Hastanede zaman, normal insanlar için bile garip akardı. Ama Umut Işığı’nda bir hafta; aynı kapının, aynı kilidin, aynı duvarların içinde defalarca yaşanan bir an gibiydi. Günler birbirine karışır, sadece yüzlerdeki yorgunluk artardı. Defne içinse bu bir hafta, her sabah Ömer’le yapılan sessiz bir savaş demekti. Her gün. Aynı koridor. Aynı kapı. Aynı adam. Ömer, 404’ün önünde bir kaya gibiydi; Defne’yse her gün onu aşmanın yeni bir yolunu bulan bir akıntı. Bazen prosedürle, bazen dosyayla, bazen de doğrudan gözünün içine bakarak. “Bugün on dakika.” “Hayır.” “Bugün beş.” “Hayır.” “Bugün sadece bakacağım.” Ömer dişlerini sıkar, anahtarı çevirirdi. Defne içeri girerdi. Garip bir şeytan tüyüyle hem Timur’a hem de Ömer’e kendini sevdirmeyi başarmıştı. Ya da en azından ondan giderek daha az şüpheleniyorlardı.
Timur için o bir hafta, sessiz bir teslimiyetti. En güvenli yolu bu haftayı olabildiğince katatonik taklidi yaparak geçirmekte bulmuştu. Kadın odadayken saldırganlaşmayı düşünemiyordu bir türlü. Belki böyle yapıp onu korkutması, uzaklaştırması en hayırlısı olurdu… Ama her gün aynı saatte, kapının kilidi açılırken kalbi bir anlığına hızlanıyordu. Kendine yine yeniden kızıyordu her seferinde. Kontrol dediği şey, bu kadar basit bir sese bağlanmamalıydı. Ama bağlanmıştı.
Defne içeri girdiğinde odanın havası değişiyordu. Bunu rol yaparak da, “Sezer” olarak da gizleyemiyordu. Kadın konuşurken dinliyordu. Belki de bir yıldır kafesteki bir hayvan gibi geçirdiği hayatından, bu rolden onu çıkarak ilk yeni yüz olduğu içindi bu. Gözlerini duvara dikmiş olsa bile, kelimeler zihnine işliyordu. Defne’nin sesi… Ne çok yükseliyor ne de fısıldıyordu. Bir insanla konuşur gibiydi. Yumuşaktı. Ona dair her şey yumuşaktı, fark etmişti bunu. Timur ilk kez birinin suskunluğunu doldurmaya çalışmıyordu. Ve bu tehlikeliydi. Çünkü Defne ona bakarken bir şey beklemiyordu. Ne itaat, ne korku, ne cevap. Sadece… varlığını kabul ediyordu. Timur için bu, yıllardır karşılaşmadığı bir şeydi. Bir hafta boyunca Defne her gün geldi. Bazen konuştu. Bazen sustu. Bazen sadece sandalyeyi çekip oturdu. O anlatırken Timur dinledi. Defne’nin anlatacak çok şeyi vardı; ama hiçbirini “itiraf” gibi sunmuyordu. Küçük şeylerdi. Güvenini kazanan şeyler. Hastane yemeklerinin berbatlığı. Hemşire Gaye’nin gizli gizli ağlaması. Kahvenin asla sıcak olmaması. Arada bir de… kendisi. “Bazen,” dedi bir gün, “insan birini kurtarmaya çalışırken aslında kendini kurtardığını fark ediyor.” Timur’un parmakları dizlerinde çok hafif kasıldı. Defne bunu fark etmedi. Ama Timur, kendini ilk kez kıskıvrak yakalanmış hissediyordu. *** Defne kapının önünde bir an durdu. İlk hafta değerlendirmesi. Ne demek istediğini biliyordu bunun. “Bu kadar heves yeter.” “404’ten uzak dur.” “Kendini kahraman sanma.” Kapıyı tıklattı. “Gel,” dedi müdür, başını kaldırmadan. Defne içeri girdi. Sandalyeye oturmadı hemen. Çantasını dizlerine aldı, omuzlarını dikleştirdi. Müdür nihayet gözlüğünün üstünden ona baktı. “Bir haftadır,” dedi, “404’e düzenli giriyorsun.” “Evet.” “Uyarıldın.” “Evet.” “Ve hâlâ giriyorsun.” Defne başını hafifçe yana eğdi. “Çünkü gerekli.” Müdür, bu cevabı beklemiyormuş gibi kısa bir duraksama yaşadı. Sonra dosyayı açtı. Sayfaları çevirdi; ama Defne, onun okumadığını biliyordu. Bu, bir ritüeldi. “Sezer dosyası,” dedi müdür. “Bu hasta—” “—bir dosya değil,” diye böldü Defne, sesi sakin ama netti. “Bir insan.” Oda sessizleşti. Müdür dudaklarını bastırdı. “İlk hafta değerlendirmesi yapıyoruz, Defne Hanım. Duygusal bağ kurduğunuzu düşünüyorum.” Defne bu cümleyi bekliyordu. Hazırlıklıydı. “Duygusal değil,” dedi. “Klinik.” Çantasından küçük not defterini çıkardı. Açtı. Konuşurken gözlerini müdürden ayırmadı. “Bir haftadır Sezer’le her gün görüştüm. Bu sürede kayıtlı saldırgan atak sayısı: sıfır.” Müdür başını kaldırdı. “Tesadüf.” “Hayır,” dedi Defne. “Örüntü.” Notlarına baktı. “Ataklar, ben odadayken gelmiyor. Ses yükselmesi yok. Fiziksel taşkınlık yok. Nabız dalgalanmaları minimum. Dissosiyatif kopuş yok.” Bir an durdu. “Bu adam yalnız bırakıldığında saldırganlaşıyor,” dedi daha yavaş. “Ama biri karşısında durduğunda… sakinleşiyor.” Müdür sandalyesinde geriye yaslandı. “Bu çok tehlikeli bir yorum.” “Tehlikeli olan,” dedi Defne, “onu yıllardır kimseyle gerçekten karşı karşıya getirmemek.” Müdür dosyayı kapattı. Parmaklarını masaya vurdu. “Bu hasta riskli. Ve ben risk almam.” Kapı o anda tıklandı. Müdür kaşlarını çattı. “Kim o?” Kapı açıldı. Ömer içeri girdi. Odaya girdiği anda hava değişti. Cüssesi, sesi çıkmadan bile yer kaplıyordu. Müdür istemsizce dikleşti. “Ne var Ömer?” dedi. Ömer kapının yanında durdu. Gözleri Defne’ye kısa bir an kaydı. Sonra müdüre döndü. “Çağırmıştınız,” dedi. Müdür kaşlarını kaldırdı. “Evet. 404’le ilgili. Sen daha iyi bilirsin. Krizler—” “Azaldı,” dedi Ömer, tereddütsüz. Defne nefesini tuttu. Müdür başını çevirdi. “Ne kadar azaldı?” “Bitti,” dedi Ömer. “Doktor odadayken hiç olmadı.” Sessizlik. Bu cümle, odanın ortasına bırakılmış ağır bir taş gibiydi. Ve Defne Ömer’in onu onaylamasını hiç beklememişti. Müdür, Defne’ye baktı. Sonra tekrar Ömer’e. “Emin misin?” Ömer’in yüzü değişmedi. “Eminim.” Müdür dudaklarını sıkıca bastırdı. Bu, istemediği bir gerçeği kabul eden insanların ifadesiydi. Müdür derin bir nefes aldı. Masadaki kalemi aldı, tekrar bıraktı. Eli kolu bağlanmıştı ve bunu biliyordu. “Peki,” dedi sonunda. “Risk size ait olacak.” Defne’nin kalbi hızlandı ama yüzüne yansıtmamak için elinden geleni yapıyordu. “404 numaralı hasta,” dedi müdür, “resmî olarak size atanıyor. Ama tek bir hata—” “—olmayacak,” dedi Defne. Müdür başını salladı. İzin vermişti. Gönülsüzce. Mecburen. Defne ayağa kalktı. “Teşekkür ederim.” Müdür cevap vermedi. Defne kapıya yöneldiğinde Ömer de döndü. Çıkarken, Defne’nin yanından geçerken çok alçak bir sesle konuştu: “İstediğini aldın sonuda.”
Defne, bu kararı cebinde taşıdığı bir zafer gibi 404’ün önüne geldi. İçeri girdiğinde yüzünde gizleyemediği bir neşe vardı. “Sezer,” dedi. “Bir haberim var.” Timur başını kaldırmadı. Ama nefesini tuttu. “Artık resmi olarak senin doktorunum,” dedi Defne. “Yani… gitmiyorum. Kaçmıyorum. Seni yarı yolda bırakmıyorum.” Bir adım daha yaklaştı. “Buradayım,” dedi. “Ve kalacağım.” Bu cümle, Timur’un içinde bir yere çarptı. Bir hafta boyunca kendine itiraf etmediği şey, o an netleşti: Bu kadının varlığı, onun için bir tehdit değil, bir ihtiyaç olmaya başlamıştı. Ve ne kadar uğraşsa da Defne'yi hayatından çıkardığını hayal edemiyordu.










