Üniversite hayatını nasıl hayal etmiştiniz? Kalabalık koridorlar, dersten yeni çıkan öğrenciler, kampüs dışına çıkarken dedikodu yapıp birbiriyle şakalaşan insanlar…
Ya da size benim gerçeğimi vermeliyim Sanırım. Büyük umutlarla kazanıp geldiğim üniversite de 3 ay olmasına rağmen bırakın ortamlara akmayı doğru dürüst arkadaşlık bile kuramamıştım. Belki de biraz çekingen olmam ve taşradan Büyükşehir’e gelerek yeni bir dünyaya adı atmış gibi hissetmemin de etkisi olabilir diye düşünüyordum.
“Hadi be! Ne naz yaptın kızım ver artık notları, yemeyeceğiz fotokopisini çekeceğiz sadece.” Ah! Onlar mı? Üniversiteye sadece aile evinden uzaklaşıp eğlenmek için gelen tiplerden sadece birkaçıydı, içlerinden birinin yüzü tanıdıktı sanırım derste benim hunharca not tuttuğumu görmüş olmalıydı.
“Konuşsana dilini mi yuttun?” Üstüme doğru yürüyerek çemberimi iyice daraltıyorlardı, etrafıma bakınıyordum fakat bana kaçabilecek bir alan bırakmamışlardı. Karşımda grubun iri yarı çocuğu yiyecekmiş gibi baktığından gergin hallerim üst safhalardaydı. “Şey, ben…”
“Ah, yeter be!” Bu sefer grubun yellozu olduğunu tahmin ettiğim kız iri yarı çocuğu kenara çekip ellerini beline koydu, bana öyle bir bakış attı ki az sonra şuracıkta parçalara ayıracak gibiydi. “Canını mı istedik alt tarafı bir kağıt parçası işte ver artı şunları!”
Birden elimdeki kağıtların bir ucundan tutup çekiştirmeye başladı, karşı atak olarak bende bırakmakta direniyordum. Kısa süreli boğuşmanın ardından ellerimizden kayan notlar havada süzülüp yerle buluşmaya başladı, toplamak için eğildiğimde grup söylenerek uzaklaştı. Sessiz, uslu biri olmak sadece büyüklerin yanında işe yarıyor işte, yaşıtlarımın etrafında acizliğimi tekrar tekrar tescil ettiriyordum.
“Yardım edebilir miyim?” Gözlerimi yerdeki kağıtlardan ayırıp daha ‘evet’ cevabımı beklemeden bana yardım eden çocuğa çevirdim o da gülümseyerek bana bakıyordu, yemyeşil gözleri vardı ve hoş birine beziyordu.
“Gerek yok ben halledebilirim.” Dediklerime aldırmadan toplamaya devam etti. “Sana sataşmaları çok saçma onlara bu hakkı vermemelisin.” Kağıtlarımın kalanını toplayıp yerden kalktı, gözleri yeniden beni bulduğunda hala gülümsüyordu.
“Vermek istemiyorum ama konuşmak konusunda biraz beceriksizim.” Notlarımın birazı hala ondaydı, üstteki defterime bir şeyler yazdıktan sonra bana geri verdi.
“Başkalarına karşı bu kadar sessiz durman yanlış bir izlenim bırakıyor, kendini ezdirme.” Dediği gibi iki parmağını alnına vurup gitti, selamlama şekline güldüğümde gerçek dünyadan bir anda koptuğumu hissettim, hemen buna bir son verip ayaklandım.
Koridoru aşıp diğer kata çıktım, ders sanat tarihiydi. Daha çocukluk aşkım olan resim tutkumu eğitimime taşımak ortaokuldaki resim öğretmenim sayesinde başlamıştı, ilham aldığı her şeyi bize öğretirken kendimden geçerdim bir gün onun gibi olma hayallerim nihayet gerçek olmaya bir adım daha yakındı.
Gelecekte, öğrendiğim her şeyi birilerine aktarabilecek ve onlara yol göstereceğim hayallerine dalarak dersimin olduğu sınıfa girdim, kendime boş yer bulduğum gibi kuruldum. Kitaplarımı masaya bırakırken bana yardım eden çocuğun defterime ne yazdığını merak etmeye başlamıştım. Gözleri çok güzeldi, renkli gözlülere olan aşırı takıntımı yok sayarak hemen yazdığı defterimi bulup yazdığı sayfayı açtım.
“Tekrar yardıma ihtiyacın olursa ya da ne zaman görüşüp bir kahve içmek istersen bir telefon uzağında olacağım gamzeli kız 05********* -Sercan”
Defterime numarasını bırakmış ve çok az insanın fark ettiği sol yanağımdaki küçük gamzeyi fark etmişti, istemsizce gülerken hocanın derse girmesiyle anlatacağı konuya odaklandım.
---
“Feyzo!”
“Ulan ben sana öyle seslenme demedim mi?” Fatih yatağında doğrulurken, Mehmet çalışma masasının önündeki sandalyenin tersine oturdu.
“Niye kızıyorsun abicim senin adın Feyzullah değil mi?” Bu Fatih’in daha da kızmasına neden oldu, rahmetli dedesinin ismi olmasına rağmen sevmiyordu ikinci adını, bu yaşına kadar dalga malzemesi yapılmış olmasına hala sinirliydi.
“Mali bak kardeşim, senin gibi dangalaklar kullansın diye bir isim daha koymuşlar, kullan yani.” Fatih, üniversiteye başladığında yazın çalışıp biriktirdiği parayla kendisine ait öğrenci evi tutmuştu. İlk senenin sonuna doğru zorlandığından yeni dönem başında odalardan birini Mehmet’e kiralamıştı, çok kısa zamanda arkadaş olmuşlardı.
“Her neyse bak ne diyeceğim evde çok sıkıldım, dışarı çıkıp bir şeyler içelim hem bir, iki fıstık düşürürüz ne dersin?” Mehmet çok yönlü bir çocuktu, her ortama kolaylıkla uyum sağlayabilmesiyle meşhurdu. Sinirleri alınmış gibi çok nadir birine kızardı, hayatı ciddiye almak için hala fazla genç olduğunu düşünüyordu.
“Seninle hiçbir yere gelmem kardeşim, geçen sefer tam güzel bir kız buldum konuşacağım aha! Yine sen güzel kardeşim her şeyi berbat ettin.” O gün tekrar zihnine dolduğundan sinirleri zıplamış dişlerini sıkarak kurmuştu cümlesini. Fatih, Mehmet’in aksine daha gergin mizaca sahipti. Bu huyunu her seferinde onu sinir etmek için kullanan çılgın arkadaşına rağmen iyi anlaşmayı başarıyorlardı.
Mehmet ters oturduğu sandalyeyi ileri geri sallamaya başladı pişkinliği yüzünden okunuyordu. “Ne yaptım ben ya o güzelim kızı yanından kaçırtan sensin.” Fatih’in yatışan sinirli tavrı Mehmet’in pişkinliği yüzünden yeniden alevlendi.
“Ulan sen beni katil mi edeceksin! Tam kızın numarasını alacağım sen yegane maydanoz kardeşim kızın yerin dibine soktun. ‘Yavrum be o numara sende fazla cenabet durmuş, gel değişelim sen de kurtul bende’ diyen ben miyim yoksa sen misin?”
Mehmet sandalyede sallanmayı bıraktı, istediğini tam olarak alamadığı için biraz daha uğraşmaya karar verdi, yüzünü memnuniyetsizce buruşturdu. “Ama ayıp ediyorsun Feyzocum, kızın numara cenabetse suç benim mi? Numaraya bak 0531 baştan kaybetmiş zaten, dışarıda bir sürü seçenek var sana kız mı yok?”
Bak oğlum beni delirtme!” Derken kapı zili çaldı, ikisi de meraklı gözlerle odanın kapısını süzdüler sonra da birbirlerini. “Mali bak kapıya kimmiş?”
“Olmaz! Kesin o piç bunak postacıdır, kafiyeli oldu ha.” Mehmet ne zaman kapıya bakmaya kalksa gözleri pek görmediği için sürekli yanlış daireye kargo getiren Adil Bey’le denk geliyorlardı, her seferinde fırça yediği için kapıyı açmaktan korkuyordu.
Kapı hala ısrarla çalmaya devam ediyordu ama ne Fatih ne de Mehmet kılını kıpırdatmıyordu. “Lan Mali kalksana ulan! Valla üst kattaki Mahmure Teyzeyi çağırır seni bastonuyla dövdürtürüm.
Mehmet isteksiz bir şekilde kapıya doğru ayaklarını sürüye sürüye ilerledi. “Kimsin ses ver!” Ama ses gelmedi onun yerine ısrarla tekrar çaldı.
“Açsana ulan kapıyı ne bekliyorsun.” Fatih, söylene söylene Mehmet’in yanına ulaşmıştı bile, arkadaşının açmadığı bu sefer kendi açtı.
Merakın yerini ufak çapta bir şaşkınlık aldı çünkü az daha kapıyı yumruklamak üzere olan eli havada bir kız duruyordu. “Tövbe bismillah!” Mehmet birden kapıyı kızın suratına kapattı.
“Ulan Mehmet! Annen seni çok mu nikotinli ortamda barındırdı, ne diye kapıyı kızın suratına kapatıyorsun?”
Mehmet’in yüzündeki şaşkınlık bir an olsun düzelmemişti. “Va-valla abicim, şu-şu an bi tuhaf oldum. Ben içeri giriyorum sen açarsın kapıyı.” Mehmet’in suratında adeta hayalet görmüş gibi ifadeyle usain bolt hızında içeri kaçmıştı, Fatih ise bıkkınlıktan derin bir nefes alıp kapıyı açtı. “Arkadaşım için kusura bakmayın beyin yerine et parçası taşıyor kendisi, buyurun ben yardımcı olayım.”
Fatih yine her zaman kullandığı çapkın surat ifadesini takındığında kapıdaki kız sevimli bir gülüşle cevap verdi. “Ben itiraf sayfasında gördüğüm kiralık oda için gelmiştim ama?” Dediğinde çapkın ifadesi yerini allak bullak mimiklere bırakmıştı, demek ki eski ilanı görüp gelmiş diye geçirdi içinden.
“Siz içeri salona geçin ben birazdan geliyorum.” Fatih kıza salona kadar eşlik ettikten sonra Mehmet’in kendini kapattığı odaya girdi.
“Oğlum ne yapacağız? Kız eski ilanı görüp gelmiş.” Fatih gerginken bu sefer şaşırtıcı bir şekilde sakin olan Mehmet’ti. “Ne yapacağız var mı Feyzocuğum, ev senin kız güzel fırsat ayağımıza geldi.” Mehmet halinden memnunken Fatih fazlasıyla endişeliydi, erkek evinde bir kız fikri onu fazlasıyla korkutuyordu.
---
“Bak sorun tam da burada işte, kendimi sana anlatamıyorum. Ağlama Beril lütfen.” Bankta oturan Beril hıçkırıklarını tutamıyordu, Cem ise neredeyse 1 saattir ağlayan sevgilisini yatıştırmaya çalışıyordu.
“Neyi anlamıyorum Cem, seni o kızla…” Tekrar ağlama duygusunun esiri olmuştu, gözleri sevgilisini buğulu görüyordu artık. Cem ellerini yüzüne götürdü, sıkıntıyla ovuşturdu.
“Sen olayı çok yanlış anladın Beril beni tanımıyor musun, bu zaman kadar yalan söyledim mi ben sana?” Beri aşırı sinirinden ağlıyordu, 1 yıldır birlikte olduğu sevgilisini başka bir kızın yanında yakalamış koşarak uzaklaşıp kendisini en yakınındaki banka atarken bulmuştu, Cem ise son anda fark edip peşinden gelmişti.
“Madem mantıklı bir sebebin var bana açıkla o zaman, kızın kafası niye omzundaydı? Sen izin vermesen nasıl yapabilir o hareketi.” Cem yanından kalkıp önüne çöktü, Beril gözyaşlarını temizlemek için ellerini yüzüne kapatmıştı. Cem, Beril’in ellerini yüzünden çekip sıkıca tuttu.
“Her zaman ki arkadaş tayfasıyla oturuyorduk lanet olsun Sinem yanında bir arkadaşıyla yanımıza geldi, bana takıntılı olduğunu biliyorsun niye böyle yapıyorsun bi’ tanem! Kahretsin seni çok seviyorum görmüyor musun?”
Beril, sinirinden hakimiyetini kaybetmiş bir hışımla Cem’i geriye doğru iteklemişti, dengesiz bir şekilde yerde çökük olduğundan ellerinin üstüne düştü, ellerini bir şekilde kurtaran Beril ayaklandı. “Bana bi’ tanem deme!”
“Ama, Beril?” Sevgilisinin ayaklandığını gören Cem’de üstündeki şoku atlatıp ayaklandı.
“Bana sakın bi’ daha bi’ tanem deme, bitti bu ilişki burada bitti. Ben yokum sende artık o süslü kokonana kavuşabilirsin tamam mı ben artık yokum.”
“Beril, dur gitme yalvarırım.” Beril, Cem’in yalvarmalarına aldırmadan hızla bulunduğu yerden uzaklaşmaya başladı, kollarını birbirine kavuştururken havanın soğukluğuna inat daha çok ağlıyordu.
Çok sevdiği aşkından böyle veda etmek zoruna gidiyordu, her şeyi affedebilirdi fakat peki ya ihanet! Hızlı hızlı yürüdüğünden fazlasıyla yorulmuştu, en yakınında bulunan kayalıklara kendini bıraktı. Onun için artık Cem diye biri yoktu, İnstagram hesabını açıp Cem’in profiline girdi engel tuşu bir parmak uzağındaydı.
İçindeki kısa süreli muhakemeden sonra eli engel tuşuna gitmedi, arkadaşlıktan çıkardı. Gözü Cem’in profil fotoğrafına kaydığında uzunca bir süre baktı, onu böyle terk etmek kalbini acıtsa da onu Sinem denen kızla gördüğü an aklına gelince büyük bir nefret duyuyordu.
İnstagram’dan çıkıp whatsapp’ına girdi, ilk iş durumunu ve beraber poz vermiş oldukları profil fotoğrafını değiştirmek oldu sonrasında ev arkadaşına mesaj attı; “Ebru, 20 dakikaya evdeyim konuşacaklarım var ayrıca nutella, bir sürü abur cuburu hazır etmeni istiyorum ben çok kötüyüm.”
---
“Sana kaç kere söyleyeceğim bir düz fönü bile beceremiyorsun, Derya abla nerede?”
“Kendisi izinde Arya Hanım, izin verin fönü bitireyim.” Burası yıllardır geldiği kuafördü ve Derya ise Arya’nın kıvırcık saçlarını fönleyebilen tek kadındı haliyle diğer çalışanlara öfke kusuyordu.
“Çabuk olmazsan derse yetişemeyeceğim eğer bu saçlarım akşama kadar bozulursa paramı geri alacağım.” Çalışan kadın gözlerini devirdi ve işine devam etmeyi seçti. Kuafördeki çoğu çalışan Arya’nın zor müşteri olduğunu bilse de en iyi ücreti verdiği için seslerini çıkarmıyorlardı, üstelik keyfinin yerinde olduğu günlerde çalışanlara yemek ısmarlıyor veya hediyelerle geliyordu.
Garip huylarından bir tanesiyse aşırı gerçekçi pelüş köpeği Puffy’i yanından hiç ayırmamasıydı, kafasını biraz sevdikten sonra burnunu sıktı. “Beni bir tek sen anlıyorsun değil mi Puffyciğim.”
“Bitti Arya Hanım.” Arya, aynaya son bir kez bakıp saçlarıyla oynadıktan sonra kasaya ilerleyip parayı uzattı. “Bugün ki muameleden hiç hoşlanmadım Selin, Derya abla geldiğinde haber ver.”
“Geçen gün başladı Arya Hanım, daha sizi tanıyamamıştır.” Arya’nın kaprislerine katlanabilen bir diğer kişiyse Selin idi. Çalışanlarla ilgili uyarılarını tek bir kişiye anlatır ve hepsinin haberdar olduğundan emin olurdu.
“Tanıt o zaman Selin bu benim sorunum değil.” Karttan çok nakit ile çalışmayı sevdiğinden her zaman en yüksek banknotlarla gezer para üstü almazdı. “Peki Arya Hanım, güle güle kullanın.”
Üstündeki siniri atamadan Selin’in ‘güle güle kullanın’ demesi daha da gıcığına gitmişti, kapıdan çıkmadan önce; “Orasını akşama görürüz Selin.” Diyerek öfkesini son kez kusup ayağındaki topukları vura vura kapıdan çıktı hala kendi kendine söyleniyordu.
“Yıllardır buraya geliyorum gördüğüm muameleye bak ayrıca kadın leş gibi sigara kokuyordu.” İğrenti yüz ifadesini takındı sonra çantasındaki puffy’i kenara alarak telefonunu buldu, rehberden en yakın arkadaşının numarasına basıp kulağına götürdü.
“Alo, neredesin canım?” Bir süre cevap bekledikten sonra; “Alışverişteyim tatlım sen çıktın mı kuaförden?” Arkadaşından yanıt gecikmedi.
“Çıktım canım nerede buluşalım?”
“Kampüs ’ün karşısındaki değirmen kafede buluşalım, şu an bir cappucino’ya hayır diyemem doğrusu.”
“Ah tabi ki tatlım 25 dakikaya oradayım.” Telefonu çatasına geri koyduktan sonra kuaförün karşı sokağındaki taksi durağına geçti, sıradaki taksilerden birinin arka koltuğuna binip çantasını yanına koydu, şoför telefonuyla oynamayı bırakıp Arya ’ya döndü. “Nereye gidelim abla?”
“Abla senin annendir, Özyurt Üniversitesine gideceğiz.” Zaten hali hazırda sinirli olan Arya için yeniden zıplatacak birinin denk gelmesi bugünün onun için bir şansızlık silsilesi başlattığını düşünmesine neden olmuştu.
“Analara laf yok abla, onlar bizim her şeyimiz.”
“Hala abla diyor ya! Uzatmayın Beyefendi yola bakın lütfen.” Şoför gidene kadar konuşmuş Arya’yı delirtmeyi başarmıştı, sonunda geldiğine sevineceği hiç aklına gelmemişti. Parayı gıcık şoföre uzatıp arabadan indiğinde derin bir nefes almıştı, nedense bugün herkes Arya’ya ters gidiyordu.
Değirmen Kafe’yi gördüğünde karşıya geçti. Kafe’nin içine girdi mis gibi kahve kokusu burnuna dolduğunda gülümsüyordu, cam kenarında boş bir masa görmesiyle oraya doğru ilerledi. Şehrin dağlık tarafının manzarasına sahip mekan kendine özgü konseptiyle müşterisine kucak açıyordu, kahve kokusuna eşlik eden Vanilya sadece bu işletmeye özgündü.
Sandalyelerden birine Puffy’i yerleştirirken kendisi de yan taraftaki sandalyeye oturdu. Bacak, bacak üstüne attığından biraz yukarı çıkan eteğini düzeltip iyice yerine kuruldu. “Yeni bir mağaza açılmış görmen lazım Aryacım nerdeyse hepsini oradan aldım.”
Yakın arkadaşı Ece, elinde bir sürü alışveriş poşetiyle girdiğinde karşısındaki boş sandalyeye oturdu, yorgunluğu halinden anlaşılıyordu. “Tabi ki tatlım, benim de dolabımı yenilemem lazımdı zaten.”
O sırada genç bir garson masalarına geldi, elinde adisyonla siparişleri bekliyordu. “Ben bir cappucino alayım tatlım, sen ne istiyorsun Aryacım?”
“Ben de aynısından alayım.” Garson başıyla onay verip yanlarından ayrıldı.
“Ah Ece, bugün başıma neler geldi inanamayacaksın.”
“Anlat tatlım seni dinliyorum.” Arya olayları hatırlayınca yeniden sinirlenen yanını bastırıp sakinleşmek için derin bir nefes çekti içine.
“Önce Derya abla yoktu, biliyorsun canım benim saçlarımı ondan başkası güzel fönleyemiyor. Sonra çok konuşan gıcık bir taksi şoförüne denk geldim ki inanamazsın, buraya gelene kadar hiç susmadı başım şişti vallahi.”
O arada garson sipariş ettikleri kahveleri masaya bıraktı. “Ay tatlım, ne badireler atlatmışsın ben şok.”
Arya ve Ece konuşurken yanlarına gelen çocuğu fark etmediler bile, Burak uzun zamandan beri Arya’ya aşıktı. Birçok kez onunla konuşmayı denemiş olsa da her zaman başarısız olmuştu. Arya’nın burayı sevdiğini bildiğinden ısrarla her gün buraya gelir saatlerce oturur dersi varsa girer ve eve dönerdi.
“Arya, şey, merhaba.” Arya, yanına döndüğünde şaşkınlığını gizleyemedi. Tam anlamıyla ezik olduğunu düşündüğü çocuk gözlüğünü düzeltti, bir cevap bekliyordu.
“Merhaba da sen kimsin yürüyen moda faciası?” Arya, garip bakışlar eşliğinde süzerken Burak heyecandan ellerini çıtlatıyordu, ilk kez sevdiği kadına bu kadar yakındı çünkü.
“Arya, sana bir şey söylemem gerek, yalnız konuşamaz mıyız?” Arya’nın gerilen sinirleri sakin kalmasını iyice imkansız hale getiriyordu, zaten insanlar bütün gün başını ağrıtmışlardı.
“Hayır konuşamayız cicim, ne söyleyeceksen burada söyle vaktimi alıyorsun.” Burak’ın morali bozulsa da sesini çıkaramadı çünkü bir daha bu kadar cesareti bir arada bulamayabilirdi, gözlüğünü düzelttikten sonra söze girdi.
“Senin burayı sevdiğini bildiğimden belki karşılaşırız umuduyla her gün geliyorum, hatta kahve senin yaşam tarzın. Burada içmeyi en sevdiğin kahve karamel machiato sonra da masada gördüğüm gibi cappucino yani uzun lafın kısası…”
Heyecandan biraz saçmaladığını anlayınca durdu artık konuya girmezse ne anlattığı hakkında hiçbir fikri olamayan iki insanı ardında bırakıp öylece kaçabilirdi. Arya, kafa karışıklığının arasında az çok neler olabileceğini tahmin etmişti. Herkes ona hayrandı fakat hiçbir ineğin buna kalkışacağını hayal etmemişti. “Uzun zamandır sana aşığım Arya İlayda Bektaş.”
“Bana bak! Ne cüretle bana İlayda diyerek seslenirsin. Benim bir tek adım var o da Arya tamam mı ayrıca sen kim beni sevmek kim.” Arya, bu sefer kesinlikle çıldırma noktasına gelmişti. Normal hayatta bile muhataba almayacağı çocuk sevdiği kahveye kadar biliyor üstelik onu sevdiğini söylüyordu.
Hiddetle ayağa kalktığında Burak birkaç adım geri çekilmek zorunda kalmıştı, Arya gözlerini bile kırpmadan dik dik bakıyordu. “Ben sana birkaç numara büyüğüm cicim, hem bu tip ne böyle hiç aynaya bakmıyor musun sen? Madem beni seveceksin o zaman kendine çeki düzen ver, bu halde yürüyen bir ölüye benziyorsun.”
Burak, Arya’nın alay yüklü cümleleri karşısında geriye doğru birkaç adım attı ve arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Oturduğu yerden çanta ve hırkasını alıp ücreti masaya bıraktı, kafenin dışına hızlı adımlarla çıkarken içeride yaşanan an tekrar tekrar zihnine akın ediyordu. Bir erkek olarak dahası seven biri olarak bu kadar kırıcı sözlere maruz kalmamalıydı, kendini onun karşısında çok aciz hissediyordu.
“Bunu sen istedin Arya İlayda Bektaş.”
---
“Davulda Özgür.” Dinleyenlerin alkış ve ıslıkları eşliğinde Özgür önündeki bateriyi konuşturdu.
“Gitarda Sercan.” Ve tekrar alkış ve ıslıklar, gitarın tellerine her dokunuşundan ustalık akıyordu.
“Klavyede Aytaç.” Tekrar yoğunlaşan alkışlar eşliğinde Aytaç klavyesindeki tuşlara hızlıca basıyordu, eğlenceli melodiyle seyirciler son bir kez daha coştu.
“Ve bendeniz grubun solisti Alp, bu akşamlık bu kadar sağlıcakla kalın.” Grubun üyeleri teker teker sahneden inerken alkışlar ve ıslıklar daha da yükseldi, Alp’in hayranları onu bekliyordu, gruptan en son onun inmesiyle hayranlar adeta üstüne çıkacak gibiydi.
“Bir imza alabilir miyiz?”, “Alp senin büyük hayranınız.”, tarzı nidalara aldırmadan kalabalığı zorlukla aştı, Kafe & Bar’ın girişine çıktı, cebinden hiç eksik etmediği Malborasından bir dal çıkarıp yaktı.
“Perşembe de çalıyoruz haberin olsun kardeşim.” Sercan, Alp’e bu işi teklif eden kişiydi ve onu eski sıkıcı, yasaklarla dolu hayatından kurtaran. Belki de bu yüzden kimseyi muhataba almazken iletişim kurduğu nadir insanlardandı.
“Buradan sonra ne yapıyoruz? Bizim çocuklar ortak bir yerlere gidelim diyor.” Sercan da paketinden bir dal çıkarıp yaktı, derin bir nefes çekerek dışarıya üfledi.
“Beni pas geçin eve gidiyorum.” Sigarasından bir nefes daha alıp yukarı üfledi, Alp’in umursamaz tavırlarına alışkın ve aile dışından olan nadir insanlardandı. Duyguların zayıflık göstergesi olduğunun kanaatinde dışa vurmaktan nefret eden biriydi, pek tabi huyunu bilmeyen pek çok insanın eleştirilerine maruz kalıyordu.
“Gelseydin, kafa dağıtırız iki piliç düşürürüz diyecektim de…”
“Bu tür şeyleri sevmediğimi biliyorsun Sercan, sen git!” Alp bir anda Sercan’ın sözünü kesmiş deyim yerindeyse lafı ağzına tıkamıştı. Alp ne kadar asosyal ise Sercan o kadar sosyal biriydi, arkadaşları arasında adı; “playboy’a” çıkmıştı.
“Sen bilirsin kardeşim iyi geceler.” Sercan ısrar etmenin faydasız olacağını bildiğinden hiç uzatmadı elindeki sigarasından son bir duman daha alıp yere attı, ayağıyla izmariti ezdikten sonra iki parmağını alnına vurup gitti. Alp ise Malborasından bir lokma daha alıp gökyüzüne üfledi.
Tam o sırada Bar’ın önüne çok şık son model bir araba yanaştı, içinden çıkan 3 kişi Alp’e doğru ilerliyordu. ‘Şimdi başlıyoruz işte’ diye geçirdi içinden.
“Alp Bey bizimle gelmelisiniz, babanız sizi bekliyor.” 3 koruma da iri yarı sağlam vücutlu insanlardı, daha önce birçok kez ellerinden kurtulmayı başarmıştı.
“Sağ olun beyler, ben o bunak yerine evime gitmeyi tercih ediyorum.” Alp, cümleyi kurduğunda bir kez bile gözlerinin içine bakmamış etrafa konuşmuştu. Ortadaki koruma yıllardır Alp ile uğraşıyordu ve bu hallerine alışkındı fakat diğerleri yeni sayılırdı ve içlerinden birinin tahammül sınırlarını zorlamaya başlamıştı.
“Lütfen Alp Bey zorluk çıkarmayın!” Sağındaki koruma söylemişti fakat sinirden dişlerini sıkarak konuştuğu belliydi, karşıdan dahi ne kadar tehditkâr olduğu anlaşılıyordu.
“Zülfikar abi seninle bi’ özel konuşalım.” Dediğinde ortadaki koruma yanındakilere arabaya dönmelerini işaret ettikten sonra Alp’in yanına yaklaştı. “Söyle yeğenim.”
“Abi ben sana şu pezevenkleri getirme demedim mi? Geleceksen tek gel.” Zülfikar, Alp’in çocukluğundan beri babasının yanındaydı, yılların yaşını alması onu bu işten alıkoymamış daha da iyileştirmişti, saçlarını bu işi uğruna ağrıtmış olsa da zerre pişmanlık duymamıştı.
“Ne yapayım evladım, babanızın emri.”
“Abi, başlatma babamın emrinden! Onları yolla benim arabayla gidiyoruz.” Zülfikar başıyla onaylar biçimde selam verdikten sonra diğer korumalarla geldiği arabaya ilerledi, camdan birkaç şey söyledikten sonra araba çalıştı yolda homurtular çıkararak uzaklaştı.
Zülfikar ile Alp yolun köşesinde park edilmiş arabaya doğru ilerlediler, uzaktan kumandayla arabanın kilidini açtı. Sürücü koltuğuna bindikten sonra Zülfikar da yanına oturdu araba sesi sokağı bir kez daha inletirken yola koyuldular. “Ee, abi. Senin durumlar nasıl, Hatice Teyze, Ayhan, Sevgi nasıllar?”
Alp belki de babasından daha çok Zülfikar’ı severdi, babasının sürekli işi vardı. Babasından göremediği bütün ilgi ve şefkati Zülfikar vermiş hatta araba kullanmak gibi birçok şeyi de o öğretmişti. “Nasıl olsun oğlum, teyzenin böbrek yetmezliği var biliyorsun babanız sağ olsun diyaliz masraflarını karşılıyor. Ayhan’ı biliyorsun işte Yuvanın teki, Sevgi desen üniversite sınavına hazırlanmaktan dışarı çıkmaz oldu.”
“Olsun abi, hayırlısıyla güzel bir puan alsın ben yardım ederim ona.”
Zülfikar sıkıntıyla iç geçirdi, daha 20 sene önce iş bulamazken Ertekin ailesi ona ve ailesine kucak açmıştı o ise hiçbir zaman ihanet etmemiş her daim sadık olmuştu. “Sağ ol oğlum, eksik olma.”
“Ee abi, babalık beni niye görmek istedi?”
“Bilmiyorum ki yeğenim, alın getirin dedi geldik bir şey bilsem söylerim bilirsin.” Alp başını ‘anladım’ dercesine sallamakla yetindi ve malikanenin önüne gelene dek konuşmadılar.
Kapıdaki bekçi kulübeye girip kapıyı açtı, Alp ağır hareketlerle arabayı park alanına yanaştırdı, arabadan indikleri gibi kapılarını kilitledi önde o arkada Zülfikar içeri girdiler.
Hizmetçilerden biri yaklaşıp selam verdikten sonra yolu gösterdi, Alp kadını takmadan babasının çalışma odasının olduğu kata çıktı. Kapıyı iki kez tıklatıp ‘girin’ komutunu beklemeden içeri daldı, adam masasındaki evraklardan kafasını kaldırıp göz ucuyla oğluna baktı.
“Seni buraya artık zorla getirir olduk.” Babasının iğneleyici cümlesinden sonra masaya rahat tavırlarla yaklaştı.
“Çünkü kendi evim var.” Vahit bey, oğlunun ona karşı bu kadar edepsiz oluşu canını sıkmaya başlamıştı. Yine aynı tonda; “Yani bizi görmeye gelmeyeceksin demek değil, haksız mıyım oğlum?”
Alp, öz babası bile olsa önemsiyormuş gibi rol yapmasına sinir oluyordu. Yıllardır milletvekili olabilmek için uğraşmış ailesini sırf bu uğurda hiçe saymıştı, sırf haberlere malzeme çıkmaması için iki çocuğunu hatta karısını bile elzem durumlar dışında dışarı çıkmalarına müsaade etmemişti. “Bak babalık, beni düşünüyormuş gibi rol yapmandan sıkıldım, sen aileni değil itibarını düşünüyorsun.”
Vahit sinirden sesli bir şekilde iç geçirip elini saçlarına götürdü. “Bar köşelerinde çalışmanı istemiyorum, mekan sahibine çoktan haber gitti.”
Alp işte bu sözden sonra iyice çileden çıkmıştı, kendini karşısında bir büyük olduğunu düşünerek sakinleştirmeye çalışıyor ama başarısız oluyordu. “Çok güzel, şimdi de çalıştığım yeri baltalıyorsun. Kesin adama para bile teklif etmişsindir, çok sayın milletvekilimizin itibarı zedelenecek, aleyhine haber yapacaklar diye korkuyorsun.”
Alp, çalışma masasının dibine gelip iki elini de sert şekilde indirdi. Vahit oğlunun tehditkâr hareketlerine anlamsız gözlerle bakarken Alp meydan okuyan tavrını devam ettiriyordu. “Senin itibarın beni zerre ilgilendirmiyor, benim için Vahit Ertekin diye biri yok. Benim sevdiğim babam öldü, bunu da böyle bilesin.”