Şatonun karmaşasından, yıkılan duvarların ve patlayan odaların arasından Uzui’nin yardımıyla bir şekilde dışarı fırladılar. Güneş henüz doğmamıştı ama Sonsuz Kale’nin o boğucu havası geride kalmıştı. Sanemi, hala kendisine nişanlım diyen bu garip kızı ne yapacağını düşünüyordu. Onu öldürmeye gönlü el vermiyordu (gerçi öldürse de 40 parçaya bölünüp geri geliyordu), ama yanında taşıması da imkansızdı.
Seni bir yere bırakacağım, dedi Sanemi, nefes nefese. Güvenli bir yere. Mitsuri’nin malikanesine. Orada uslu durursan belki seni bir gün geri almaya gelirim
Uyyy, Mitsuri mi? O pembe saçlı, tatlı dilli abla mı? dedim gözlerim parlayarak. Tamam da, beni öyle kargo paketi gibi bırakıp gitme! Özlerim seni rüzgar gülü
Sanemi beni dinlemedi bile. Beni koltuğunun altına sıkıştırdığı gibi (1.48 boyum olunca koltuk altına tam sığdım tabii) Mitsuri’nin evine doğru koşturmaya başladı. Mitsuri bizi kapıda görünce, Aaa Sanemi-san Bu da kim? Çok tatlı diyerek ellerini çırptı.
Sanemi beni Mitsuri’nin kucağına bıraktı. Bu... Hamsi Parmak. Biraz dertli, biraz çatlak. Ben Muzan’la olan hesabı kapatmaya gidiyorum, buna göz kulak ol, dedi ve arkasına bakmadan toz oldu.
