İçeriğe geç

3391 kilometre

Bölüm 4 · 10 dk okuma

3391 kilometre

Bölüm 4

4. Bölüm Bizim Küçük Gezegenimiz!

Yedi aydır.” Yedi ay. Yedi ay. Yedi koskoca ay. Yirmi

sekiz hafta. Günler, saatler, dakikalar beynimin içinde

dolaşıyor. Beynim manyak bir stalkerla karşı karşıya

olduğumu iddia ediyor! Beynim mesajdan çık diye

bağırıyor, beynim durmuyor, engelle onu diyor! Çatık

kaşlarımın altındaki şaşkın gözlerim, “Çevrimiçi”

yazısında takılı hala. Beni mi bekliyor? Ne tepki

vereceğimi... Öylece dakikalardır ekrana bakıyorum, o da

öylece dakikalardır benden cevap mı bekliyor?

Tereddüdü parmaklarımla mesaj yazmaya başladım, çok

garip, o an korktuğumu hissettim.

“Ege...” yazdım ve devam ettim.

Çevrimiçi...

“şu an konuşmasak olur mu?” Kendimi en suçlu

hissettiğim anlardan birindeyim. Ne diyeceğimi

bilemedim, böyle bir şey başıma ilk defa geliyor ve

çocuğa resmen ondan korktuğumu belli ettim.

Çevrimiçi...

Hala çevrimiçi, hala ekrana bakıyor, mesajımı gördü

ama hiçbir şey yazmıyor. Korkuyla tekrar yazmaya

başladım.

“Özür dilerim. Ben buna alışık değilim, yanlış anlama

lütfen. şu an ne diyeceğimi bilemiyorum. O yüzden

şimdi konuşmamamız daha iyi. Yanlış anlama sakın.”

Çevrimiçi... Çevrimiçi... Son görülme 11.04...

Ne!? Çevrimdışı oldu. Konuşmadan çıktı. Ben bir

salağım, ben gerçekten bir salağım. Sanki peşimde gezip

her gittiğim yerde takip ediyormuş gibi tepki verdim.

Çocuğun yaptığı tek şey yedi aydır bloğumu

gözetlemekten başka bir şey değildi. Bir de ezik gibi

yanlış anlama deyip durdum ve yanlış anlamadı. Doğru

anladı, doğru anlaması çok daha kötü çünkü resmenberbat bir tepki verdim. Telefonu sinirle çantama attım ve

başımı kaldırdım. şu an tek yapabileceğim derslerin

bitmesini beklemek, ona biraz zaman vermek ve mesaj

atmaktı. Üzülmüş müydü acaba? Çok garip, içimde bir

sızı hissediyorum. Neden? Neden içimde bir sızı

hissediyorum? Bir yer var içimde, “Ne yaptın İzmir?”

diye bağırıyor, “Bulduğun an kaybettin onu.” Bu hissi

bilirsiniz, çok iyi bilirsiniz... Değil mi? Biz yalnızlar çok

iyi biliriz. Yapayalnız hissettiğimiz bir anda biri girer

hayatımıza. Hah deriz, işte geldi. Daha ilk dakikada

içimize bir şeyler doğar, sanki bir umut huzmesi, sanki

güzel bir koku yayılır hücrelerimize sadece içten

duyulan. Herkes için olmaz bu. Sadece bazı kişiler

geldiğinde hissederiz bunu, siz kimlerden bahsettiğimi

çok iyi biliyorsunuz. Aklınızda bir isim oluştu bile. Evet

diyorsunuz değil mi, o geldiğinde duymuştum içimde o

güzel kokuyu, karnımda umut hissetmiştim. İnsan,

elindekileri tutabilen bir varlık değil maalesef. Hele de

yapayalnızsan sana gelen ilk insanda öyle bir telaşa

kapılıyorsun ki. şu an o telaştayım. Hayatımın büyük bir

kısmı hayatımda kimseyi istemeyerek geçti, insanlarla

konuşurken çok rahat değildim çünkü. Yanıma

geldiklerinde yüzlerine bakıp içimden, “Acaba hakkımda

ne düşünüyor?” diye düşünüyordum sürekli. Bir

öğretmenim anneme siz bu çocuğu kavanozun içinde

kimseye değdirmeden mi büyüttünüz demiş, kimseye

yanaşmıyorum diye. Sebep bu değil, kavanozun içinde

büyümedim ben. Sorun benim. Ben. İnsanların yüzüne

bakmak istememem, sesimi duymalarını istememem,

kumral saçlarımı açıp rahat rahat gezememem, o saçları

hep toplu tutmak zorunda hissetmem. Sorun baştan aşağı

benim. İşte bu yüzden internete kapattım kendimi. Bu yüzden ilk defa Ege‟den mesaj alınca biriyle konuşurken

rahat hissettim kendimi. Sesimi duymuyordu, yüzümü

görmüyordu, saçlarım umurunda değildi. Rahattım,

çünkü benimle sadece benimle konuşmak istediği için

konuşuyordu. Sadece bunun için.

Saatler sonra evdeydim, annem akşam yemeğini

hazırlarken çok büyük bir katkıda bulunuyordum, çorbayı

karıştırıyordum. Aklım Ege‟deydi. Defalarca son

görülmesine baktım ama son görülmesi hala 11.04‟tü. Bir

kez bile girmemişti. Bloğuna da defalarca bakmıştım,

hiçbir şey paylaşmamıştı.

“Çorbayı karıştırırken telefona bakmasan seni o

Tumblr‟dan atıyorlar mı kızım?”

“Evet,” dedim, “belli saatlerimiz var hepimiz o

saatlerde girmek zorundayız siteye anne.” Başını sağa

sola sallayıp gülerken çorba kaşığını elimden aldı.

“Hadi, git odana sen. Ben yemek hazır olunca

çağırırım.” Hiç sesimi çıkarmadan kaşığı bırakıp odama

doğru ilerledim. Hava buz gibiydi, hafif hafif yağmur

çiselerken odama girdim, kapıyı kapatıp bilgisayarımın

başına geçtim. Tumblr‟a girdim, karşıma çıkan ilk

gönderiyi okumaya başladım.

“Derin bir nefes al. Arkana yaslan, öyle eğilip bakma

ekrana, dik dur. Çünkü sen dik durmak için yaratıldın,

dik durmak için geldin bu dünyaya.

Derin bir nefes daha al, bir nefes daha. iyice düşün,

kendini bir binanın yıkık dökük merdivenlerinde hayal et.

O merdivenlerden çıkmaya çalışıyorsun, duvarlar

yıkılıyor. Her adımında bir parça düşüyor önüne, her

adımında bir engel çıkıyor.

O bina senin hayatın.O an, o binanın en tepesinden, enkazın içinden bir ses

duyuyorsun.

Hayal et, o sesi hayal et.

En sevdiğin insanın sesini duyuyorsun orada. Dünyada

en sevdiğin insan. Hayal et, kim olduğuna karar ver.

Biliyorum, gözünde bir görüntü, kulağında bir ses

canlandı. O ses senden yardım istiyor, o ses sana bana

yardım et diye bağırıyor, “Kimse yok mu?” diyor bu

dünyada en sevdiğin insan. Acı çekiyor, sana muhtaç.

Duvarların arasında, enkazın altında bir yerlerde o ses

seni bekliyor.

Her kim geldi aklına bilmem, ama şimdi düşen, ona

öyle bir cümleyle cevap vereceksin ki en sevdiğin insanın

tüm korkuları son bulacak.

Ona ne dersin? En sevdiğin insana, korkmaması için ne

dersin?”

Gözlerimi kıstım. Dünyada en sevdiğim insan, enkaz

altında. Benden yardım bekliyor... Gözümde annem

canlandı, üzerine yıkılmış bir duvarın altında benden

yardım istiyor. Yüzümü buruşturdum, babamı düşündüm.

İnsanın sevdiği insanları böyle görmesi, en güçlü

sandıklarının en güçsüz hallerini kafasında canlandırması

bile ellerini titretiyor. Hiçbir şey yazamadım. Bu

düşünceyi beynimden atmak istercesine sayfada aşağı

indim. O an aklıma bir soru takıldı, bir gün bu yazıyı

gelecekte okuduğumda bir başkası daha gelecek miydi

aklıma? Yoksa ben bu kavanozun içinde yaşamaya

devam mı edecektim? Telefonumu elime aldım, büyük

bir cesaretle Ege‟ye mesaj yazmaya başladım.

“Merhaba, neler yapıyorsun?” Neler yapıyorsun mu?

Yıllar sonra sokakta karşılaştığın ortaokul arkadaşına mı

soruyorsun neler yaptığını İzmir?“Ege, nasıl oldun?” Nasıl mı oldun? İzmir, çocukla

sevgili olup ayrılmadınız. İki gündür tanışıyorsunuz ve

ufacık bir sorun çıktı sadece, sakin ol. Çocuk yasta filan

da değil şu an!

“Ege...” En iyisi bu, yazabildiğim en iyi mesaj bu.

Sadece bunu yazıp yollayayım bakıp bakıp ne demek

istemiş diye düşünsün. Sinirle derin bir nefes aldım.

“Ege, özür dilerim. Bak, ben böyle arkadaşlık işlerine

alışık değilim. Sen yedi aydır yazdıklarını okuyorum,

bloğunu izliyorum deyince şoka girdim. Yani... aslında

sanırım bu ilk defa değer görmemden kaynaklı.

Hayatımda ilk defa biri bana değer veriyor. Ve ben bunun

Şoku içindeyim.” Yolladım. Mesaj ekranında beklemeye

başladım. Dakikalarca gözlerimi telefondan ayırmadan

baktım ekrana. Stresli, gergin ve telaş içindeydim. Hadi

Ege, gir mesaja. Hadi...

Çevrimiçi...

Telaşla mesajdan çıktım ve telefonu kapattım! Ne?

Telefonu neden kapattın salak! Bu muydu yani? Mesaja

girdiğini görmek için mesajda dakikalarca bekleyip

mesaja girdiği an mesajdan çıkmak ve telaştan telefonu

bile kapatmak, daha harika davranamazdım. Bir camdan

atmadığım kaldı telefonu. Açma tuşuna uzun uzun bastım

ve açtım telefonu. Bir yeni bildirim! Heyecanla mesaja

girdim.

“Peter Gabriel — Heroes.” Kaşlarımı çattım, bu da ne

böyle? Bana bunu neden yazdı? Şu an hala çevrimiçiydi.

Anlamadığımı anlamasın diye başımı kaldırıp bilgisayar

klavyesini kendime yaklaştırdım, hemen Google‟a girip

Peter Gabriel — Heroes yazdım. Bu bir şarkıydı, çıkan

ilk linke tıkladım ve şarkıyı açtım. Ait dudağımı ısırdım

temkinli bir şekilde.“Dinliyorum şarkıyı. Bir şey demeyecek misin? İyi

miyiz? Yani... aramız...”

Çevrimiçi... Yazıyor... Nihayet...

“Birine şarkı yollamak, kulağının duyduğunu onunla

paylaşmak iyiyiz demekten çok daha öte. Sorun yok

İzmir. Değer görmeye alışsan iyi olur, çünkü hayatına

beni aldın.”

Gülümsedim. Şarkının sözleri kafamda Türkçeye

çevrilmeye başladı, “Bir günlüğüne biz de birer

kahraman olabiliriz belki. Sadece bir günlüğüne.”

Mesaj yazmaya basladım. “Sözleri harika. Belki bir

gün biz de birer kahraman olabiliriz, değil mi? AA”

Çevrimiçi... Yazıyor...

“Birbirimizin ruhlarını kurtarırsak neden olmasın?”

KaĢlarımı çattım. Ruhlarımız... Değer görmeye bile alışık

olmayan bir ruhum vardı benim, evet. Peki onun ruhunun

neyi vardı? içinin hangi parçası hastaydı?

“Ege,” yazdım ve devam ettim, “anlatsana...”

“Anlatayım...” yazdı, ne anlatayım diye sormadan,

sormaktan korka korka öylesine bir şeyler anlatmaya

baĢladı ben gözlerim dolu dolu ekrana bakarken.

“Biliyor musun, ilginç bir hobim var.” Merakla

bekledim diğer mesajını.

“Canım sıkkın olduğunda hayvanat bahçesine

gidiyorum. Bana çok yakında bir hayvanat bahçesi var,

etrafımda deniz filan yok, pek yaşamaya uygun bir yerde

yaşadığım da söylenemez. Son iki aydır buna alıştım.

Çok saçma değil mi? Aslan kafesinin önünde oturdum

bugün iki saat! Bayağı kükredi bana. Siktir git demek

istedi sanırım.” Kıkırdamaya başladım. Hayatımda ilk

defa birinden direkt olarak küfiir duyuyordum, yani okuyordum. Sanırım buna alışmalıydım, bir erkekle

konuşmak böyle bir şey olsa gerek.

“Kesinlikle onu kastetmiş olmalı! Biri gelip iki saat

senin önünde dursa, sana baksa sen ne derdin!”

“Siktir git.” Hemen ekledi. “Yani öyle derdim. Sana

demedim.” Gülümseyişim yüzümde büyüdü. Bir kez

daha kıkırdadım. Heyecanla mesaj yazmaya başladım.

“Sen Fransa‟nın neresinde oturuyorsun ki?”

“Jurques diye bir yer. Allah‟ın unuttuğu bir yerdeyim.

Google‟da arattığında hayvan resimleri çıkacaktır, başka

da bir şey yok zaten. Benim aslanı orada görebilirsin.

Ona bir isim bile verdim.”

“Ciddi misin? Ahaha! Bir dakika bakıyorum, ismi ne

bu arada?”

“David. Türkçe isim verirdim, ama Avrupa‟daki

yaşamını zorlaştırmak istemedim.” Büyük bir kahkaha

attım. Çocuk şu anki halimi görse şoka girerdi, telefona

doğru eğilmişim kahkahalar atıyorum ve yüzüm

kıpkırmızı. Hayatımda ilk defa mizaha maruz kalıyor

gibiyim. Bu sırada Google‟a Jurques yazdım ve cidden

sadece hayvan resimleri çıktı! Amazon‟da mı yaşıyor ne.

Ve aslan! Aslanı gördüm. Hemen mesaj yazmaya

başladım.

“David‟i gördüm! Çok hoş bir tipi var. Bekar mı?”

Çevrimiçi... Yazıyor... Gülüyorum...

“Maalesef evli. Karısı hamile, aslında ilk gördüğümde

David‟i dişi sanmıştım. Yeleleri daha uzundu. Ama

değilmiş. Ne gereksiz bir bilgi verdim değil mi?” Anında

yazmaya devam etti. “Biraz bekler misin? Ben yemek

yiyip geleceğim.” Başımı salladım telefona doğru.

Mesaja başımı salladım, evet.

“Tamamdır. Ben buralardayım.”Çevrimiçi... Yazıyor...

“Hep buralarda ol İzmir.” Gülümsedim. Delirmek

üzereyim, ilgi delisi oldum. Çocuğa sürekli güzel şeyler

yazmak istiyorum. Kafayı yemem umarım sırf hayatıma

biri girdi diye. Telefonun ekranını kapatıp masaya

koydum. Tumblr‟a girdim, tam sayfada aşağı iniyordum

ki mesaj kutusunun üzerindeki “1” yazısı gözüme çarptı.

Kaşlarımı çatarak tıkladım, Ege buradan da mesaj atmış

olabilir miydi? Mesaj kutusu açıldığında kaşlarım daha

çok çatıldı. Bir başkasından mesaj gelmişti.

Kimden: uranustenkacan

Kime: benegeninincisi

Merhaba İzmir, ben Koray. ġimdi diyeceksin ki sen

kimsin Koray. ġöyle ki hemen konuya gireyim ben. Ben

üç yıldır bu sitenin kullanıcılarındanım. Ve aklımda bir

Whatsapp grubu kurma fikri vardı uzun zamandır. Ama

öyle yirmi otuz kişilik altın günleri gibi karmakarışık bir

konuşma grubu değil. Beş altı kişilik, tanışacağımız ve

haftanın sadece belli günlerinde güzel paylaşımlar

yapacağımız bir grup. Bu sitede paylaşımlarını en

sevdiğim üç insana yazdım, sen de dörtsün. Onlar kabul

etti, az önce grubu açtık. Eğer kabul edersen ve eh,

yalnızlıktan artık bıktıysan sizi de bekleriz Egenin incisi

Hanım!Ne dersin?

Ne oluyor, evren benim yalnızlığımı bitirmeye mi

karar verdi? İnsan akınına uğruyorum. İnternet aleminin

en popüler kızına döndüm! Ama reddetmek istemiyorum,

ben artık binleriyle konuşmak istiyorum, anlatmak,

çekinmeden yazmak istiyorum hayatımı... “Günaydın!”

demek istiyorum onlara, “iyi geceler.” Ve aklımda tüm

bunlardan çok daha güzel bir şey var. Hevesle yazmaya

başladım.Kimden: benegeninincisi

Kime: uranustenkacan

Merhaba A Kabul ederim tabii ki. Ama bir sartla. Ben

bir arkadaşımı daha getirmek istiyorum gruba. Altı kişi

olsak bir sorun olur mu?

Kimden: uranustenkacan

Kime: benegeninincisi

Olalım bakalım, altıdan fazla almam diyordum senin

arkadaşınla kapatalım üyeliğiA A Haftada sadece iki gün

konuşacağız, böyle bir kuralımız var kendimizde büyük

bir sorumluluk hissetmeyelim diye. Ben Koray. Diğer

arkadaşlarım Ateş, Doruk ve Merveyle de tanışırsın. Seni

ve arkadaşını da ekliyorum. Arkadaşının kullanıcı adını

ve telefonlarınızı verebilir misin?

Tereddütle baktım ekrana. Vermeli miydim

telefonlarımızı? Yani Ege‟nin telefonunu, ona sormadan

vermeli miydim? Hala açık olan, tekrar tekrar çalan

Ege‟nin attığı şarkının sözleri bir kez daha Türkçeye

çevrildi kafamda, “Bir günlüğüne biz de birer kahraman

olabiliriz belki. Sadece bir günlüğüne.” Sonra Ege‟nin

bana kurduğu cümle, “Birbirimizin ruhlarını kurtarırsak

neden olmasın?” Ruhunu kurtaracaktım. Onu bu

yalnızlıktan azat edecektim, onu mutlu edecektim, onun

kahramanı ben olacaktım.

Kimden: benegeninincisi

Kime: uranustenkacan

Ben İzmir, arkadaşım Ege. Kullanıcı adı

gelmemeyegidenadam ve telefon numaralarımız...

Güzel olan her şey bir anda olurdu. Hep derler, güzel

şeyler asla bekletmezdi insanı. Benim hayatım, Ege‟nin

hayatı, bizim hayatımız bir anda iyi olacaktı. Ruhlarımız

bir anda iyileşecekti ve ben emindim, ruhlarımızın ilacı birbirimiz olacaktı. Telefonumdan gelen bildirimle

kaşlarımı çattım, bildirimi okuduğum an yeni hayatıma

hoş geldiğimi fısıldadım kendime.

“Bizim Küçük Gezegenimiz adlı grubuna

eklendiniz.”

Fırtına dinmiş, sular çekilmiş, güneş açmış, kurumuş

Şövalye. "Bu hep köyledir ” diye düşünmüş, "fırtına gelir

jırtına diner.

Sular gelir sular gider. Günes batar güneş açar. ”

Hayatımızın da fırtınası bir gün diner, elbet bir gün

güneş açar, elbet birgiın kurur içimiz. Öylesine bir

basma, bir başka dağın tepesinde bulmuş kendini şövalye.

Zar zor ayağa kalkmış, başını kaldırmış... Yıldızına

ulaşmak için aşması gereken üç dağ kaldığını görmüş,

hafifçe gülümsemiş. "Ey bulutlar ” demiş, "sevdiğime

yaklaşmamın yolu sürüklenmek miydi? İnsan ancak

kendini mahvederse mi bulur sevdiğini?"

Sevgili günlük...

O gün, bana

„Sinemaya gidelim mi?”

Kilometrelerce öteden, şehirlerce, denizlerce

uzağımdan...

Yanımdaki insanlar görmezken beni, o bana imkansız

olduğunu bile bile

“Sinemaya gidelim mi?” dedi...

Bölüm sonu

1 yorum