimdi de beni sizden kıskanıyor.’ Kaldırımın ortasında öylece dikildiğimizi fark eden tabi ilk Sercan denen çocuktu, en yakındaki bankı gösterdi. Yüzüne bakamamanın utançtan kaynaklandığını bildiğimden, çabuk hareketlerle oturup çantamı da kucağıma bastırdım.

“Grup No:15’i ben kurdum, şarkılar da benim kalemimden çıkar.” Sakin tavrını bozmadan bana sakince olanları anlatıyordu, yüzüne değil de yere baktığımı fark etmiş olmalıydı, elinin birini çeneme yerleştirip gözlerinin tam içine bakmamı sağladığında yemyeşil gözlerinin vücuduma ateş bastırdığını fark edenin ‘sadece ben’ olması için dua ediyordum.

“Şey melodisi hoşuma gitti, öylesine dinliyordum.” Derken sesimin titrediğini bile yeni fark etmişken bizim Saime sonunda ağzını açmaya karar verdi. ‘Geceden beri o kadar çok dinledin ki eben bile ezberledi, kaç kez tekrara aldığının farkında mısın sen?’ Yok, Saime kızımızı biraz yok sayma kararı alacağım çünkü kavga etmek için hiç doğru bir zamanda değildim.

Rahatsız olduğumu belli etmeden kafamı biraz çevirdim ve beklediğim gibi Sercan denen güzel gözlü çocuk elini çekti, tam ‘oh be,’ diyecekken; “Madem bizi dinliyorsun, o zaman provaya gelip canlı duymaya ne dersin?” Dedi ve beni resmen olduğum yere sıkıştırdı ama fizikken değil ruhen, ben evet veya hayır diyemezdim ki şimdi?

Benim kararsız olduğumu fark etmiş olmalıydı ki benden önce ayaklanıp elini kalkmam için kibarca uzattı, bu sefer de elimi uzatıp karşılık vermeye çekindiğimden öylece koala gibi çantama yapışmış halde kalktım. ‘Neyse sağlık olsun,’ dercesine uzattığı elini savurup cebine tıktı.

“Tamam demek ki bu hareketini de evet olarak algılıyorum.” Gideceğimiz yönü sakin hareketlerle gösterirken peşine takıldım, acaba tam olarak nerede prova yapıyorlardı? Şöyle Amerikan gençlik filmlerindeki gibi bir garajları mı vardı, yoksa sokaklarda çalıp para mı kazanıyorlardı? Bir süre böyle düşüncelerle ilerlerken kafe & bar gibi yer olacağını tahminlerimin arasına koymamamın garipliğini karşılıyordum.

Sercan, mekan girişini gösterip; “Burası da bizim fakirhane, hadi içeri girelim, çok iyilerdir seveceksin.” Dediğinde kendimi tokatlama istediğimi bastırıp uyum sağlama kararı aldım. Loş ışıkların aydınlattığı mekanda tek canlı ışıklar sahneye doğrultulmuş haldeydi, grubun üyeleri olduğunu tahmin ettiğim çocuklar müzik aletlerini provaya uygun hale getirmeye çalışıyordu.

Diğer ikisi pek dikkatimi çekmese de sahnenin kenarına oturmuş elektro gitarına akort vermeye çalışan çocuk nedensizce aşırı tanıdık geliyordu, kafasını az kaldırıp göz ucuyla gelen davetsiz misafir olan bana baktıktan sonra işine kaldığı yerden devam etmeyi seçti. İstemsizce tanıyorum hissine kapıldığım çocuğun kim olduğunu anılarımda bir süre taramanın ardından çıkarmayı başarmıştım, benim gibi proje için seçilen Alp denen çocuğun ta kendisiydi.

“Sizi gizli hayranımızla tanıştırayım çocuklar, şey ismin…” Sercan, bana doğru parmağıyla ok işareti yaparak tanıtırken benimse tek düşündüğüm; ‘daha ismimi bile hatırlamazken nasıl hoşlanabildin, aptal!” Diyen iç sesimi dinlemekti. Sağ olsun Saime de hiç gecikmeden asıl iç sesimi desteklemişti. ‘Çocukta hata yok ki salak olsan sensin.’

“Nisa Nur ben, memnun oldum.” Kısaca selam verip kendimi tanıttığımda grup üyeleri de sırayla kendini tanıtmaya başladı, önce baterist olan çocuk; “Hoş geldin Nisa, grubun bateristi Özgür Kasım ben, memnun oldum.” Diyerek ayarlamayı bitirdiği baterisinden ritim çalmaya koyuldu, karşılamanın güzelliğine hayran olarak ritme uygun alkış tutuyordum. Sonra klavye başındaki çocuk; “Hoş geldin grubun klavyecisi Aytaç Sarıdağ, memnun oldum.” Dediğinde Özgür’ün çalmaya devam ettiği ritme uygun bir melodi tınısıyla eşlik etmeyi seçti.

Sercan da yanımdan ayrılıp sahneye atladığında standında duran elektro gitarıyla çalmaya devam ettikleri melodiye katıldığında artık tamamen gerginliği kaybolmuş gibiydi, alkış tutup yerimde sallanarak şarkıya eşlik ediyordum en sonunda Alp denen çocukta sert bir girişle gitarını alarak dahil olduğunda karşılamalarının bile bu kadar güzelse sahnelerinin ne kadar sevildiğini hayal etmekle meşguldüm.

Sonunda çaldıkları şarkıyı afili bir çıkış yaparak bitirdiler, durmaksızın alkışlamalarım sonunda; “Uhu! Süpersiniz.” Nidalarımla tamamlanırken kendini tanıtmayan grup üyesi iltifatlarımı kabul etmeyen tek kişiydi, bunu da gitarını sahnedeki yerine bırakıp inerek ve bar masasına oturmaya karar vererek belli etmişti.

“Durma orada, sahneye gel.” Sercan beni çağırırken bar masasına yönelmiş çocuğu seyretmeyi bırakıp davetine cevap vermeyi seçtim, merdivenlere geldiğimde rahatça çıkmam için elini uzattı fakat bu sefer tereddüt etmeden bende vermiştim.

“Grubumuzun solisti de Alp Ertekin, selam vermemesine aldırma tavırları senlik değil.” Sercan, sevecen tavrını bozmadan son grup üyesini de tanıtıp beni sahneye çektiğinde göz ucuyla bar masasına yerleşip kafa çekmeye başlamış üyelerine bakıp geri çektim, zaten toplantıya geldiği gün de benzer bir tavrı olduğundan üstüme alınmamıştım, sadece projeye ikan etme konusunda nasıl bir yol izleyebileceğimi düşünüyordum.

“Sorun değil sıcak karşılamanız çok güzeldi, siz devam edin lütfen, provanıza engel olmak istemem.” Sahnedeki üyelerle sırasıyla el sıkıştıktan sonra samimi bir gülümse takınarak, seyircilerin olması gereken alana kaçar gibi geri indim, kendime oturacak iyi bir sandalye çektiğimde tanıdık bir melodiyi çalmaya başladı Sercan. Diğerleri ona eşlik ederken Alp’te buz gibi tavrını bozmadan, elinde açılmamış bira şişesiyle onlara katılmadan önce benim oturduğum masaya bıraktı.

“Bu onun hoş geldin jesti, iç hadi.” Aytaç dedikleri klavyeci çocuk önüme konan şişenin ne anlama geldiğini söylese de ben hala önümdekiyle bakışıyordum, suratımda garip bir yüz ifadesi olduğundan da emindim üstelik.

Birkaç gündür kulaklığımdan evirip, çevirip tekrara alarak dinlediğim ‘Geriye Kalan’ parçalarını çalıyorlardı. Bu yaşıma kadar denemek dışında ağzıma sürmemiş olsam da belki biraz üniversitede olmanın özgüveni belki de buzluk gibi duran çocuğu projeye katılmakta ikna edebilmek için gereken cesareti versin diye şişeyi kapıp kapağını açtım, grup ilk nakaratı söylerken bende açtığım şişenin ağzını kokluyordum, hala hatırladığım kadar leşti.

Geldiğim köyün erkekleri alkolikti, küçük yaşlardan itibaren ellerine tutuşturulur aynı babasının oğlu olsun denilirdi fakat köyün kız çocukları için durum bambaşkaydı tabi. Bizim için uslu ve edepli kız olmak övülürken bu tarz alışkanlıklar affedersiniz ama orospuluk yapmış gibi karşılanırdı, gerçi denediğimi de bilseler aynı yaftalara da maruz kalırdım ya o da ayrı konuydu.

Liseli bir ergen olmanın en güzel yanlarından biri elbette ki ailelerden gizli saklı işler yapmaktı, tabi bunlardan biri aynı ellerimin arasındaki bira şişesiydi. Uslu kız olarak anılmamın iyi yanı, bunları yapma cesareti gösteremeyecek kadar salak olduğumuzu da düşünmeleri oluyor. ‘Sayın aile üyeleri; asıl korkmanız gerekenler uslu çocuklarınız.’

Nefesimi tutarak birkaç yudum almaya çalışıp yüzümü buruşturmam bir oldu bu yüzden şişeyi masaya geri bıraktım, benim yudum aldığımı gören grup üyeleri melodinin arasında kutlarcasına bağırıp son kısmı da çalarak bitirdiler. “Canlı dinlemek daha iyiymiş, süpersiniz çocuklar.” Aynı şekilde tezahüratlara devam edip alkış tutturdum, grup üyeleri de müzik aletlerini bırakıp sahneden indiler.

“Hasan, lan yine mi kayboldun, neredesin?” Özgür, masaya gelmek yerine Hasan denen çocuğu bulmaya bara doğru giderken diğer grup üyeleri oturduğum yuvarlak masanın etrafına toplanmıştı bile. “Yüzün çok tanıdık,” Alp dedikleri çocuk suratıma öyle bir bakıyordu ki sanki tanısa öldürecek gibiydi, gergin tavırlarımı dışarıya seslice yutkunarak verirken Sercan araya atladı. “Normal brom, aynı okula gidiyoruz zaten.”

“Yok, okulda kimsenin yüzüne dikkatli bakmam.” Alp hala beni bir yerde gördüğüne eminken boğazımın kuruduğunu hissederek önümdeki biradan nefesimi tutup birkaç yudum daha mideye gönderdim, asidinden kursağım hareketliydi ve geğirmemek için kendimi zor tutuyordum.

“Sigara içmeye kaçmış yine, buyurun beyler.” Özgür, grup arkadaşlarına da getirdiği biraları masaya bıraktığında herkes kendi payına düşeni alıp açmaya başlamıştı bile, bense kafama girmese de getirdiği psikolojik cesaretle; “Adnan Bey proje için çağırmıştı, toplantı salonundan hatırlıyorsundur.” Diyerek önümdeki şişeden birkaç yudum daha almaya çalıştım.

Yanlış anlaşılma olmasın alkol almaktan hoşlanmıyordum sadece içmeye çalışırken göz göze gelmemek gibi bir avantaj sağlıyordu, bunların da mideleri mübarek çöplük gibi olmalıydı, aldıkları yudumlar sanki meyve suyuymuşçasına gülüyorlardı. Alp, anladım dercesine kafa sallayarak sessizliğini korurken grup artık sahne almalarını istedikleri cümlelerini sıralıyorlardı.

“Beyler, kayıp şehirler internette yayınlanmaya başlasın sonrasında uzunca bir sahne programımız olacak zaten, şimdilik biraz prova yapıp dinlenelim.” Sercan, huzursuz fikirleri olan arkadaşlarını yatıştırmışa benziyordu, sakince biralarını yudumlamaya devam ederken beni dürttü. “Sen sessizsin sürekli, mizacın mı böyle yoksa yabancı mı seçiyorsun bilemedim?”

‘Sende çok sosyalsin maşallah!’ Diyemeyeceğimden kibarca gülümsemeye çalıştım. “Utangacımdır biraz.” Oturduğum yere sindiğimi bile fark edememiştim aslında, sırtımı dik bir konuma getirmeye çalıştım. Yanımda oturup aynı benim gibi sessizce birasını yudumlayan Alp’e bakmadan edemiyordum, nota kağıtlarını karıştırırken üstüne çizdiği karakalem figürler daha da ilgimi çekiyordu. “Adnan Bey sizi boşuna seçmemiş, çok iyi çiziyorsunuz.”

Meraklı bakışlarımı kağıtlara yönlendirmişken sizli, bizli konuştuğumu gören grup üyeleri bastı yaygarayı. Hayır anlayamıyorum, hepsi benim için sadece isimlerini bildiklerim birer yabancıdan ibaretti. “Bu kadar kasma kendini Nisa, biz rahat adamlarız.” Aytaç, grup içerisinde cevap veren kişi olurken Alp dışındakiler kahkahalarıyla tepki verirken aksine gülmeyen tek kişiydi.

“Merak ettiysen al bak.” Suratıma fırlatırcasına uzattığında teşekkür manasında usulca kafamı sallayıp aldım, grup üyeleri kendi aralarında muhabbet ederken bende çizimleri inceliyordum. Sol kenarında keman figürüne benzer karalama, notaların arasında gezinen bir yılan tasviri, orta açıdan perspektifi alınan bir sokak resmi. İstemsizce notaları, çizimlerinin arasında nasıl görüyor merak etmiştim doğrusu.

“Bak kardeşim sana dedim, şu an hayatımda bambaşka şeyler oluyor, benim yerime baterist bulun dedim bulmadın.” Özgür denen çocuk celallendiğinde çizimlere bakmayı bile bırakmıştım, gruptan ayrılmak istiyordu sanırım. “No:15’i bırakacak kadar önemli mi? Sonuna kadar demiştik, şimdi cayıyorsun.” Sercan, arkadaşının aldığı bu karara saygı göstermek bir tarafa dursun şiddetle karşı çıkıyor gibiydi.

“Taşınıyor musun dedik? Yok dedin. Geçerli bir sebep sun be kardeşim, yahu zaten iki sene önce tecili bozdurup askere gitmedin mi zaten?” Aytaç’ta grubun hararetli tartışmasına dahil olduğunda elimdeki çizimleri kucağıma koyup iyice dikkat kesildim. Zaten benim de maşallah dediğim üç gün yaşamıyordu, ne güzel dinlemek için şarkı buldum dedim grup dağılıyor.

“Lan Aytaç, anlamak mı istemiyorsun? Askeriyeye personel alımı yapacaklar, zaten valide iş tutturmuyorum diye başımın etini yiyor!” Özgür, durumunu aynı hiddetle açıklamaya çalışırken bense sakince olan biteni izliyordum, istemeden de olsa grup sorunlarına dahil olmuştum, ‘Hadi bana eyvallah’ diye kalkıp gitmek ayıp geliyordu.

“Gel yine çal işte, illa bırakacağım diyorsun. Kaç yıllık hukukumuz var be kardeşim, ayıp ediyorsun.” Aytaç ve Özgür arasındaki gerginlik büyürken Sercan da tuz, biber ekercesine Özgür’e yükleniyor gibiydi en sonunda Alp’te dahil olduğunda masadan kalkıp birbirlerinin üstlerine yürümeleriyle daha da alevlendi.

Yumruklu kavgaya dönüşmeden sonlandı fakat Özgür denen çocuk sinirli ruh haliyle bulunduğumuz bardan ayrılmıştı. “Bırak kardeşim ya! Her zaman bir bok çıkarıyor kodumun ibnesi.” Aytaç’ı sonunda sakinleştirmeyi başarsalar da gitmesine engel olamamışlardı, bana da kısaca görüşürüz deyip bardan ayrıldığında sadece üç kişi kalmıştık.

“Normalde bu kadar kavgacı değilizdir, şansa sana denk geldi.” Sercan, üstündeki hiddeti çabucak atarak bana karşı flörtüz tavrını takınmıştı. Rahatsız olsam da alkolün etkilerini zayıf bünyemde hissediyordum, biraz daha cesaret yudumu almak için şişeme uzandım. “Sorun değil, arkadaşsınız sonuçta barışırsınız.” Diyerek bir, iki yudumu daha mideye indirdim.

“Koklanmamış bir çiçek gibi dediğin kız bu mu?” Önündeki şişeden son yudumlarını çekip muhatabı olduğumu tahmin ettiğim soruyu pek tabi Alp denen çocuktan duymak bir hayli şaşırtmıştı, grup arkadaşlarına beni anlattığı ihtimali Sercan’ın; “Görüyorsun işte, tam bir hanımefendi.” Demesiyle de kesinleşti.

Kolumu, omzuma dolaması rahatsızlık hissi uyandırdığından yerimde kıpırdandım fakat Sercan bu komutu görmezden geliyor gibiydi. Diğer yanımda oturan Alp ise bıkkın bir yüz ifadesiyle elini uzatıp ‘gel, gel’ işareti yapa gibi katladığında sorgulayan bakışlarımı atıyordum, gözleriyle de bir noktayı işaret ettiğinde hala tam olarak anlamamanın getirdiği kafa karışlığını fark etmiş olmalı ki; “Nota kağıtlarımla aşk yaşamayı bırakıp geri verecek misin?” dediğinde olayı şimdi anlamanın verdiği mahcubiyetle kalkıp Alp’e uzattım hem bu sayede kolumu Sercan’dan kurtarmış oldum.

“Tanışmamız bir yandan çok iyi oldu, proje konusunda Adnan Bey ile görüştüm bugün, bir an önce çalışmalara başlamamızı istiyor.” Mahcubiyetimi saklamanın en iyi yolu olarak bulduğum dikkat dağıtıcı konu sayesinde, grup kavgası sonrası kalan üyeleri yatıştırır diye düşünmüştüm fakat Alp kesin bir dille; “Proje falan dinlemem, ben yokum.” Dediğinde afallamıştım.

“Nasıl ben yokum, bu zorunlu bir şey!” Alışkın olmayan bünyem için alkolün etkisi kafama ‘bam’ diye vurmuş gibiydi, kendimden bekleyemeyeceğim kadar sesimi yükseltmiştim çünkü. Özel vakıf üniversitesinde okumak birçok zengin züppeyle de yarışmak zorunda olduğum anlamına geliyordu, giyimine de bakılırsa Alp denen çocukta onlardan biriydi.

“Böyle projelere katılmak senin gibi zengin züppelere göre değil ama ben gibi burslu okuyanlar için mecburiyet, çok istiyorsan rektörlüğe dilekçe ver, senin gibi zor biriyle uğraşamam zaten.” Sinirle ayağa kalktım, ani atak göstermenin başımın dönmesine neden olabileceğini düşünmediğinden bir süre öyle durdum, etrafımdakilere belli etmemek adına dik durmaya çalışıyor bir yandan da midemi bastırmakla uğraşıyordum.

“Çantamı alabilir miyim?” Sercan’a dönerek yanındaki okula giderken kullandığım çantamı istedim, saniyesinde uzatırken aynı hışımla elinden çantamı kapmayı başardım. Tabi gitmek için attığım adımın, oturduğum sandalyeye çarpacağını düşünmediğimden takılan ayağım, sendeleyip Alp denen züppenin üstüne düşmemle sonuçlanmıştı.

İyice karışan midem, düşmenin de etkisiyle bana ihanet ederek içimde ne varsa çocuğun üstüne boca etti. Öğürmelerim eşliğinde kenara kaymaya niyetliyken bir posta daha çıkardım, havalı bir çıkış yapacakken kendimi yıllar boyunca utanacağım rezil bir durumun içine sokmuştum.

Sercan’ın halimize kahkaha attığını duyabiliyordum, bunun beni daha müşkül duruma soktuğunun farkında değil miydi? Öksürerek yan tarafına atıldığımda sinirli ve iğrenti yüz ifadesinin bütün suratına yayıldığını izledim. “Hasan, buraya gel! Fena halde battı buralar.” Sercan sanırım bar çalışanını çağırmaya çalışıyordu fakat öksürürken biraz daha çıkarmıştım.

“Manyak mısın kızım sen, leş gibi kokuyor!” Alp, üstünün kokusundan daha çok tiksinir surat ifadesi yapıyordu, bu beni istemsizce güldürürken o yerden kalkmayı seçti. “Hem üstüme kustun hem de gülüyor musun?” Öğle yemeğini öğütememiş midem, bira denen zıkkımla karıştığı için üstünde duran leke berbat görünüyordu fakat bu durum daha da kahkaha atmama sebep olmuştu.

“Özür dilerim… İsteyerek olmadı.” Kahkahalarımın arasından zor cümle kurabilmiş olsam da benim eğlenceli tavırlarım onu daha da kızdırıyor gibiydi. “İsteyerek olsaydı bari!” Çalışan çocuğun koşarak gelip uzattığı mendillerle üstünü başını silmeye çalışırken hala söyleniyordu, Sercan da sağ olsun yardımıma koşup beni yerden kaldırdı.

“Sen iyi misin?” Kendi başına ağzımı yüzümü silmeye çalışıyordu, biraz peçete de kendi elime alıp üstüme sıçrayan lekeleri sildim, çantamdan su şişemi çıkartarak birkaç yudum ile ağızımdaki tuhaf tadı yok etmeye çalıştım. “Bira kötü yaptı herhalde, iyiyim.”

“Seninle aynı projede çalışmayı bırak, aynı ortamda bile durmamak gerek, yürüyen sorunsun!” Üstünü sildiği mendilleri yere atıp bir hışımla bardan ayrıldığında Sercan’la birbirimize bakıp sonra kapıdan çıkan Alp’e sabitledik. “Ben gerçekten böyle olsun istememiştim, ben… Özür dilerim.”

Aynı yere düştüğüm andaki gibi iştahlı bir kahkaha attığında Sercan’a eşlik etmeyi seçtim, yaşananlar elbette talihsizlik olarak görülse de komik bir durumdu, çalışan çocukta bize eşlik ederken paspası yere sürdü, kısa sürede çalışana yardım edip barı toparlamıştık. “Sen Alp’e aldırma, mizacı sert olabilir, çekilmez biri de olabilir ama asla baba parası yiyen zengin züppelerden biri değildir.”

Temizlik malzemelerini dolaba yerleştirirken kurduğu cümle afallamama yetmişti, ailesiyle arası iyi olmayabilirdi, gönderdiği parayı da istemiyor olabilirdi ama sonuçta okul parasını yine ailesi ödüyordu, kendimce teoriler üretmeyi bırakıp; “Nasıl yani ailesi ile görüşmüyor mu?” deyiverdim bende.

“Babası Vahit Ertekin iktidar partisinde milletvekilidir, ailesinin bok gibi parası var anlayacağın ama Alp, bu üniversiteyi tamamen kendi çabasıyla burslu kazanmış, harçlığını da grubun konser gelirlerinden çıkarıyor.” Sercan, birbiri ardına anlatırken bende ürettiğim teorilerin teker teker yok oluşunu seyrediyordum, içten içe de ‘helal olsun’ demekten kendimi alamamıştım.

“Zengin züppe dediğim için çok kötü hissediyorum şu an, böyle bir durum olacağını nereden bileyim.” İşimizin bitmesini fırsat bilerek mekandan ayrılırken bile bu durumu nasıl telafi edeceğimi düşünüyordum, şimdi ne desem fayda etmeyecekti, çocuğa resmen hakaretler yağdırmıştım.

“Sen düşüne orasını, sadece şunu söyleyeyim; eğer hatanı telafi etmezsen başına kakmaz ama yanına da bırakmaz.” Sercan konuşurken neler yapabileceğini düşünmekle meşguldüm, ağır adımlarla sokakta yürürken bunu fazlaca mimiklerime yansıtmış olmalıyım ki gülümsemeden edemedi. “Alkolün verdiği cesaret gitti galiba, sesin çıkmıyor.”

Utancımdan elimin biriyle yüzümü kapatırken öyle sesli güldü ki, bu da sorusuna verdiğim tepkinin cevabı niteliğindeydi. “Sanırım uzun süre daha tüketmeyi düşünmüyorum.” Diyerek Sercan’a eşlik etmeyi seçtim.

Otobüs durağına geldiğimizde adım atmayı kestim, buradan kaldığım yurda geri dönecek otobüsü beklemenin daha doğru bir karar olduğunu düşünüyordum, Sercan ve grubu kötü insanlar değildi aksine sakin geçebilecek bir günümü aksiyon ve eğlenceli bitirmemi sağlamışlardı. “Buradan otobüse binip yurda geçeceğim, tanıştığımıza çok memnun oldum Sercan.”

“Bende memnun oldum ama bu tesadüf karşılaşmalara bir son vermeliyiz?” Dediğinde elini uzattı, bende sıkmak için uzattığını düşünerek karşılık verdim fakat bastı kahkahayı. “Telefonumu kaydedip, kaydetmediğini bilmiyorum ama aramanı beklemek yerine mesaj atmanı istiyorum, uyar mı sana?”

Sıktığım elini bırakmadan boştaki elimi çantama atıp telefonumu bulmaya çalışmam da ayrı bir tuhaftı doğrusu, boynuma astığım çantanın kancası çıkıp düştüğünde aynı anda yere hamle yapmamızdan da kaynaklı kafalarımızın tokuşması bir oldu.

“Her görüştüğümüzde beni kendine bağlıyorsun gamzeli kız.” Yerden çantamla kalkarken anın getirdiği kafa karışıklığıyla telefonumu uzattığımın farkında bile değildim, numarasını tuşlayıp çaldırdıktan sonra bana geri verdi.

Yurdumun bulunduğu mahalleye giden otobüs, sonunda durağa yaklaştığında çantamı da geri verdi, ben otobüse binip araç hareket edene kadar da ayrılmadı, boş bir koltuk bulup otururken canım dışından telefonunu gösterip elinin birini, kulağına telefon şeklinde götürüp sonrasında iki parmağını alnına vurup gitti.

Aracın hareket etmesi yüzünden koltukta sallana, sallana bir hal olmuştum fakat düşüncelerim yeniden hareketlenen midemi bastırır cinstendi. Projede yer alacak öğrencilerden birini bile ikna edememişken nasıl başlayacaktık? İçimde bir yerde hala Adnan Bey’in hakkımda verdiği kararı sorguluyordum, yanılıp yanılmadığını bende, siz okuyucularla beraber öğreneceğim…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.