
Nisan güneşinin tatlı sıcaklığı okulun pencerelerine vuruyor, bahçedeki kiraz ağaçlarının taze pembe yaprakları hafif rüzgârda salınıyordu. Herkes sınıflarda ders dinlerken, koridorun sonundaki merdiven boşluğunda bambaşka bir hava esiyordu.
Xi Tian—ya da yakın arkadaşlarının çağırdığı adıyla "Tian Tian"—kollarını göğsünde kavuşturmuş duvara yaslanmıştı. Karşısında ise iki eli kanda olsa sözünden çıkmayacak, ona gözü kapalı sadık üç kişilik çetesi duruyordu.
"Beni iyi dinleyin çocuklar," dedi Tian Tian, gizemli bir edayla gözlerini süzerek. "Bugün kütüphaneden o özel harita ve efsaneler kitabını alıyoruz. Sonra da okulun arkasındaki eski kulübeye sızıyoruz!"
"Patron!" dedi çocukların en uzunu heyecanla ellerini birleştirerek. "Yine harika bir plan! Ama ya kütüphaneci Mrs. Lin bizi yakalarsa?"
Tian Tian hafifçe gülümsedi, arkadaşının omzuna pıt pıt vurdu. "Merak etmeyin, o iş bende. Siz kapıda nöbet tutun, gerisini bana bırakın."
Ekibini koridorda bırakan Tian Tian, kütüphanenin ağır ahşap kapısını yavaşça itti. İçerisi buram buram tozlu kitap kokuyordu ve çıt çıkmıyordu. Aradığı yeşil kaplı kalın tarih kitabını bulmak için ahşap rafların arasında ilerledi. En arkadaki gıcırtılı rafa geldiğinde kitabı gördü. Ama ufak bir sorun vardı: Kitap en üst raftaydı ve boyunu aşıyordu.
Tian Tian parmak uçlarında yükseldi. Kolunu uzattı, biraz daha zorladı... Ahşap rafa hafifçe tırmanmaya çalıştı ama nafile. Tam pes edip bir sandalye çekmeye karar vermişti ki arkasında uzun bir gölge belirdi. Ayak sesleri bile duyulmayan biri tam arkasında duruyordu.
Tian Tian kendi kendine, "Vay be, ne düşünceli biri, bana yardım edecek!" diye gülümsedi. Arkasına bile bakmadan hafifçe yana kaydı. "Ayy, çok teşekkür ederim! En üstteki yeşil kitabı almaya çalışıyordum da..."
Ancak işler hiç de beklediği gibi gitmedi.
Arkasındaki uzun boylu çocuk, Tian Tian’ın varlığını tamamen görmezden gelerek sakince kolunu uzattı. Kitabı tek bir hamlede raftan çekip aldı. Yüzünde en ufak bir minnet, kibarlık ya da ifade yoktu. Kitabı göğsüne bastırdı, tek parmağıyla gözlüğünü yukarı itti ve tek kelime etmeden arkasını dönüp yürümeye başladı.
Tian Tian olduğu yerde kalakaldı. Ne bir "Rica ederim", ne bir tebessüm, ne de yüzüne tek bir bakış! Gururu paramparça olmuştu. Üstelik çocuk, tam da kendisinin peşinde olduğu kitapla yürüyüp gidiyordu.
"Hey! Dur orada!" diye bağırdı Tian Tian. Kütüphanenin kutsal sessizliği bir anda onun sesiyle bölündü.
Ling Xiaxu adımlarını yavaşlatmadı bile. Kendisi okulun en başarılı, en disiplinli son sınıf öğrencisiydi; kulaklığını takıp dünyayla bağını koparmasıyla bilinirdi. Bırakın sataşmayı, yanına yaklaşmak bile zorken, arkasından bağıran küçük bir kız çocuğunu hiç umursamadı.
Tian Tian öfkeyle koşup tam Xiaxu’nun önüne geçti ve kollarını iki yana açarak yolunu kesti. Nefes nefese kalmıştı, gözlerinden adeta kıvılcımlar saçılıyordu.
"Sana diyorum, duymuyor musun?" dedi Tian Tian, elini kitaba doğru sallayarak. "O kitabı önce ben gördüm! Boyum yetişmediği için bana yardım ediyorsun sandım ama sen tutup elimden kaptın! Yaptığın hiç hoş değildi!"
Xiaxu durdu. Bakışlarını elindeki kitaptan yavaşça karşısında nefes nefese duran minyon kıza kaydırdı. Düzelttiği gözlüklerinin arkasındaki gözleri son derece soğuk ve sakindi. Yüzünde en ufak bir şaşkınlık ya da suçluluk belirtisi yoktu.
"Bir," dedi Xiaxu, buz gibi ve kendinden emin bir sesle. "Kütüphanede bağırmak yasaktır."
"Bana kütüphane kurallarını öğretme!" diye tersledi Tian Tian öfkeli bir fısıltıyla, adeta burnundan soluyordu. "O kitap hakkımdı!"
"İki," diye devam etti Xiaxu aynı istikrarla, sanki hiç sözü kesilmemiş gibi. "Kitap raftaydı. Elinde değildi. Yani sana ait olduğunu gösteren bir mülkiyet kanıtı yok."
"Sen... Sen gerçekten inanılmazsın!" Tian Tian sinirden güldü ve ellerini beline koydu. "Normal bir insan kitabı uzatır ve 'Al, buyur' der. Sen ne yaptın? Yüzüme bile bakmadan yürüyüp gittin! Derdin ne senin?"
Xiaxu saatine baktı. "Üç, derse iki dakika var. Ve bu kitabı alıp sınıfa gitmem gerekiyor."
Tian Tian’ın inatçılığı tam anlamıyla tutmuştu. Bir adım bile geri çekilmedi. "O kitabı bana verene kadar hiçbir yere gitmiyorsun. Söyledim işte, o kitap bugün benim olacak!"
Xiaxu derin, neredeyse fark edilmeyen bir nefes verdi. Karşısındaki bu enerjik, laf anlamaz kızın gözlerindeki ateşi gördü ama istifini hiç bozmadı. Kitabı daha sıkı kavradı, sağa doğru küçük bir adım atıp Tian Tian’ın yanından sıyrıldı ve yürümeye devam etti.
Geçerken de fısıltı kadar kısık ama kristal netliğinde bir sesle ekledi: "Bol şans."
Tian Tian arkasından bakakaldı. Yumruklarını sıktı, dişlerini biledi. Xiaxu kalabalık koridorda gözden kaybolurken, Tian Tian’ın aklında tek bir düşünce vardı.
"Ling Xiaxu..." dedi kendi kendine, intikam dolu bir gülümsemeyle gözlerini kısarak. "Bu iş burada bitmedi. O kitabı da, o soğukkanlılığını da senin elinden alacağım!"
Koridorun sonunda sabırsızlıkla bekleyen üç kişilik çete, hemen patronlarının yanına koştu. "Patron! İyi misin? O kıdemli çocuk sana bir şey mi yaptı? Gidip dersini verelim mi?"
Tian Tian elini kaldırdı, gözleri hâlâ Xiaxu’nun gittiği yöndeydi: "Hayır. O dersi ona ben kendim vereceğim."