ZEHRA
Bir ay nasıl geçti, gerçekten anlamadım.
Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki bazen hâlâ birkaç hafta önce o odada oturup iki yıllık bir anlaşma yaptığımıza inanamıyordum.
Düğün hazırlıkları başladığında ilk söylediğim şey:
“Lütfen gösteriş yapmayalım.”
Annem önce biraz şaşırdı.
“Hiç düğün yapmayacak mısınız?”
“Yapacağız ama sade olsun.”
Karşı tarafın ailesi de aynı fikirdeydi. Zaten onun da büyük bir düğün istemediğini biliyordum.
Sonunda küçük bir salon, yakın akrabalar ve birkaç arkadaşla yetinmeye karar verdik.
Ne büyük bir organizasyon yaptık ne de gereksiz masraflara girdik.
İşin garip tarafı, herkes bunu romantik bir tercih sanıyordu.
“Ne güzel, sade bir düğün istiyorlar.”
Kimse bunun gerçek nedenini bilmiyordu.
Bizim için bu bir düğün değil…
İki yıllık anlaşmanın başlangıç töreniydi.
Nikâh günü geldiğinde sabah uyandığımda ilk düşündüğüm şey:
Bugün evleniyorum.
İkinci düşüncem ise:
İki yıl sonra boşanacağım.
Bu düşünce nedense beni rahatlatıyordu.
Hazırlanırken aynaya baktım.
Kendimi tanımakta zorlandım.
Gelinlik bile oldukça sadeydi.
Abartılı değildi.
Tam benim istediğim gibiydi.
Annem arkamdan gelip başörtümü düzeltti.
Gözleri dolmuştu.
“Çok güzel olmuşsun.”
Gülümsedim.
“Teşekkür ederim.”
İçimden ise:
Keşke gerçekten mutlu olduğum için ağlasan, diye geçirdim.
Ama o gün kimsenin mutluluğunu bozmak istemedim.
Nikâh salonuna gittiğimizde onu gördüm.
Siyah takım elbisesinin içinde her zamanki gibi ciddi görünüyordu.
Beni görünce birkaç saniye baktı.
Sonra başını hafifçe eğdi.
Ben de karşılık verdim.
Yanına geçtiğimde alçak sesle:
“Hazır mısın?” diye sordu.
“Hayır.”
İlk defa yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
“Ben de.”
Nikâh memurunun karşısına oturduk.
Sorular soruldu.
İkimiz de “Evet” dedik.
O kelimeyi söylediğim anda içimde garip bir sessizlik oldu.
Artık gerçekten evliydim.
Bir adamın karısıydım.
Ama sevdiğim için değil.
O da beni sevdiği için değil.
İkimizin de başka bir çıkış yolu olmadığı için.
Yüzükler takıldı.
Fotoğraflar çekildi.
Aileler alkışladı.
Hilal yine telefonuyla etrafımızda dolaşıyordu.
“Biraz yaklaşın!”
Bu kez ona baktım.
“Hilal…”
Gülerek:
“Tamam tamam, korkutmayacağım.”
Abisi ona ters ters baktı.
Ben istemeden güldüm.
Sonra nikâh salonundan çıktık.
Kalabalığın arasından yürürken onun elini tuttum.
Bir an duraksadı.
Ben de durdum.
Elini bırakmalı mıydım?
Sonra fark ettim ki herkes bize bakıyordu.
Aileler, akrabalar…
Anlaşmamızın ilk kuralı aklıma geldi.
Ailelerin yanında normal bir çift gibi davranacağız.
Elini biraz daha sıkı tuttum.
O da elimi bırakamadı.
Birlikte yürümeye devam ettik.
Dışarı çıktığımızda kalabalığın sesi azaldı.
Elimi hemen bıraktım.
O da hiçbir şey söylemedi.
Arabaya bindik.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra bana baktı.
“Artık evliyiz.”
“Evet.”
“İki yıl.”
“İki yıl.”
Başımı camdan dışarı çevirdim.
İçimde hem büyük bir korku hem de uzun zamandır hissetmediğim bir rahatlama vardı.
Çünkü artık kendi evime gidecektim.
Kendi odam.
Kendi anahtarım.
Kendi hayatım.
Ama yanımda oturan adamın varlığı da hayatımın bir parçası olmuştu.
Hem de iki yıl boyunca.
Henüz bilmiyordum.
Biz o gün iki yıllık bir evlilik için imza atmıştık.
Ama hayat, bizim yaptığımız anlaşmanın maddelerini okumamıştı.
Ve bazen en tehlikeli şey…
İnsanların yaptığı planlara hayatın uymamasıydı.
FATİH
Nikâh günü geldiğinde ilk fark ettiğim şey, her şeyin düşündüğümden daha gerçek olduğuydu.
Bir ay önce tanımadığım bir kadınla iki yıllık bir anlaşma yapmıştım.
Şimdi ise birazdan onunla evlenecektim.
Zehra.
İsmini artık biliyordum.
Hatta son birkaç haftada onu tanımaya başladığımı bile söyleyebilirdim.
Ama hâlâ onun hakkında bilmediğim çok şey vardı.
Neden bu kadar sessizdi?
Neden sürekli düşünceli görünüyordu?
Neden bazen gözlerinin içinde tarifsiz bir yorgunluk oluyordu?
Bilmiyordum.
Ve açıkçası bilmek için de çabalamıyordum.
Çünkü aramızdaki anlaşma basitti.
İki yıl.
Sonra herkes kendi yoluna.
Nikâh salonuna geldiğimde aileler çoktan yerleşmişti.
Hilal yine heyecanla etrafta dolaşıyordu.
“Abi, çok ciddi durma.”
“Nasıl duracağım?”
“Biraz gül.”
“Hilal.”
“Tamam tamam.”
Onu susturmak için başka tarafa baktım.
Sonra Zehra geldi.
Başımı kaldırdığımda bir an duraksadım.
Sadeydi.
Gösterişli değildi.
Gelinliği bile abartılı değildi.
Ama…
Güzeldi.
Bunu kendime itiraf etmek istemedim.
Bakışlarımız kesişti.
O da bana baktı.
Başını hafifçe eğdi.
Ben de aynı şekilde karşılık verdim.
Yanıma geldiğinde alçak sesle sordum:
“Hazır mısın?”
“Hayır.”
İstemeden güldüm.
“Ben de.”
O da hafifçe gülümsedi.
Sonra birlikte nikâh memurunun karşısına geçtik.
Sorular başladı.
Her şey çok normal görünüyordu.
Ama benim için hiçbir şey normal değildi.
“Fatih…”
“Evet.”
O tek kelimeyi söylerken içimde garip bir boşluk oluştu.
Sonra sıra Zehra'ya geldi.
“Zehra…”
“Evet.”
Alkışlar yükseldi.
İnsanlar gülümsedi.
Annemin gözleri doldu.
Babam gururla bana baktı.
Hilal telefonunu kaldırmış fotoğraf çekiyordu.
Ben ise yanıma baktım.
Zehra'nın yüzünde küçük bir gülümseme vardı.
Ama gözlerinde…
Yine o yorgun ifade.
Bir an merak ettim.
Acaba gerçekten mutlu mu?
Sonra kendime kızdım.
Bu beni ilgilendirmemeliydi.
Yüzükler takıldı.
Fotoğraflar çekildi.
Sonra dışarı çıkarken Zehra elimi tuttu.
Bir an şaşırdım.
Ama neden yaptığını hemen anladım.
Aileler bakıyordu.
Anlaşmamızın maddelerinden biri.
Onların yanında normal bir çift olacaktık.
Elimi çekmedim.
Hatta birkaç saniye sonra ben de elini biraz daha sıkı tuttum.
Parmakları soğuktu.
Sanki o da gergindi.
Dışarı çıktığımızda elimizi hemen bıraktık.
İkimiz de aynı anda.
Arabaya bindik.
Bir süre sessizce oturduk.
Sonunda ona baktım.
“Artık evliyiz.”
“Evet.”
“İki yıl.”
“İki yıl.”
Başımı koltuğa yasladım.
İki yıl.
Kafem güvende olacaktı.
Ailem üzerimdeki baskıyı bırakacaktı.
Zehra da kendi hayatını kuracaktı.
Her şey olması gerektiği gibiydi.
Ama ona bakarken içimde küçük bir huzursuzluk vardı.
Çünkü artık yalnız değildim.
Ve bu düşünceyi sevip sevmediğimi bilmiyordum.
Zehra camdan dışarı bakıyordu.
Yüzünde sakin bir ifade vardı.
Ama ben onun sakinliğinin altında başka bir şey olduğunu hissediyordum.
Bir ay boyunca onu tanımaya çalışmıştım.
Çok az konuşuyordu.
Kimseye yük olmamaya çalışıyordu.
Bir şey istediğinde bile önce etrafındakileri düşünüyordu.
Bazen telefonuna bakıp uzun süre hiçbir şey yapmadan oturuyordu.
Ve ne zaman ailesinden bahsetsek…
Sanki bir anda başka birine dönüşüyordu.
Yorgun.
Sessiz.
Uzak.
Bunu anlamlandırmamıştım.
Belki de artık anlamlandırmam gerekiyordu.
Çünkü o kadın artık benim karımdı.
Gerçek bir karım değildi belki.
Ama iki yıl boyunca aynı evde yaşayacağım kadındı.
Arabayı çalıştırdım.
Zehra bana baktı.
“Fatih…”
“Efendim?”
“Bir şey sorabilir miyim?”
“Tabii.”
Bir an tereddüt etti.
“Bugünden sonra… gerçekten birbirimizin hayatına karışmayacak mıyız?”
“Anlaşmamız bu.”
Başını salladı.
“Tamam.”
Bir süre sonra ekledi:
“Güzel.”
Neden güzel olduğunu sormadım.
Ama o kelime içimde kaldı.
Çünkü nedense onun bu evlilikten benim düşündüğümden çok daha fazlasını beklediğini hissettim.
Ve bundan korktum.
Ben bir evlilikten kaçıyordum.
O ise sanki başka bir şeyden kaçıyordu.
Henüz ne olduğunu bilmiyordum.
Ama bir gün öğreneceğimi hissediyordum.
Ve o gün geldiğinde…
İki yıllık anlaşmamızın artık eskisi kadar basit olmayacağını da biliyordum.