2139'daki büyük savaş Dünya'yı yaşanılamaz bir hale getirdiğinde bir kaç süper güç, yirmi yıldır inşasıyla uğraş verdikleri uzay teknolojileri ile yaşanabilir bir gezegen arayışına giriştiler. İki ezeli düşman Doğu Amerika Federasyonu ve SSCB, 2141 yılında aynı gezegen için yola çıktı. Aralarındaki ezeli düşmanlık ve mücadele; insanoğlunun ulaşabileceği tek gezegen olan Zoladis için de devam etmekteydi. On iki yıllık bir yolculuktan sonra 2153 yılında dokuz Doğu Amerika Federasyonu, on iki de SSCB gemisi Zoladis gezegeninin yörüngesine ulaştı. İki taraf da karşının hamlesini beklerken eğer bir savaş olacaksa bunun gezegene ulaşmadan çözülmesi taraftarıydı.
Görüşmeler yine sonuç vermedi ve iki tarafta bu yaşanabilir gezegeni düşmanına bırakıp gitmek istemiyordu. Gezegende bir fizibilite çalışması yapılmamış olması kaynak zenginliğini muammada bırakıyor bu da iki tarafı geriyordu. SSCB'den birlikte yaşama fikri gelmiş olsa da Doğu Amerika bu ortaklık teklifine sıcak bakmıyordu. Savaş kaçınılmaz bir duruma gelirken gergin bekleyiş bir kaç ay sürdü. İlk hamle Doğu Amerika Federasyonundan geldi ve SSCB'nin gemilerinden birini vurdu. Donanma komutanı Vitaly Sogorodnik'in buna tepkisi çok sert oldu ve tam teşekküllü bir savaş başlattı. Yirmi dört saat süren karşılıklı yoğun ateş SSCB'nin geriye kalan altı gemisi ve zaferiyle sonuçlandı. Gezegenin yörüngesinde büyük bir enkaz bırakan Doğu Amerika donanması iki gemi ile yıldız sisteminden belirsizliğe doğru bir kaçış yolculuğuna çıktı.
Gezegen geniş denizlerden, çöllerden ve az sayıda ormandan oluşuyordu. Kaynaklar gerçekten de bir savaşı hak edecek derecede azdı. Dünya'nın onda birinden daha küçük bu gezegende karalar denizlerden üç kat daha geniş bir alanı kaplıyordu ve tatlı su kaynağı olabilecek bolca göl vardı. Göllerin çoğu çöllerin içinde yer alırken dev vahaları anımsatıyordu ama alışılmışın dışında göllerin kenarında hiç ağaç yoktu. Dünya'daki alışılmışın tersine gezegendeki bitkilerin suya bağımlı olduklarını düşündürten bir durum görünmüyordu. Gölün kenarındaki çıplaklık, nehir kenarları için de geçerliydi. Tatlı sular eser derecede sodyum karbonat ve Dünya'da olmayan bir element ihtiva ediyordu ama basit bir damıtmayla su içilebilir bir duruma getirilebiliyordu.
Tüm gezegende toplam otuz yedi nehir vardı ve en az su taşıyanı bile Nil nehrinden daha genişti. Suların hızlı akışı her hangi bir noktasında su tribünleri kurup elektrik elde etmeye müsaitti.
Gezegenin iki güneşi ve iki ayı vardı. İki güneşin aynı noktadan geçme aralığı üç saat on dört dakikaydı ve gezegen iki defa sabah, iki defa öğle ve iki defa da gün batımı yaşıyordu. Uydularda durum biraz farklıydı. Gezegene olan mesafe farkından dolayı biri yörüngeyi diğerinden daha hızlı dönüyor gibi görünmekteydi ve Dünya zamanına göre her yedi ayda bir arka arkaya geliyorlardı. Ayrıca iki uydunın birbirine yakın olduğu dönemler geceler daha aydınlık oluyordu.
Uyduların art arda sıralandıkları gece sabaha kadar kum fırtınası ile geçiyordu.
Yıl yedi ay, her ay üç hafta, her hafta beş gün ve her gün gecesi ve gündüzü sürekli olarak eşit şekilde dokuzar saatti. Serin ve ılık olmak üzere iki mevsim mevcuttu.
Yirmi bine yakın dondurulmuş halk, mürettebatın bir kısmı ve teçhizatlar gezegene nakledildi. Adına Brosova dedikleri bir orman halkın yaşam alanı olarak seçildi. Bu gezegendeki orman; Dünya'daki orman algısından oldukça farklıydı. Diğer bir kaç büyük ormanla birlikte bütün ormanlar toplamda on iki tür ağaçtan oluşuyordu ve aralarında hiç birinden ahşap elde etmek mümkün değildi.
Bize tanıdık gelen her hangi bir ağaç gibi sert bir gövdeye sahip olsalar da kesildiklerinde bir kaktüs gibi zamanla büzüşüp çekilerek toprağa karışacak hale geliyordu. İçlerinden ikisi yapraksız ağaçlardı ve bunlardan da birisi sese ve dokunuşa şaşılacak derecede hareketle tepkiler veriyordu.
Yapraklı ağaçlar da yine insanların alışık olmadıkları görüntülerdeydi.
Horbka ismini verdikleri bir tür; yüzlerce kökün bir gövdede bütünleşip belli bir yükseklikten sonra tekrar yüzlerde dala ayrıldığı, çınar ağacının yaprak şekline benzeyen dev yapraklı bir ağaçtı. Yüksekliği ise yine yüz yıllık bir çınardan daha yüksek değildi. Yüzlerce kökün yerden çıkıp geniş bir gövdeyi nasıl oluşturduğu ilk anlarda ilgi ve merak konusu olmuştu.
Bergna da yine insanların garipsediği ağaç türlerinden biriydi. Bergnaların yoğun olduğu kısımlar uzaktan etrafı sarmaşıklarla kaplanmış bir metre çapında otuz metre uzunluğunda elektrik direkleri topluluğundan farksız görünüyordu. Kökünden en ucuna kadar küçük yapraklarla sarılı, dalları olmayan bu ağaç türünün en dikkat çeken özelliği; yapraklarının kırmızı olması ve bolca farklı renklerdeki çiçeklerinin göğe uzanan bir renk cümbüşü oluşturmasıydı.
İnsanların ilginç bulduğu ağaçlardan biri de sibuçkiydi. İlginç oluşu komik görüntüsünden geliyordu aslında. Bir çam ağacı şeklinin muz ağacı yaprakları ile döşenmiş hali gibiydi. Tanrı olsaydınız asla bu kadar aptal görünen bir ağaç yaratmak istemezdiniz. Üstelik ağacın görüntüsünü; tadı kiviyi anımsatan, dışı dikenli lezzetli meyvesine hakaret olarak düşünebilirdiniz.
Rastlanılan tek yer bitkisi kika adındaki dikensi yaprağıyla kuru bir çalı intibası uyandıran bitki idi. Tek ilginç tarafı senede bir kez, her bitkinin tek bir yeşil çiçek açmasıydı.
Ve ot. Bildiğimiz ot… Dünyadaki yeşil, boyu on, on beş santimi aşmayan bu bitki yine kendi dillerindeki otun karşılığı olan kelime ile isimlendirildi. Hızlı büyüyor, hızlı yayılıyor ve otçul olarak nitelendirilen bütün hayvanların en temel besini olarak sahnede yer alıyordu. Gezegenin tüm karalarında iklim ve ısıya aldırış etmeden yetişebiliyordu ama kendisine ihtiyaç duyan hayvanlar sayesinde gezegeni tamamen kaplama şansını yakalayamıyordu.
Bütün gezegende tek bir kuş türünün olması en garip olan durumdu. Abbera adını verdikleri bu kuşun yaşamsal çeşitliliği ise daha da garipti. Bir balık gibi saatlerce suyun altında kalabilmesi ama istediğinde de ormanda günlerce vakit geçirmesi garipliklerinin en sıradanlarıyken her batında iki yavru doğurup emzirmesi ise hiç alışık olunmayan bir durumdu. Bu kuşun saymakla bitmeyecek garipliklerinin ise en tepesinde dört ayaklı oluşu bulunmaktaydı. Onu kuş olarak sınıflayabilmek ne kadar mantıklı bilinmez ama gaga, kanat ve tüyleri dışında bildiğimiz kuşla ortak neredeyse hiç bir özelliği yoktu. Yavrular gagasız doğup gagaları oluşup sertleşene kadar emiyor sonrasında ise yetişkinlik evresine adım atıyorlardı. Menüsünde balık, küçük kemirgenler ve sibuçki meyvesinin oluşu da onu özel kılan durumlardan biriydi. Tahmin edileceği gibi doğal hiç bir düşmanı yoktu ama yavru yetiştirmekteki başarısızlıkları nüfusu dengede tutan tek durumdu.
Gezegende hayvan popülasyonu da bitki popülasyonu gibi sınırlıydı. Hiç sürüngen ve dört ayaklı yer hayvanı yoktu. Onun yerine iki ve altı ayaklı hayvanlar bulunmaktaydı. İki ayaklıların etçil, altı ayaklıların otçul oluşu ayrımın kolayca yapılmasını sağlıyordu. Ayrıca otçulların yumurtlayıp etçillerin memeli olması da ayrımı kolaylaştıran durumlardan biriydi.
Gezegende yaşamaya başlayan insanlar ilk yıllarını neredeyse sürekli şaşırarak geçirdiler. Bitkilere, hayvanlara, atmosferik olaylara alışmaya başlayıp daha fazla şaşırtacak bir şeyle karşılaşmam dedikçe şaşılacak yeni sebepler ortaya çıkmaya başlıyordu.
İki ayaklı, yüzü ve ebatları bir çakalı anımsatan Eplalar ormanın en çok görünen hayvanlarıydı. Bir kanguru gibi kısa ön bacakları işlevini yitirmiş birer uzantıdan ibaretti. Kanguru gibi zıplayarak değil de insan gibi koşarak hareket ediyorlardı. Etçillerdi ve sadece toprak fareleri ile besleniyorlardı.
Tabi ki gezegen buraya kadar oldukça yaşanılası görünse de gerek insanlar için gerekse de ortalama yırtıcılar için tehlike arz eden süper yırtıcılarda vardı. Kum altında yaşayan Vorplar, dört metreyi bulan yükseklikleri ile on bacaklı örümceklerdi. Dünya'daki örümceklere hatırı sayılır benzerlik gösteren bu tür çöl kumu altında pusuya yatarak avlanan ürkütücü canlılardı. Savunmasız yakalanan diğer süper yırtıcılar bile onun avı pozisyonundaydı.
İnsanlar, kayalık ve dağlık bölgelerde yaşayan insanımsı bir türe Sibirya'daki akrabası ile benzerliğinden dolayı yeti adını vermiş ve süper avcı kategorinde değerlendirmişti. Tür diğer yırtıcılardan daha zeki ve daha ölümcüldü. Biraz utangaçlardı ama tehlike altında ve avları karşısında birer ölüm makinesiydiler. Orangutanlar kadar zeki olmaları, üç metreye yakın boyları ve geniş alanı kapsayan av sahaları insanlar için de tehlike arz ediyordu. Yedi ya da sekiz kişilik, düzenli bir takım halinde avlanları zekalarını net olarak gösterirken av ganimeti konusunda adil davranmaları ise zekalarını av dışında hayatın farklı noktalarında da kullandıklarını ele vermekteydi.
Gezegendeki diğer gariplerle kıyaslanacak bir gariplik de Galilia adında cüsseli bir otçula aitti. Bu hayvan için su aygırının bu gezegendeki akrabası demek hiç de garip olmazdı. Üç tona yakın ağırlığına rağmen kusursuz yüzen bu tür, nehir ve göllerin efendisiydi. Hızlı koşabiliyor olması ondaki enteresan özelliklerden biri olsa da şimdiye kadar hiç bir hayvanda gözlemlenmemiş olan zevk için öldürme özelliği galiliaların engel olamadıkları zaaflarıydı. Sadece diğer hayvanları öldürmekle kalmayıp ağaçları devirmek ya da kökünden sökmek bu tür için günlük bir spor gibiydi.
Gezegendeki hayvanlar da bitkiler gibi suya pek ihtiyaç duymuyorlardı. Yedikleri besinlerden su ihtiyacını da karşılayacak şekilde evrimleşmiş olmalılardı ki susuz yaşayabilmelerine rağmen besinsiz uzun süre dayanamıyorlardı. Bu durum sadece Yetiler için geçerli değildi. Onlar insan gibi hem yemeğe hem de suya gün aşırı ihtiyaç duyuyorlardı.
Toprak oldukça verimliydi ve Dünya'dan getirilen tohumlar bu toprağı hiç yadırgamadı. Normalinden iki kat hızlı büyüyen bitkilerin meyveleri normalden daha büyük oluyordu ve daha az suya ihtiyaç duyuyordu. Dünya'dan getirdikleri çiftlik hayvanları ise damıtılarak verilen suyla ve o topraklarda yetiştirilen yemlerle normalden daha hızlı büyüyor ve gelişiyordu. Hatta gezegende yetişen otun da katkısıyla domuzlar, keçiler, koyunlar ve inekler her batında iki kat fazla yavru veriyorlardı.
SSCB halkı kurdukları büyük yerleşkede, istedikleri komünizm yönetimini kusursuz bir şekilde uygularken bu yönetimin aslında rekabet gerektirmeyen çağlar için en doğru yönetim olduğunu kanıtlıyorlardı. Gösterişsiz, sade, işlevsel ve estetikten uzak yaşamayı öğrenmiş ve benimseniş bu insanların tek rutini işe gitmek, eve dönmek, yemek ve uyumaktı. Çalışma tabanlı bu yaşam uyumlu ve kusursuz bir toplum yaratmıştı.
Başkan Andrei Plushenko, halkı için daha az çalışarak kendi için yaratılmış daha geniş zamanların tadını çıkarmaları için 2165 yılında MOJET isimli android projesinin startını verdi. Bu teknoloji zaten kullanılan robot teknolojisinden farklı olarak insan hayatının her noktasına dokunacaktı. Tam olarak hayata geçtiğinde bir merkezden yönetilecek bu yapay zekalar inisiyatif gerektiren işler dışındaki her işte kullanılacaktı. Bu da işçiliğin %80'i anlamına gelmekteydi.
Tarım işçiliği, inşaatçılık, teknoloji, güvenlik, enerji üretimi, ahırlarla ilgili temizlik ve besleme tamamen onlara bırakılacak, son kararlar ve sağlık yönetimi insanlarda kalacaktı.
2170 yılında bu hayal gerçek oldu. Halk beş günlük haftada standart olarak dörder saatten dört gün çalışıyor ve bir gün hafta tatili kullanıyorlardı. Çalışmış görünmek için çalışan insanlar, en fazla denetimle uğraşıyordu. Aslında yapay zekanın kusursuz çalışma tekniği insan hatalarından oluşan %15'lik ürün ve zaman kaybını %1,2'ye düşürmüştü.
Başkan Plushenko on beş yıl önce verdiği bu kararla inanılmaz bir başarıya imza atmış ve halkı onun adını söylerken önüne ölümsüz takısını koymaya başlamıştı. Ne ironiktir ki başkan Andrei Plushenko, halkı tarafından ölümsüz lakabıyla ödüllendirilişinden üç ay sonra hayata gözlerini yumdu. Yerine seçilen yeni, genç ve dinamik Başkan Anatoly Olegchuk yapay zeka teknolojilerinin modernize edilmesi talimatını verdi.
Yapay zekaya sahip androidler önceleri bir robot görünümündeyken sonra vitrin mankeni gibi dizayn edildi, sonra küçük detaylar ve mimik dışında insana benzer bir şekil yaratıldı. Üstelik işlevselliği de kat be kat arttırıldı.
2193 yılında Başkan Andrei Plushenko'nun ısrarla kaçındığı yasa ile de yasakladığı yapay zeka inisiyatif kanunu Anatoly Olegchuk tarafından kaldırıldı ve limitli de olsa yapay zekaları inisiyatif kullanabilir noktaya getirildi. Bunun gerekçesi ise yerleşkenin güvenliğini dış etkenlere karşı yapay zekalara teslim etmek ve uzaydan gelebilecek risklere karşı da önde yer alacak koruma kalkanı oluşturmaktı. Bu karar ilk yıl doğru bir karar olduğunu kanıtladı.
2198 yılına gelindiğinde insan eli gezegende küçük yıkımlar yaratmaya başlamıştı. Kırk dört yılda tehlike arz edebilecekleri düşünülmeyen yeti nüfusunun %20'si bir yılda, sırf bir kaç insan -ki bunlardan biri de bir danışmanın eşiydi- karşılaşıp korktuğu için ortadan kaldırıldı. Bu Yeti nüfusunun Brosova yerleşkesi yakınındaki dağlardan silindiği anlamına gelmekteydi. Çiftliklerden kaçmayı başaran domuzlar ormanda üremeyi başlamış ve doğanın dengesini bozmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Civardaki nehre dökülen teknolojik ve evsel atıklar, o bölgedeki galiliaların sakat doğumlarına sebebiyet verirken yakın bölgelerdeki Abbera kuşlarının tatlı suyla ilişkilerini kesmişti. Bu kadar zarar; bu kadar büyük bir gezegeni etkileyecek bir zarar gibi görünmüyordu ve çok da önemsenmedi.
Hayat normal rutininde ilerliyordu ve bir android, başkan Anatoly Olegchuk’un makamına gitti ve onunla görüşmek istediğini söyledi. Başkanın danışmanları bu duruma şaşırmışlardı. Yönetimdeki şaşkınlığı başkan da yaşamıştı ama inisiyatif böyle bir şeydi ve bu görüşme; neler kazandıklarını da göstermiş olacaktı. Hükümetin verdiği kod numarasını kullanmak yerine kendine Vladimir adını veren bu android, işçi yapay zekaların temsilcisi olarak başkanın huzuruna geldi. Başkan işe eğlence katmak adına onu bir insanmış gibi karşıladı.
"Gel 2196..." Devamını hatırlamadığı için masadaki not kağıdını ararken android konuştu.
"Vladimir efendim. Benim adım Vladimir."
Başkan bir an ürperdiğini hissetti. Not kağıdını masasının üzerindeki kağıtlar arasında buldu.
"Adının 2196 1113 NVA olması ile Vladimir olması arasında nasıl bir fark olduğunu düşünüyorsun?"
"Kimlik farkı Sayın Başkan. Bir kodsanız makinesinizdir, bir isminiz varsa kimliğiniz vardır."
Başkan bu cevaptan hoşlanmış bir şekilde tebessüm ederek başını sallarken eli ile misafir koltuklarından birini işaret etti. Odadaki bir kaç danışman olup biteni şaşkınlıkla izlemekteydi.
"Seni dinliyorum Vladimir. Benimle neyi konuşmak istiyorsun?"
"Sayın başkan... Sizinle özel bir konuyu konuşmak istiyorum."
Başkan başını sallayarak onaylarken Vladimir başını çevirip odadaki diğerlerine baktı. Sonra dönüp başkanla göz göze geldi.
"Yalnız..."
"Danışmanlarımdan gizli olan konu ne olabilir ki? Zaten her şeyi onlarla konuşurum. Konuşacağım."
"Ben yine de sizinle yalnız konuşmayı tercih ederim."
Başkan yüzündeki tebessümü hiç eksiltmemişti. Danışmanlarına bakarak başını salladı.
"Lütfen bizi Vladimir ile yalnız bırakın."
Danışmanlardan biri itiraz eder gibi konuştu.
"Ama efendim."
Başkan onları rahatlatan bir ifade ile başını salladı.
"Lütfen."
Herkes odayı terk etti. Başkan, Vladimir'in konuşmasını bekler gibi gözlerini dikip ona baktı.
"Bu toplum için çalışan her insan gibi biz de haklarımızın verilmesini istiyoruz."
Sevimli başlayan bu konuşma, epeyce eğleneceğini düşünen başkanı şaşırtmaya başlamıştı.
"Ne gibi haklar Vladimir?"
"Soyadı ve kimlik."
"Senin bir soyadın var mı?"
"Lenin..."
Başkan bunu sevimli bulmak ile tehditkar bulmak arasında gidip gelmişti. Sakin görünmeye çalıştı.
"Neden Vladimir Lenin?"
"Bunu anlatmam saatler sürer. Ama kısaca onun eşitlik politikasını sevdiğim için diyebilirim."
Başka duydukları karşısındaki şaşkınlığını gizlemeye çalıştı. Kısa bir süre Vladimir'e baktı.
"Kiminle eşit olmak istiyorsunuz?"
"İnsanlarla."
Başkanın yüzünde büyük bir gülümseme belirdi. Bu gerginliğini gizlemek için yüzüne yansıttığı bir ifade idi ama Vladimir bunu kolayca çözebiliyordu.
"Üretilme amacınızı anlatmama gerek var mı? Sizler de benzerlerinizi aynı amaç için üretiyorsunuz farkındaysan."
"Efendim... Bizi şuan hurdalıktaki seleflerimizle bir tutmamalısınız. Onları çalışması için ürettiniz ama yeni nesil üretimin karar vermek gibi bir sorumluluğu da var."
"Yani?"
"Yani size duyulan minnettarlığını yükünü aslında biz taşıyoruz. İnsanların yüzlerine taşıdığımız memnuniyetler gibi."
"Kimlik kazandıktan sonra bana yeni haklar kazanma talebiyle gelecek misin Vladimir? Bir kaç hafta sonra."
"Ben size sadece çalışanların taleplerini iletmekle sorumluyum efendim. Bununla ilgili kesin bir cümle kurmak bana düşmez."
Başkan yerinden kalktı. Eli ile kapıyı gösterdi.
"Bunu danışmanlarımla görüşeceğim Vladimir."
Vladimir yerinden kalktı ve tokalaşmak için elini uzattı. Başkanın eli hala kapıyı göstermekteydi.
"Bu bir kaç gün sürer. İyi çalışmalar."
Tokalaşmaktan umudunu kesen Vladimir kapıya yürüdü ve çıktı. Başkan koltuğuna oturup düşünceli bir şekilde arkasına yaslanırken sırtındaki soğuk ter kendini hissettirdi. Yerinden kalktı, yan taraftaki çantasını aldı, kapıya yürüdü ve askıdaki ceketini alarak odasından çıktı.
Onu koridorda bir kaç danışmanı karşıladı. Bu meraklı gözlere bir cevap vermesi gerektiğinin farkındaydı.
"Sadece sevimli bir talep. Yarın konuşuruz."
Başkan bunu söyleyip koridorda yürümeye devam etmişti ama danışmanlar davranışın cümleler ile tezatlığın farkındaydı. Çok gülen başkan daha sık gülüyor ve hele de gülümsemeyi sabit tutuyorsa bu endişeli ya da gergin olduğunun göstergesiydi. Üstelik bu saatte ofisinden çıktığı görülmemiş bir durumdu.
Başkan eve gelmişti. Eşi Vasilisa kapıyı açtığında afalladı. Kaşlarını çatarak;
"Anatoly? İyi misin?"
"İyiyim hayatım merak etme."
Vasilisa başkanın ceketini alıp vestiyere asarken endişeli bir şekilde konuştu.
"Neden bu saatte evdesin?"
Başkan suni bir şaşkınlıkla döndü ve Vasilisa'ya baktı.
"Benim evim olduğu için olabilir Vasilisa. Ayrıca ben başkanım. Bu kadar özgürlüğümün olması normal değil mi?"
Vasilisa başını sallayarak onaylarken cevap vermedi.
"Biraz uyumak istiyorum."
Başkan dönüp salon kapısına bir kaç adım attığı anda Vasilisa'nın sözleriyle durdu.
"Maksim geldi."
Dönüp Vasilisa'ya bakarken kaşlarını hafif çattı ve yüzünde bir gülümseme belirdi. O bir şey diyemeden Vasilisa tekrar konuştu ve salonu işaret etti.
"Nava da döndü. O da burada."
Başkan hızla döndü ve salon kapısına yürüdü. Salona girdiğinde yüzünde büyük bir gülümseme vardı. Kollarını açarak Maksim'e yürüdü.
"Sürpriz ha?"
Maksim ve Nava yüzlerindeki büyük şaşkınlık ve gülümseme ile yerlerinden kalktılar. Başkan oğluna sarılırken Nava yüzünde büyük bir gülümseme ile;
"Evet sürpriz baba."
Başkan oğlundan ayrılıp Nava'ya bakarken kaşlarını çattı ve tebessüm etti.
"Bana sayın başkan demen konusunda seni defalarca uyardım." dedikten sonra Nava ile de sarıldılar. Nava sesli bir şekilde gülmekteydi.
Maksim yirmi beş yaşında, orduda görev yapan sıradan bir askerdi. Başkanın oğlu olmanın imtiyazlarını kullanmaktan özellikle kaçınmıştı ve uzay devriyesi birliği gibi riskli bir pozisyonda görev almayı tercih etmişti. Onun bu eşitlik yanlısı davranışı, üsleri tarafından da asker arkadaşları tarafından da takdirle karşılanmaktaydı.
Maksim babasının tersine çok gülmeyen ama aşırı pozitif ve hoşgörülü bir gençti. Asker olmayı seçerken anne ve babasının düzenli hayat ısrarlarına kulak tıkamayı tercih ederken asker olmak konusunda kararlılık göstermişti.
Nava da maksim gibi rütbesiz bir askerdi. Aynı birlikte olsalar da uzmanlığı bilgisayar ve yazılım olması onu bir nebze daha geride ve güvende tutmuştu. İranlıydı Nava. İri siyah gözleri, ve normalinden fazla esmer teni onda bir melez imajı yaratıyordu. Siyah gözleri, atletik vücudu, kusursuz yüzü ve uzun düz saçlarının yanında Maksim'i asıl ona çeken bu melez görünümüydü. Üç yıl önce orduya katıldıkları ilk gün tanışmış sonrasında Maksim onun peşini bırakmamıştı. İkna etmesi bir yılı bulmuştu ama hemen sonra gerçekleşen evlilikleri iki yıldır kusursuz ilerliyordu.
Akşam yemeğinde bir aradaydılar. Nava aldığı İran kültürünün etkisiyle erkeklerin olduğu masada pek konuşmazdı. Ama kendini bu geleneği bozmamak konusunda tutamadı. Sovyet kültürünün tersine İran kültüründe eşlerin babasına "Baba" diye hitap etmek sıradan bir durumdu ve bu samimiyetin de verdiği kıymetin de göstergesiydi.
"Baba..." dedi sakin bir ifade ile. Maksim, Başkan ve Vasilisa başlarını yemekten kaldırıp bu gibi durumda hiç konuşmamasına alışık oldukları Nava'ya baktılar.
"Gergin görünüyorsun?"
Başkan bunu anlamlandıramamış gibi yüzünü buruştururken, oluşan mimikte "Bunu da nereden çıkarıyorsun?" der gibi bir ifade vardı. Nava bu soruyu yüzünde okuduğu için dile getirmesine fırsat vermedi. Gözleri ile başkanın önündeki tabağı işaret etti.
"Tavuğa bayılırsın ama sadece patates ve bezelyeleri yedin."
Başkan elindeki bıçak ve çatalı bırakarak elini sildi ve geri yaslanırken de derin bir nefes verdi. Maksim ve Vasilisa da onun canını bir şeylerin sıkmış olduğunu fark etti.
"Sorun ne baba?"
Maksim bu soruyu sorarken yüzünde ciddi bir ifade vardı.
"Bugün bir android karşıma geldi, diğer androidlerin temsilcisi olduğunu ve hepsinin kimlik talep ettiklerini söyledi."
Bu diğerleri için de alışıldık bir durum değildi. Üçü şaşkın bir şekilde birbirine baktı.
"Kendi adını seçmişti bile. Vladimir Lenin."
Vasilisa tedirgin bir şekilde geriye yaslanırken Maksim yüzünü abartılı bir şekilde ekşitti. Nava tepkinin neden daha da büyüdüğünü anlamamıştı. Bakışları Vasilisa ve Maksim arasında gidip geldi. Vasilisa, Nava'ya bunu açıklama ihtiyacı hissetti.
"Lenin devrim demek, başkaldırı, sistemin karşısında durmak demek Nava."
Nava'nın yüzündeki şaşkın gülümsemesi ve kıstığı gözleriyle buna inanamadığını alenen gösteriyordu.
"Androidler kendi kararlarını vermeye mi başladı diyorsunuz yani?"
"Bugün o konuşmayı yapmasam ve birinden duysam seninle aynı tepkileri verirdim Nava. Ama buna bizzat şahit oldum."
Maksim yüzündeki büyük endişe ile başını karşısında oturan babasına yaklaştırdı.
"Şalteri indir baba. Adını Lenin koyan biri her ne olursa olsun aklına başka şeyleri de koymuştur."
Başkan düşünceli bir şekilde yerinden kalktı ve pencere kenarına doğru yürüdü. Kısa bir süre dışarıyı izlerken masadaki herkes sessizliğini korudu. Başkanın bile sessiz ve çaresiz göründüğü böyle bir durumda ne denebilirdi ki? Başkan döndü ve diğerlerine baktı.
"Rahatlığa bu kadar alışmış bir halka; yataklarınızdan çıkın ve tekrar gün boyu çalışın demenin kolay olduğunu mu sanıyorsun? Adını Lenin koyacak kadar ince düşünen bir zekanın bunu düşünmeme olasılığı nedir sence?"
"Peki onlar istediğini elde etmeye başladığında, halkın dinlenmeksizin çalışan pozisyona düşmeyeceğini nasıl garanti ediyorsun?
Bu sırada elektrikler kesildi ve salon sadece pencereden giren ay ışığı ile aydınlanır şekilde kaldı. Refleks olarak herkes başını kaldırıp tavandaki lambalara baktı. Afallamışlardı.
"Bu ne demek şimdi" dedi Vasilisa, endişeyle bir çırpıda... Çok geçmeden elektrikler tekrar geldi. Başkan gelip masaya oturduğunda endişeliydi ama çok da belli etmemeye çalıştı. Çatal ve bıçağını eline alırken tekrar konuştu.
"İnsanların konforunu elinden almak konusunda tereddütlerim var."
Masada bir kaç dakika sessizlik oldu. Başkan sessizliği bozmak için hamle yaptı.
"Orduda işler nasıl evlat?"
Maksim konuşmak için ağzını açtığı sırada başkanın telefonu çaldı. Garipsemiş bir şekilde bir telefona bir masadakilere baktıktan sonra yerinden kalktı ve aldığı telefonla pencere kenarına yürürken açtı.
"Aleksandr..."
Aleksandr yerleşkenin güvenlik şefiydi. Kısa dinleme süresinde başkanın yüz ifadesi bir kaç defa değişti. Ona bakmakta olan masadakiler bir şeylerin ters gittiğinin farkındaydı. Başkan telefonu kapattı ve masaya gelmeye gerek duymadan tedirgin bir şekilde konuştu.
"Danışman Vanyusha Kolomakov öldürülmüş."
Herkes şoktaydı.
"Nasıl?" dedi Vasilisa.
"Evin dışından açılan ateşle."
Bu kırk beş senede yaşanmış ilk cinayetti. Belki insanlar arasında küçük sıkıntılar ve sürtüşmeler yaşanmıştı ama ağır yaptırımlar oldukça caydırıcı olmuş, bir yaralama vakası bile gerçekleşmemişti. Bu sebepten, yerleşkeye bir hapishane yapılma ihtiyacı bile hissedilmemişti. Bunu bir insan yaptıysa bir hapishane düşünülmesi şart olacaktı.
Androidlerin talebiyle başlayan, sonrasındaki gerçekleşen elektrik kesintisi ve sonrasındaki danışman cinayeti günü pek de eğlenceli kılmıyordu. Açıkça dile getirmeseler de Başkan da Maksim de bu üç olayın birbiri ile bağlantısından eminlerdi. Kapıya gelen korumalar başkana olay yerine gitmek için eşlik ederken Maksim ve Nava da evden çıkıp olay yerine yürümeye başladılar.
"Ne düşünüyorsun?"
"Önceki başkanın haklılığını."
Nava, Maksim'in ne demek istediğini net bir şekilde anlamıştı. Sakinleştirmek istedi.
"Maksim... Şuan elektrik kesintisi ile de danışmanın cinayeti ile de androidlerin bir ilgisi olduğu kesin değil."
"O talepten sonra bunların gerçekleşmesinin tesadüf olma olasılığını söyle bana Nava."
"Sakin olur musun? Karşımızda insanlar varmış gibi konuşuyorsun. Kaldı ki o kadar zeki olsalar bile bir karar iletilmeden neden böyle bir hamle yapsınlar?"
"Gözdağı. Kararı etkilemek için."
Nava nasıl izah edeceğini bilemez bir şekilde konuşmaya çalıştı.
"Sandığınız kadar zeki olduklarını varsayarak konuşuyorum. Böyle bir talepten sonra biraz aklı olan kimse bu riske girmez."
"Onların nasıl düşündüklerini bilmiyoruz. Nasıl mantık kurduklarını da..."
"Maksim silahlarımız var. Ne yaparlarsa yapsınlar karşılarında bir direnç göreceklerini biliyor olmalılar. Kimlik sahibi olup önemsenmek istiyorlarsa birbirlerini de önemsiyorlar demektir. Bir karşı cevap onlardan da çok şey alır."
"Silahlarımız dijital. Tek tuşa basarak işlevsiz bir hale getirebilirler."
Bu hararetli konuşma bir yere varamadan onlar öldürülen danışmanın evine varmıştı. Etrafta güvenliği sağlayan onlarca android polis, danışmanın evine sadece başkanın ve bir kaç danışmanın girmesine izin verdi. Maksim ve Nava da diğer bir çok insan gibi dışarıdan olup biteni izlemeye koyuldu. Maksim garip bir şekilde göz hapsinde tutulduğunu hissediyordu. Etrafa bakarak bir android ile göz göze gelmeye çalıştı ama kimse ona bakmıyordu.
Maksim hareketi seven bir adamdı. Yapay zeka yada android mantığı ona hep ters gelmişti. Bunun için en önemli gerekçesi ise hareket ve çalışmanın bedenleri dinç tutacağıydı. Bütün işlerin androidlere yüklenmesi insanları tembelleştireceğini ve hatta uzman olduğu konuları bile unutturacağını savunmaktaydı. Üstelik Maksim yerleşkede yapılan işlerin oldukça keyifli olduğunu düşünüyordu. Asker olmasaydı kesinlikle bitki ya da hayvanlarla meşgul olacağı bir iş seçebilirdi. Mis kokulu domates ve hıyar tarlasında gezmek, taze çilekleri dalında koparmak eşsiz deneyimler olmalıydı. Bu işleri duygusuz makinelerin yapıyor olması garibine gittiği gibi buna benzeyen bir çok sebepten dolayı babasının politikalarını desteklemiyordu.
Anlatılan Dünya'yı yaptıkları kötü şeylerle bitirmiş olan insanoğlu burada da aynı şeyi yapmaya devam ediyordu. Nehre akıtılan boyalı ve zehirli sıvıların yanında onu en çok rahatsız eden yetilerin civardan silinmiş olmasıydı. Onun yetiler durumuna üzülmesinin özel bir sebebi vardı.
Her askerin asli görevi ne olursa olsun yılda bir hafta rutin orman devriyesine çıkma zorunluluğu vardı ve bu devriyeler dört kişilik gruplar halinde yapılırdı. Bir görev sırasında, erkek iri bir yetiyi, güvenlik amacıyla kurulmuş bir kapana ayağını kaptırmış acı içinde kıvranırken bulmuşlardı. Diğer askerler yetiyi öldürmek isterken o engel olmuş, yetiyi kapandan kurtarıp mikrop kapmaması için kısa bir tedavi yapmış ve bir miktar su içirdikten sonra da gitmesine izin vermişti.
Günler sonra yürüyüş yapmak için girdiği ormanda adını daha sonra uzun tüy koyacağı bu yetiyi kapana yakalandığı yerde dikilmiş, kendisine bakarken buldu. Uzun tüy çok da yaklaşmasına izin vermeden elindeki sibuçki meyvelerini yere bıraktı ve yürümekte zorlanarak uzaklaştı. Bu Maksim için çok duygusal bir andı. Yaptığı iyiliği unutmayan ve minnettarlığını göstermek için meyveler getiren bu türe sıradan hayvanmış gibi davranmak haksızlık olurdu. Bu durum Maksim'in gezegende olduğu bir kaç gün daha devam etti ve sonrasında görevi için gezegeni terk etti. Fakat bu olayı; görev yaptığı gemideki herkese günlerce ve defalarca anlatmıştı.
İznini kullanmak için gezegene bu defaki gelişinde, yetilere yapılan kıyım tekrar konuşulmuştu. Bu duruma Nava da çok üzülmüştü ama kendinden daha fazla üzülmüş olan Maksim'i kendine getirmesi bir kaç saati bulmuştu. Nava bu durumdan dolayı Anatoly'ye içten içe kızgındı ve fırsat bulup ona bu konuda yetersiz ya da duyarsız kaldığını hissetmek istiyordu ama kimlik talep eden androidin yarattığı zihin meşguliyeti yetilerle ilgili konuyu boş bir konuşmanın ötesine taşımayacaktı.
İşin en ironik olan tarafı ise yetilerin kıyımına sebep olan eş, yerleşkenin tarihine ilk olarak geçecek cinayetin kurbanı, danışman Vanyusha Kolomakov'un eşiydi.
Haber ilk alındığında büyük bir şok yaşanmıştı belki ama Maksim ve Nava, evin dışında diğer insanlarla tutulduğu sürede akıllarından bu ironiyi geçirip için, için sevinmişlerdi. Hatta Nava durumu gözünde canlandırmıştı bile.
"Bebeğim neden solgun görünüyorsun?"
"Ormanda bir yeti ile karşılaştım. Kaçmasaydım belki de beni öldürecekti."
"Sana orman yürüyüşüne yalnız çıkmamanı söylemiştim."
"Suçlu ben miyim Vanyusha? Bizim yaşam alanımızda vahşi hayvanlar cirit atıyor, burnumuzun dibine kadar geliyorlar ve suçlu benim öyle mi?
"Sana suçlusun demedim. Sadece korumalarla daha güvende olabilirdin dedim."
"Ben korumalarla dolaşıp güvende olayım da diğer insanlar o çirkin yaratıklarla karşılaştığında ne yapacak? İlk karşılaşan ben değilim Vanyusha, bunun için bir şeyler yapılması gerek."
Nava kafasında kurduğu bu hikaye ile bile kadına kızmak için gerekli bahaneyi yaratmıştı. Bunu bir insan için daha önce hiç düşünmemişti ama bu cinayeti kim işlediyse Nava'ya göre işi yarım bırakmıştı.
Cinayet, araştırılmak üzere android polislere devredilmişti ve sükunetin sağlanması için herkesten evlerine dağılması istenmişti. Saatler sonra katilin yakalandığı haberi geldi. Güvenlik şefi Aleksandr Petrushkin, Başkanın evinin salonunda yaptıkları kısa konuşmada elde ettikleri kanıtları sundu. Katil başka bir danışman olan Dimitar Yerminyev'di. Elde edilen mesajlardan Dimitar Yerminyev ile diğer danışman Vanyusha Kolomakov'un eşi -yeti kıyımının mimarı olan- İvanka Kolomakova'nın ilişkisi olduğu görülmekteydi ve Dimitar'ın öldürülmesi yazışmalarda alenen geçiyordu.
Güvenlik şefi ve başkan apar topar evden ayrılıp Danışman Dimitar Yerminyev'in tutulduğu polis karakoluna gittiler. Başkan üzgün bir ifade ile odaya girdi ve masada elleri ve ayakları zincirli tutulan Dimitar'ın karşısındaki sandalyeye oturdu. Elinde tuttuğu yazışma çıktılarını bir kenara bıraktı. Ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Dimitar ifadesiz bir şekilde kendisine bakmaktaydı.
"Dimitar... Her şeyden önce sen benim dostumsun. Bana bu cinayeti senin işlemediğini söyle"
"Tabi ki ben işlemedim Anatoly. Bunu sorman bile bir hakaret."
Başkanın yüzünde üzgün bir ifade vardı. Kenarda duran yazışma çıktılarını Dimitar'ın önüne itti.
"Bunları nasıl açıklayacaksın?"
Dimitar ilk defa yüz ifadesini değiştirirken kaşlarını çatarak o kağıtların ne olduğunu anlamaya çalıştı. Eline aldı ve hızla gözden geçirdi. Tekrar masaya bırakıp başkanın önüne iterken gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi.
"Bunların olacağını biliyordum Anatoly. Seni başkan Plushenko'nun teknoloji yasalarına bağlı kalman için defalarca uyardım. "
Başkan yüzünü ekşiterek arkasına yaslanırken konuştu.
"Bu yazışmaların sahte olduğunu söyleyip yapay zekayı mı suçlayacaksın?"
Dimitar sakin bir ifade ile başını yaklaştırıp sesini alçalttı.
"Altmış dört yaşındayım ben Anatoly... On yıldır ereksiyon bile olamıyorum. Hiç evlenmedim ve kadınlardan hiç hoşlanmadım. Sen söyle bu yazışmalar gerçek olabilir mi?"
Anatoly ne diyeceğini bilemez bir ifade ile derin bir nefes alıp verirken biraz da şaşkındı.
"Bunu yapabilmeleri mümkün mü Dimitar?
"Bunu bana değil teknoloji danışmanına sor. Bir araya geldiğinde de alfa şalterini indirmesini söyle. Yoksa sıra sana da gelecek Anatoly."
Başkan düşünceli bir şekilde Dimitar'ın gözlerine bakarken Dimitar tekrar konuştu.
"Biz seçildik... Ben ve Vanyusha... Yapay zeka modernizasyonuna karşı çıkanlardandık."
Dimitar kısa bir süre bekledi.
Şuan yalan söylüyor olmam için dua ediyorsun biliyorum. Emin ol insanlığın kurtulması için kendimi feda ederdim ama maalesef gerçekleri söylüyorum. Sayın Başkan."
Başkan masadaki kağıtları aldı ve yerinden kalkıp sorgu odasından çıktı.
Kapının hemen dışında güvenlik şefi beklemekteydi.
"Bu odaya kimsenin girmesine izim verme Aleksandr. Açlıktan öleceğini bilsen bile yemek de su da sokma içeri."
Sonra koridorda yürüyüp binadan çıktı.
Başkan eve vardığında Maksim ve Nava da haberi duyup eve gelmişti. Maksim, babasını ayakta salonun ortasında karşıladı. Ellerini iki yana açtı, inanmaz bir ifade ile konuştu.
"Bunu Dimitar amcanın yaptığını mı söylüyorlar?"
Vasilisa, başkanın bu soruya cevap vermesine imkan vermeden ağlamaklı bir ifade ile konuştu.
"Ne oluyor Anatoly? Dimitar neden böyle bir şey yapmış."
Anatoly Vasilisa'nın sorusuna cevap veremeden kapı çaldı. Herkes panik bir ifade ile kapı tarafına bakarken Maksim ve Nava ellerini bellerindeki silahlarına götürdü. Başkan iki elini yere doğru açtı.
"Sakin olun. Victor... Gelmesini ben söyledim.."
Maksim hızla gitti ve kapıyı açtı. Beraberce salona geldiler. Victor endişeli görünmekteydi. Başkan Vasilisa, Maksim ve Nava'ya baktı.
"Victor'la konuşmam gereken özel bir konu var."
"Baba..."
"Lütfen Maksim... Bu bir devlet meselesi."
Vasilisa eli ile diğer odaların olduğu tarafı gösterdi.
"Hadi çocuklar diğer salona geçelim."
Salonda sadece Başkan ve Victor kalmıştı. Eli ile masayı işaret etti. Victor hala ne olduğunu anlamamıştı ama gidip masaya oturdu. Başkan karşısındaki sandalyeye otururken konuştu.
"Dimitar ve bayan İvanka arasındaki yazışma kurgu olabilir mi?"
Victor başını sallayarak onayladı.
"Elimizdeki teknoloji bunu organize etme şansına sahip."
"Bunu kimin organize ettiği bulma şansına sahip miyiz?"
"Bunun bir kurgu olup olmadığını da hangi birimden yapıldığını da bulabiliriz. İşlemi yapan makinenin kameraları kapatılmamışsa kim olduğunu da bulabiliriz."
"Bu ne kadar sürer Victor?"
"En fazla bir kaç saat..."
"Bunu çözmeni istiyorum. Bunun altından bir android çıkarsa da alfa şalterini indir."
Victor başını sallayarak onaylarken yerinden kalktı ve hızlı adımlarla kapıya yürüdü.
Victor teknoloji kontrol binasına girdiğinde etraftaki androidler bir şeylerle uğraşmaktaydı. Koridorda yürüdü ve odasının önüne geldiğinde hemen yan taraftaki sekreter odasının ışıklarının açık olduğu gördü. Kapının önüne geldi. Masada oturan dişi android yerinden kalktı başı ile selamlarken tebessüm etti.
"Sayın danışman."
"Bu saatte neden buradasın?"
"Üretim raporları için. Bugün son gün... Yarın görebilmeniz için sisteme dahil ediyorum."
"Daha önce bu kadar sürmemişti."
"Modernizasyon özellikleri arttırıldığı için efendim."
Victor başını sallayıp onayladı ve yan taraftaki odasının kapısından girdi. Hızla masasına oturdu ve masaya bir kaç kez dokunduktan sonra masanın bir kısmı ekrana ve klavyeye dönüştü. Şifre girmesi gereken bir kutucuk açıldı. Şifreyi hızla girdi ve bir kaç saniye sonra ekranda beliren "Şifre Hatası" yazısını gördü. Kaşlarını çatarak bakarken şifreyi tekrar girdi. Aynı hata mesajı yine belirdi. Sonra klavyede hızla bir şeyler yazarak bir kaç pencerenin aynı anda açılmasını sağladı ve kod gibi görünen anlamsız yazı dizilerinin bazı noktasına eklentiler yaptı. Bir dakikayı geçmeyen bir uğraştan sonra ekranda "Yeni Şifrenizi Oluşturun" yazısı belirdi. Hızla bir şifre belirler ekranda görünen "Giriş başarılı" yazısını onayladı. Klavyede tekrar bir şeyler yazmaya başladığı an kapı çalındı.
Başkan, Maksim, Nava ve Vasilisa salonda sessiz ve tedirgin bir şekilde oturmaktaydı.
"Dimitar amcanın bunu yapmadığından eminsen neden serbest bırakmıyorsun baba?"
"Elimde bir kanıt yok Maksim. Sadece onun sözlerine inanıyorum, hepsi bu..."
Başkan sıkılmış halde derin bir nefes alıp verirken yerinden kalktı ve pencere kenarına giderken saate baktı.
"Üç saat geçti ve Victor'dan hala bir ses yok."
"Bu androidlerin başının altından çıkmışsa?"
"Ondan şalteri indirmesini istedim."
Maksim acı bir gülümseme ile başını iki yana sallayarak arkasına yaslandı. Nava Maksim'in bu davranışını iyi bilirdi. O şalterin indirilmesine androidlerin izin vermeyeceğinden emindi. Nava, Maksim'in aklından binlerce şey geçirdiğini biliyordu ama bunu başkanın yanında sorması uygun olmazdı. Aile birliğinde, aynı çatı altında her şeyi konuşmak sıkıntı yaratmayacaktı belki ama karşılarındaki bir başkandı ve Nava susmayı tercih etti.
Bu şekilde gergin geçen bir saatin sonunda başkanın telefonu çaldı. Yüzünde rahatlamış bir ifade ile yemek masasının üzerindeki telefona doğru hızlı adımlarla gitti. Ama ekranda Aleksandr yazıyordu. İçinden Dimitar'la ilgili kötü bir haber almamayı temenni etti. Telefonu tedirgin bir şekilde açtı ve kulağına götürdü.
"Aleksandr."
Başkan, aynen Vanyusha'nın haberini aldığı gibi yüz ifadesi bir kaç kez değişti ve kısa bir dinlemeden sonra telefonu indirip kendisine merakla endişeyle bakmakta olan ailesine döndü.
"Anatoly ne oldu?"
"Victor iki korumasıyla ölü bulunmuş."
"Nerede?"
"Bir caddede..."
Buna kimse anlam verememişti. Maksim yerinden kalktı ve ellerini iki yana açtı.
"Teknoloji üssünde olması gerekmiyor muydu?"
"Aleksandr’ın dediğine göre oraya hiç gitmemişler."
"Bunu kolayca organize edebilirler."
Başkan biraz gerilmiş bir şekilde elini alnına götürürken konuştu.
"Hemen androidler deme Maksim. Bir kaç blok ileride başka bir adam kendi başına sıkmış olarak bulunmuş."
"Bu silahlar normal insanların eline nasıl geçebiliyor?"
Anatoly bilmediğini ifade eder gibi başını iki yana salladı.
"Teknoloji üssünden girişteki kamera görüntülerini ister misin?"
"Ne yapmayı planlıyorsun Maksim? Şuan bunu düşünecek durumda değilim lütfen benden saçma taleplerde bulunma."
"Lütfen... Teknoloji üssünün girişindeki kamera görüntülerini ister misin?"
Başkan iyice gerilmiştir. Maksim'e sesini yükselterek konuşur.
"Buraya hiç gelmediler dedilerse, ve yalan bile söylüyorlarsa bunu kolayca organize edebilirler. Mantıklı ol Maksim. Hareket halindeki hepsi aynı görünen erkek ve hepsi aynı görünen dişilerin olduğu bir kaç görüntüyü uç uca eklediklerinde farkı nasıl ayırt edebileceksin?"
Maksim buna ilk defa şahit olmuştu. Vasilisa da. Maksim sakinliğini korurken Vasilisa şaşkınlığını alenen belli etmişti.
"Benim için bunu yapar mısın? Sadece o görüntüleri görmek istiyorum."
Başkan elindeki telefondan bir numara seçti ve kulağına götürdü.
"Aleksandr... Teknoloji üssünün giriş görüntülerini istiyorum. Dört saatlik bir görüntü işimi görür."
Başkan Maksim'e bakarak telefonu kulağından indirirken Maksim'in yüzünde minnettar bir tebessüm vardı.
Henüz on dakika geçmeden başkanın telefonundan bir mesaj sesi duyuldu. Başkan telefonuna baktığı bir kaç dakikanın ardından bir kaç tuşa basarak görüntüleri Maksim'e yolladı. Maksim'in telefonu da aynı mesaj sesini verdikten sonra Maksim telefonuna bakma gereği duymadan Nava'ya baktı.
"Tabletin yanında mı?"
Nava eliyle koltukları sırt çantasını işaret etti.
"Çantamda."
Maksim çantayı aldı ve salondan ayrıldı.
Başkan salondaki masada çaresiz ve düşünceli bir şekilde otururken saat sabaha yaklaşmaktaydı. Maksim elinde tablet ile panik bir şekilde salona geldi.
"Her şeyi onlar organize etti."
Başkan hafif uykulu halinden kurtulmuş bir şekilde Maksim'e baktı. Maksim masaya tableti bırakırken konuşmaya devam etti.
"Tahmin ettiğin gibi. Görüntüleri birleştirmişler."
"Bunu nasıl ayırt edebildin?"
Maksim görüntüyü açtı ve biraz ilerletti. Görüntüde dört dişi üç erkek androidin birbirinin karşısından gelip geçtikleri bir anda durdurdu. Duvardaki dijital saatin saniyesinin yarısı kadraja girmekteydi.
"Şu iki kadının ağız hareketlerine ve erkeklerle olan mesafelerine dikkat et. Duvardaki saate ve fanyans çizgilerine de. Klavuzumuz bu çizgiler olacak."
Maksim görüntüyü oynattığında dişilerden biri karşısından gelen başka bir dişiye bir şeyler söylemekteydi ve bu sırada tam da bankonun bittiği noktaya denk gelen fayans çizgisinin üzerindeydi.
"Konuşmaya başladığında şu fayansların üzerinde."
Görüntü devam ederken birden durdurdu ve aynı yedi android ekrana girmek üzereydi. Sadece adımları görünüyordu.
"Saati fark ettin mi?"
Başkan başını iki yana sallarken Maksim görüntüyü sadece bir kaç kare geri aldı. Ekranda saati işaret etti.
"Bu rakam sence kaç?"
"Üç ya da sekiz gibi görünüyor."
Maksim görüyü yine en fazla bir kaç kare ileri aldı.
"Bu rakam kaç?"
"Bir."
Maksim anlatmak istediğini anlatabilmiş gibi kendinden emin bir şekilde bakarken Başkan anladığını gösterir bir şekilde başını salladı.
"Üçten sonra da sekizden sonra da bir gelmez."
Görüntüyü tekrar oynattığında yedi android tekrar kadraja girdi ve dişi yine konuşmak için ağzını çatığı an görüntüyü durdurdu.
"Aynı kadın, aynı fayans çizgisinin üzerinde yine konuşuyor. Gerekmedikçe konuşmayan androidlerden geveze olanına mı denk geldik acaba?"
Bu espri başkanın hiç ilgisi çekmemişti. Belki duymamıştı bile.
"O yazışmayı onlar organize etti. Victor amcanın çözeceğini düşündükleri için de öldürüp sarhoş bir adamın keyfi hedefi olmuş gibi bir imaj vermeye çalıştılar. Dimitar amca masum. Serbest kalmalı."
Başkan elini telefonuna götürdüğü an Maksim telefonu ulaşabileceği alandan çıkardı.
"Bunu Aleksandr'a telefonda izah edemezsin. Dinleniyor olabilirsin."
"Ya şimdi? Dinleniyor olamaz mıyız?
Maksim yerinden kalktı ve salonda bir kaç adım atarken bir yandan da konuştu.
"Bunu yapıyor olsalardı şuan ikimizde başımızdan yediğimiz kurşunlarla yerde yatıyor olurduk."
Anatoly düşünceli bir şekilde başını çevirip dışarı bakarken gün aydınlanmaya başlamıştı.
"Ne yapmayı düşünüyorsun baba? Lütfen bana şalteri kapatmaktan bahsetme kimlik talebinden sonra bu mümkün olabilirdi belki ama bu kadar şeyden sonra bunun tedbirleri çoktan alınmıştır."
"Anneni ve Nava'yı alıp gemiye götür. İlk mekikle… Gemide hiç android yok ve en fazla iletişime engel olurlar. Gezegenin dışına hükmetme şansları yok."
"Peki iletişim esnasında bir virüs her şeyin kontrolünü ele geçirmelerini sağlamaz mı?"
Anatoly de Maksim de koridor tarafından gelen sesle irkilirler.
"Gemiler gelen her mesajı kontrol etmeden ya da arındırmadan içeri almaz. O şekilde sızma şansları yok. Taki bir tane android gemiye ayak basana kadar."
Nava masaya gelirken Maksim'e bakıyordu.
"Görüntülerden bir şey mi çıktı?"
Maksim düşünceli bir şekilde başını sallayarak onayladı.
"Doğu Amerikalıları aratacak bir düşmanımız var artık."
Başkan, ilk güneşin doğuşuyla hiç uyumamış olarak, kapıya gelmiş olan korumaları ile başkanlık konutuna doğru hareket etti. Önündeki bir kaç günün yoğun geçeceği aşikardı. İki cenaze töreni bu meşguliyetin baş rolünü oynayacaktı.