Katerina Makarov
Üzerimdeki her şey lacivertti. Eldivenlerim, üzerimdeki antrenman kıyafetlerim, saçımı sıkıca topladığım tokam bile. Lacivert bizim renkti. Ve bu gece, o rengin hakkını vermeye niyetliydim.
Ellerimi önümde kaldırıp parmaklarımı birkaç kez açıp kapattım. Avuçlarımın etrafına sardığım bandajları kontrol ettim. Tam olması gerektiği gibiydi. Başımı hafifçe yana eğip aynadaki kendime baktım. “Hazır mısın?”
Yansımam cevap vermeyince ben de onun yerine cevap verdim. “Değilim.”
Dudaklarımın kenarı kıvrıldı. “Ama umurumda değil.” Arkamdan gelen uğultuyla başımı çevirdim. Salonun diğer tarafında ring hazırlanmıştı. Uzun zamandır Valeria’yla aynı ringe çıkmamıştım. Aslında uzun zamandır onunla aynı yerde bulunmak bile istememiştim. Valeria’yla aramızdaki şeyin adı dostluk değildi. Hiçbir zaman da olmamıştı.
O, karşıma geçtiğinde yalnızca bir rakip değildi. Bir düşmandı.
Ringin iplerinin arasından içeri girdiğimde ortamın sesi bir anda daha farklı gelmeye başladı. Ayakkabılarımın zemine vuran sesi, uzaktan gelen konuşmalar, eldivenlerin birbirine çarpması… Hepsi tek bir uğultuya dönüştü.
Valeria karşı köşede duruyordu. Beni gördüğü anda başını kaldırdı. Biraz bakıştıktan sonra yüzünde o sinir bozucu gülümseme belirdi. Diş koruyucusu yüzünden gülümsemesi normalden çok daha tuhaf görünüyordu. Hem komik, hem de nedense fazlasıyla rahatsız edici.
“Komik görünüyorsun.” dedim dudağımı kenarı kıvrılırken. Valeria omuz silkti.
“Sen de fazla özgüvenli görünüyorsun.”
“Bunu iltifat olarak alıyorum.”
“Alma.”
“Geç kaldın.” dedim ve gözümü kırptım. Birbirimizden gözlerimizi ayırmadık. Hakem ikimizin arasına geldiğinde bile bakışlarımız hâlâ birbirine kilitliydi.
“Kurallar belli.” İkimiz aynı anda hakeme başımızı salladık. “Başlayınca durmak yok,”
İçimden kısa bir nefes verdim ve ellerimi kaldırdım. Valeria da benden görünce aynısını yaptı. Düdük çalınca ilk hareket eden bendim. Valeria ise bekliyordu. Ben de beklemesini bozmak için öne atıldım. İlk yumruğum havayı yarıp geçti çünkü Valeria son anda geri çekilmişti.
İkinciyi savurduğumda yana kaçtı. Üçüncüdeyse gülümsedi. “Beni özlemişsin.” Diş koruyucusu yüzünden kelimelerinin yarısı anlaşılmıyordu. Ama ne dediğini anlamama gerek yoktu. Yumruğumu tekrar kaldırdım.
“Hiç.”
Bu kez geri çekilmedi, tam tersine üzerime geldi ve bir anda ringin dengesi değişti. Geriye doğru bir adım attım ve son anda yumruğu omzumun yanından geçip havayı dövdü. “Bu kadar mı?” dedi. Diş koruyucusunun arasından çıkan sesi bile sinir bozucuydu. Çenemi sıktım.
“Daha yeni başladık.” Öne atıldım. Bu kez yumruğumu doğrudan ona savurmak yerine yönümü değiştirdim. Valeria hamlemi fark ettiğinde çoktan yanındaydım. Omzuyla bana çarptı, dengem bir an bozuldu ama düşmedim. Ayağımı sağlam basıp döndüm ve aramıza yeniden mesafe koydum. Valeria başını iki yana salladı.
“Eskisinden hızlısın.”
“Sen eskisinden yavaşsın.” diye sırıttım. Kaşları çatıldı.
İşte. Tam olarak bunu bekliyordum. Sinirlendiğinde düşünmeden hareket ediyordu.
Bir sonraki hamlesini tahmin etmek daha kolaydı. Üzerime doğru gekince ben de yana çekildim. Valeria boşluğa doğru ilerlediğinde arkasından dönüp bir yumruk savurdum. Bu kez isabet etti ve Valeria birkaç adım geriledi. Etrafımızdaki uğultu yükseldi, dudaklarımın kenarı ise kıvrıldı.
“Ne oldu?”
Valeria elini kaldırıp yüzünü korudu. “Şans.”
“Tabii.”
“Onu yenmek istiyorsan hırsını kullan. Ama hırsının seni yönetmesine izin verme.”
Başımı salladım. “Tamam.”
“Ve unutma… İlk maçtaki hatanı telafi edebilirsin.”
Küçük bir çığlık attım ve derin nefes almaya başladım. Hakem gülerek başını salladı.
Valeria da hazırdı ve bu kez yüzündeki o alaycı gülümseme yoktu. İyi, ben de istemiyordum.
Ana hakem ikimizin arasına geçti. “Kurallar belli. Baş bölgesine tekme yok. Bunun dışındaki vuruşlar kurallar çerçevesinde serbest. Hakemlerin kararlarına uyulacak.”
Bu kez ilk hamleyi ben yapmadım, Valeria bana doğru geldi. Tam yumruğunu savurduğu anda yana çekildim. Valeria tekrar üzerime geldi ve ayağını savurdu. Bu kez ayağımı ben de kaldırdım ve bacağına doğru kontrollü bir tekme savurdum. Dengesini kaybetti ama düşmedi. Geri çekilip mesafeyi yeniden açtı. Gülümsedim. “Bu sefer düşünüyorsun.”
“Sen de konuşuyorsun.”
“İkisini aynı anda yapabiliyorum en azından.”
Üzerime atılınca sağa kaçtım. Bir yumruk daha gelince sola kaçtım. İşte o an anladım. İlk maçta öfkeyle hareket etmiştim. Şimdi ise onu okuyordum.
Nereye bastığını, ne zaman saldıracağını, hangi taraftan geleceğini.
Valeria yeniden hamle yaptığında geri çekilmek yerine yana doğru hareket ettim ve acımasızca yumruğumu savurdum. Ardından da hemen bir tekme attım. Valeria sendeleyince bir adım daha attım. Yumruk atınca da geri çekildim ama kısa süre içinde tekrar yaklaştım. Sert bir tekme daha savurdum. Bu kez dengesini tamamen kaybetti ve ringin zeminine düştü. Salonun uğultusu bir anda yükseldi, Valeria yerde kaldı. Ben ise birkaç adım gerisinde durup onu izledim. Ayağa kalkmasını istemiyordum. İlk maçta olanlardan sonra bu raundu elimden kaçırmaya hiç niyetim yoktu. Ana hakem Valeria'ya doğru ilerledi.
“İyi misin?”
Valeria elini yere bastırıp doğrulmaya başladı, dişlerimi sıktım. “Hayır…” Fısıltım bile kendimeydi. Valeria dizlerinin üzerine geldi, sonra zorla da olsa ayağa kalktı. Tam o anda yeniden üzerime geldi. Refleksle yana çekildim. Valeria’nın hamlesi boşa çıkarken aradaki mesafeyi kapattım ve karnına doğru kontrollü bir tekme savurdum. Valeria'nın dengesi yeniden bozuldu ve geriye doğru sendeledi. Sonra ringin zeminine düştü.
Bu kez beklemeden üzerine doğru ilerledim. Valeria doğrulmaya çalışırken yanına ulaştım ve onu tekrar yere sabitleyerek hakemin sayımına geçmesini bekledim. Ana hakem hemen yanımıza geldi.
“Bir!”
Valeria hareket etmeye çalıştı ama pozisyonumu bozmadım.
“İki!”
Salonun uğultusu yükseldi, Valeria dirseklerinden destek alarak doğrulmaya çalıştı. Ana hakemin bakışları ikimizin arasında gidip geldi.
“Üç!”
Düdük çaldı ve ayağa kalktım. Göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyordu, Valeria hâlâ yerdeydi. Ana hakem elini kaldırdı. Maç bitmişti ve ben kazanmıştım.
Ama içimdeki öfke hâlâ bitmemişti. Tam arkamı dönecekken Valeria'nın hareket ettiğini gördüm. Ne olduğunu anlayamadan ayağı ayak bileğime geldi. Dengem bir anda bozuldu.
“Ah!” Ayağımın altı kaydı ve bileğimin üzerine düştüm. Başımı kaldırdığımda Valeria hâlâ yerdeydi ama gözlerindeki ifade değişmişti. Sinirim yeniden yükseldi. “Bu iki oldu!” Sesim ringin tamamında yankılandı. Ayağa kalkmaya çalıştığım sırada Valeria yeniden üzerime geldi ve beni itti. Sırtım zemine değdi. Bir anlığına ne olduğunu anlayamadım. Öfkem her şeyin önüne geçti ve Valeria'nın üzerine döndüm.
“Yeter!” Kendimi tutamıyordum. Ellerim istemsizce yumruk oldu. Valeria'yla boğuşurken birkaç kez hamle yaptım, o da karşılık verdi tabii. Yüzüm yana savruldu, nefesim kesilir gibi oldu. Gözlerim doldu ama ağlamadım, ağlamayacaktım, ağlayamazdım.Dişlerimi sıktım ve tekrar ona baktım.
“Beni…” Bir nefes aldım. “Bir daha…” Gözlerimi kıstım ve acıyla inledim. “Böyle durduramayacaksın.” Hakemin sesi üzerimizde patladı.
“KESİN!”
Ama o an hiçbir şey duymuyordum, sadece Valeria'yı görüyordum. Ve içimdeki öfkenin artık sınırına dayandığını hissediyordum. Valeria bir anda “YETER!” diye bağırdı. Ne olduğunu anlamadan üzerime yeniden hamle yaptı. Başımı korumaya çalıştım ama darbenin etkisiyle olduğum yerde sendeledim. Salonun sesi bir anda birbirine karıştı. Hakemler üzerimize geldi.
“KESİN!”
Kollarımı kaldırıp kendimi korumaya çalışırken nefesim düzensizleşti. Birkaç saniye boyunca etrafımdaki kişileri seçmeye çalıştım.
“Valeria! Çekil!” Katia'nın sesi geldi. Birileri Valeria'yı benden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ben ise olduğum yerde kalmıştım.
Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Salon bulanıklaşıyordu. Başımı kaldırmaya çalıştım ama yapamadım. Yalnızca Katia'nın yüzünü seçebildim o an.
“Katerina!”
Gözlerimi tekrar kırpıştırdım. “Buradayım…” Fısıltım kendime bile zor ulaştı. Sonra ringin üzerindeki ışıklar birbirine karışmaya başladı, sesler uzaklaştı. İlk kez ölmekten korktum. Elimi karnıma bastırdım ve acıyla inledim. Nefes almak bile zorlaşmıştı. Dizlerimin üzerindeki gücü kaybedip yavaşça çöktüm. Bir elimle ringin zeminine tutundum ve öksürdüm. Ağzımı elimin tersiyle sildim ve yerde kalan küçük lekeye baktım. Kalbim hızla çarpıyordu. Başımı kaldırmaya çalıştım ama salon yeniden dönmeye başladı.
“Katerina!” Katia'nın sesi bu kez çok daha yakındı. Elimi zemine biraz daha bastırdım.
“Buradayım…” Sesim titriyordu ama hâlâ ayaktaydım. Benim için ayakta olmak, iyi olmak demekti.
Başımın içi dönmeye başladı. Sanki ringin zemini hareket ediyordu. Midem de aynı anda bulanmıştı. Derin bir nefes almaya çalıştım ama baş dönmesi daha da arttı. Artık dizlerimin üzerinde duracak hâlim kalmamıştı. Kendimi yavaşça sırtüstü yere bıraktım. Gözlerimi yavaşça kapattım ve kendime biraz da olsun gelene kadar öyle durdum. Sonra midemin yeniden bulanmasıyla başımı yana çevirdim.
“Katerina, beni duyuyor musun?”
Bir ses duydum, cevap vermek istedim ama kelimeler ağzımdan çıkmadı. Elimi kaldırdım. Parmaklarımı başımın yanında birkaç kez döndürdüm ve başımın döndüğünü anlatmaya çalıştım. Karşımdaki kişi bunu anlayınca hemen sustu. Ben ise gözlerimi tekrar kapattım. Sadece birkaç saniye dinlenmek istiyordum ama kafamın içindeki uğultu bir türlü geçmiyordu.
“Beni… kaldırın.” Sesim o kadar kısıktı ki ilk seferde duyulup duyulmadığından emin olamadım.
“Katerina, emin misin?”
Kaşlarımı çatıp başımı hafifçe salladım. “Evet…”
Katia hemen yanıma çömeldi. “Tamam. Yavaşça.”
Bir diğer takım arkadaşımız da yanıma geldi. Kollarımdan destek alarak beni yavaşça kaldırdılar. Ayağa kalktığım anda başım yeniden döndü. Beni tekrar oturttular. Ringin kenarındaki sandalyeye yerleştiklerinde derin bir nefes verdim. Lacivertli hakem hemen yanıma geldi.
“Dişliklerini çıkaralım.” Dişliklerimi dikkatlice çıkardı ve kenara bıraktı. Ardından elime bir şişe su verdi. “Yavaş iç.” Şişeyi tuttum ve bir yudum aldım. Lacivertli hakem gözlerini üzerimden ayırmıyordu. “Nasıl hissediyorsun?” diye endişeli bir şekilde sordu.
Bir süre düşündüm ve parmağımı yine başımın yanında çevirdim. “Başım… hâlâ dönüyor.”
Hakem başını salladı. “Tamam. O zaman bugünlük yeter.”
Başımı kaldırıp ona baktım. “Üçüncü maç…”
“Hayır.”
Kaşlarımı çattım. “Ben…”
“Hayır, Katerina.” Bu kez sesi daha ciddiydi. Ben de sustum ve eimdeki su şişesine baktım. İçimde hâlâ devam etmek isteyen bir taraf vardı ama vücudumun bana verdiği cevap çok daha açıktı. Bugünlük ring bitmişti.
Lacivertli hakem bir süre yüzüme baktıktan sonra kaşlarını çattı. “Bir dakika. Ağzını aç.” Ne istediğini anlayıp ağzımı açtım. Dikkatlice inceledi. “Kan var.” Başımı hafifçe yana çevirdim. “Tükür.” diye yanıma işaret etti.
Elimi ağzımın önüne götürüp ringin kenarındaki zemine doğru tükürdüm. Bilerekten de Valeria'nın bulunduğu tarafa tükürmüştüm. İçimdeki öfke biraz da olsun azalmıstı. Hakem bunu fark etmiş olacak ki derin bir nefes verdi.
“Katia. Vücudunu kontrol et. Bir yara, şişlik ya da ağrıyan bir yer fark edersen hemen bana bildir.”
Katia başını salladı. “Tamam.”
“Sen de bir şey hissedersen saklama.” dedi lacivertli hakem. Başımı hafifçe salladım.
“Tamam…”
Katia yanıma çömeldi ve “İyi misin?” diye fısıldadı.
Dudaklarımı araladım. “Teşekkür…” Sesim acıyla yarıda kaldı. Gözlerimi kapattım ve devam ettim. “Teşekkür ederim.”
Katia'nın yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. “Ne demek.” dedi ve koluma girdi. “Yavaş.”
Başımı salladım. Ringden çıkıp koridora doğru ilerledik. Attığım her adımda başım yeniden dönüyordu. Sanki her an bayılabilirdim.
Odaya ulaştığımızda Katia kapıyı açtı ve içeri girmeme yardım etti. “Şuraya otur.” Koltuğa oturdum ve Katia karşıma geçti.
“Üzerindekileri çıkarabilir misin?”
“Sanırım.” Yavaşça üzerimdeki antrenman kıyafetlerini çıkardım. Katia da daha rahat hareket edebilmem için yardımcı oldu.
“Tamam. Şimdi seni kontrol edeceğim.”
Başımı salladım. Önce ayak bileğime baktı. “Burası biraz morarmış.”
“Fark ettim.” diye acıyla mırıldandım. “O orospu yaptı.” diye de ekledim. Katia sonradan da boynuma baktı. Elimi boynuma götürdüm. “Acıyor biraz.”
Katia başını sallayıp not eder gibi aklında tuttu. Son olarak karnıma baktı. Elini bastırmadan, sadece dikkatlice kontrol etti. “Burada da rahatsızlık var mı?”
“Biraz.”
Katia hemen geri çekildi. “Tamam. Daha fazla dokunmuyorum.”
“Üçüncü maçı unutabiliriz galiba.” diye derin bir nefes aldım. Katia bana baktı.
“Onu çoktan unuttuk.”
Gözlerimi devirdim. “Ben unutmadım.”
“Biliyorum.” Katia havluyu alıp omuzlarıma bıraktı. “Şimdi dinleneceksin.”
Başımı koltuğun arkasına yasladım. “Emredersiniz.” diye de mırıldandım. Katia gülümsedi.
“İşte böyle.”
Dudaklarımı büzüp dişlerimin arasından Rusça mırıldandım. “Эта сучка сегодня просто рвётся в драку.” (Şu orospu bugün çok kaşınıyor.)
Katia bir anda kahkahayı bastı. “Senin hâlâ kavga edecek hâlin olduğuna inanamıyorum.”
Gözlerimi ona çevirdim. “Ben gayet iyiyim.”
“Az önce başın dönüyordu.”
“Geçti.” dedim başımı sağa sola çevirerek.
“Boğazın acıyor.”
Elimi boğazıma getirdim ve hafifçe okşadım. “Geçer.”
“Ayağın morarmış.”
“Ayağımın suçu yok.”
Katia yeniden güldü. “Sen gerçekten delisin.”
Omuz silktim. “Bunu yeni mi fark ettin?”
Katia başını iki yana sallayarak gülmeye devam etti. Sonra dolaptan temiz kıyafetlerimi çıkarıp yatağın üzerine bıraktı. “Tamam, deli kız. Şimdi üstünü değiştir.”
“Emredersiniz.”
Katia kapıya doğru ilerlerken arkasını dönüp bana baktı. “Ve sakın Valeria'nın yanına gitme.”
Kaşımı kaldırdım. “Gitmeyeceğim.”
“Ciddi söylüyorum.”
“Ben de.”
Katia birkaç saniye daha yüzüme baktıktan sonunda başını sallayıp kapıyı kapattı. Ben ise yatağın üzerindeki kıyafetlere bakıp derin bir nefes aldım. Bugün gerçekten fazlasıyla uzun geçmişti. Yatağın üzerindeki temiz tişörtü aldım ve başımı içinden geçirip üzerime giydim. Kısa şortumla kaldım.
Ayağımı yere bastığım anda bileğimdeki hafif sızıyı hissettim ama belli etmedim. Aynanın karşısına geçtim. Dağılmış saçlarım, yorgun yüzüm ve üzerimden çıkmayan o sinirli ifade hala duruyordu. Kaşlarımı çattım.
“Harika görünüyorsun, Katerina.”
Aynadaki yansımam sanki bana katılmıyordu. Bir elimle saçlarımı düzelttikten sonra boynuma baktım. Kızarıklık hâlâ belli oluyordu. Bugün üçüncü maça çıkamayacaktım ama bu, Valeria'nın kazandığı anlamına gelmiyordu. Aynadaki kendime son kez baktım. “Bu daha bitmedi.” dedim ve sendeleyerek koltuğa doğru yürürken nazik eklememi de yaptım. “Сука.” (Orospu.)
Kendimi koltuğa bıraktım. Sırtımı yumuşak mindere yaslayıp bacaklarımı uzattım. Başımı geriye doğru bıraktığımda tavandaki ışık gözlerimi aldı. Birkaç saniye gözlerimi kapalı tuttum ve sessiz kaldım. Sessizlik ile aklıma yeniden Valeria geldi. Gözlerimi açtım ve nazikçe mırıldandım.
“Piç.”
Kaşlarımı çattım ve yutkundum. “Gerizekâlı.”
Bir süre daha tavana baktım. Sonra burnumdan kısa bir nefes verip başımı yana çevirdim. “Mal.” Kendi kendime söylenirken sesim giderek daha da ciddileşiyordu. “Dengesiz.” Elimi havaya kaldırıp parmaklarımı sıkıca yumruk yaptım. “Manyak.” Elimi tekrar koltuğun üzerine bıraktım. Sonra kaşlarımı çatıp ekledim.
“Bir de utanmadan bana gülüyor.”
Valeria'nın maç sırasında attığı o sinir bozucu gülümseme gözümün önüne gelince dudaklarımı birbirine bastırdım. “Ne gülüyorsun, mal?”
Kendi kendime konuştuğumu fark edince başımı koltuğun arkasına yasladım. “Ben seninle neden konuşuyorum ki?” Kıkırdadım ve elimi karnıma koydum. “İyi ki karşımda değilsin.” Bacağımı diğerinin üzerine attım ve gözlerimi kapattım. “Yoksa yine kavga ederdik.”
Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. “Gerçi ben kazanırdım.” Kendi kendime başımı salladım ve “Kesin.” diye saçlarımı ensemden kaldırdım.
Parmaklarım uzun, düz saçlarımın arasından geçerken birkaç tutam yüzümün iki yanına düştü. Belimin çok daha aşağısına kadar uzanan saçlarım, bütün gün boyunca sıkıca toplu kaldığı için şimdi serbest bırakıldığında omuzlarımdan aşağı ağır bir perde gibi dökülüyordu.
Bir süre öylece baktıktan sonra ayağa kalktım. Aynanın karşısına geçip saçlarımı iki elimle geriye doğru taradım. Hâlâ biraz dağınıktı ama hacmini kaybetmemişti. “Böyle olmaz.”
Saç tokamı elime aldım. Saçlarımı ensemin biraz üzerinden sıkıca topladım. Uzun saçlarım tek bir kuyruk hâlinde sırtımdan aşağı indi. Başımı sağa sola çevirdim. Tam istediğim gibi. Kuyruğun ucunu elimle tuttum ve birkaç saniye düşündüm. Sonra saçımı üç parçaya ayırdım ve örmeye başladım.
Örgü ilerledikçe saçlarım daha da düzenli bir hâle geldi. Sonuna geldiğimde küçük bir tokayla sabitledim. Aynadaki yansımama baktığımda sanki az önceki yorgun kız gitmiş de, yerine daha toparlanmış biri gelmişti. Çenem hafifçe yukarı kalktı.
“İşte şimdi.” Örgümü omzumun üzerinden öne aldım. Uzundu. Belime kadar uzanan saçlarımın tamamı örgünün içinde toplanmıştı. Dudaklarımın kenarı kıvrıldı. “Boksör gibi.” Sevincim kursağımda kaldı ve yüzüm düştü. “Ayağım da morarmış.”
Aynadaki kendime baktım ve gülümsemeye çalıştım. “Detay.” diye kendimi avuttum, omuz silktim. Sonra koltuğa geri dönüp kendimi üzerine bıraktım. Parmaklarımın etrafındaki bantlar hâlâ elimin üzerindeydi. Sağ elimle sol elimin üzerindeki bandajı yavaşça çözmeye başladım. Sonunda bant gevşeyip elimden ayrıldı. Parmak eklemlerimin yanında eski yarıklardan biri yeniden açılmıştı ve kanıyordu. Kaşımı kaldırdım.
“Ciddi misin?”
Elimi havaya kaldırıp birkaç saniye inceledikten sonra umursamazca elime doğru tükürüp kısa bir kıkırdama bıraktım. “Большой.” (Harika.)
Sağ elimle kalan bantları da çıkardım. Sol elimin sızısını görmezden gelerek ayağa kalktım. Koltuğun üzerinde duran çantamı açtım. Bu kez yalnızca sağ elimi kullanarak eşyalarımı toplamaya başladım. Eldivenler, havlu, yedek tişört… Hepsini tek tek çantaya yerleştirdim. Sol elim sızladığında yüzümü buruşturdum.
“Tamam, tamam.” Elimi kısa süreliğine havaya kaldırdım. “Sen de bugünlük sus.”
Çantanın fermuarını sağ elimle kapattım ve omzuma taktım. Son kez odaya baktıktan sonra kapıyı açıp koridora çıktım. Katia'yı salonun kenarında bulduğumda yanına doğru yürüdüm. Beni görünce kaşlarını kaldırdı.
“Nereye?”
Çantanın askısını omzumda düzelttim. “Eve gidiyorum.”
“Tek başına mı?”
“Evet.”
Bakışları kısa bir an sol elime kaydı. Kanayan elimi hemen arkama salladım. “Merak etme.”
Katia iç çekti ve kıkırdarken sinirle mırıldandı. “Ваши слова ‘не волнуйтесь’ только усиливают мое беспокойство.” (Senin ‘merak etme’ demen beni daha çok endişelendiriyor.)
Kıkırdadım. “Alış artık.” Katia'nın yanına bir adım daha yaklaştım. Elimi kaldırıp saçlarını hafifçe okşadım. “Görüşürüz.”
Katia şaşkınlıkla bana baktı. “Sen gerçekten…” derken cümlesini tamamlamasına izin vermeden gülümsedim.
“Ben de seni seviyorum.” Arkamı dönüp yürümeye başladım. Birkaç adım sonra kendi kendime kahkaha attım. “Я не понимаю, почему люди так волнуются.” (İnsanlar niye bu kadar endişeleniyor anlamıyorum.) Başımı iki yana sallayıp yine güldüm. “Я не умер!” (Ben ölmedim ki!) Kahkaham koridorda yankılanırken kapıya doğru ilerledim.
Dışarı çıktığımda yüzüme serin bir hava çarptı. Bir süre olduğum yerde durduktan sonra çantamın askısını düzelttim ve sol elime baktım. Yaranın hala sulu olduğunu fark edince kaşlarımı çattım. “Sen hâlâ orada mısın?” Elimi hafifçe salladım. Ardından umursamazca tükürdüm. “Geçer.”
Başparmağımla elimi nazikçe ovuşturdum. Sızı yüzünden dudaklarımı birbirine bastırdım ve alt dudağımı kısa bir an ısırdım. “Bugün herkes fazla hassas.” Kıkırdadım. “Bir tek ben normalim.”
Hiçbir şey olmamış gibi eve doğru yürümeye başladım. Evde yalnızdım. Oldukça, fenasal bir şekilde.
Aslında bundan şikâyetçi değildim. Aksine, sessizlik hoşuma gidiyordu.
Kimse “Nasılsın?” diye sormayacaktı. Kimse sol elime bakıp “O da ne?” demeyecekti. Kimse üçüncü maça neden çıkmadığımı sorgulamayacaktı. Kimse yoktu. Sadece ben ve beni hayatta tuttuğuna inandığım çantam vardı.
Bir süre yürüdükten sonra çantamın fermuarını açtım ve Redbull kutusunu çıkarıp açtım. İştahla bir yudum aldım ve yürümeye devam ettim. Başımı hafifçe kaldırıp gökyüzüne baktım. “Bu beni öldürüyor.” Umursamazca Bir yudum daha aldım ve omuz silktim. “Ama umurumda değil.”
Yürümeye devam ederken sol elimden gelen hafif sızıyla kaşlarımı çattım. Elimi önüme kaldırdım ve gözlerimi kıstım. Önce anlamadım. Sonra ise yere düşen küçük damlayı fark ettim. “Ha.” Elimi çevirip kan izini inceledim. “Sen hâlâ kanıyorsun.”
Sol elimin ucundan bir damla daha aşağı süzüldü. Başımı yana eğdim. “Bunu eve gidince hallederim.”
Elimi tekrar indirdim. Kutudan bir yudum daha aldım ve hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ettim. Çünkü bugün yeterince sorun yaşamıştım. Bir de kendi elimle uğraşacak değildim.
Kutuyu son kez dudaklarıma götürüp kalanını içtim. Hüzünle boş kutuya bakarken dudaklarımda kalan tadı yaladım ve avucumda sıkıştırıp ezdim. En azından çöplerimi yere atmıyordum.
Yolun kenarındaki çöp kutusunu görünce birkaç adım ilerleyip kutuyu içine attım. Başımı hafifçe salladım ve “Medeni insan.” diye mırıldandım ve kendi kendime kıkırdadım. Sonra şortumun cebine elimi attım.
Parmaklarım sigara paketine değince paketi çıkarıp bir süre elimde çevirdim. Sonunda pes ettim ve birini çıkardım. Yakıp dumanı havaya üfledim.
“Enerji içeceği içtim.” Sigaradan bir nefes daha alıp başımı iki yana salladım. “Üstüne bir de sigara.” Kendi hâlime güldüm. “Двойная комбинация. Смертельно опасна.” (İkili kombo. Ölümcül.) Kahkaham sokağın sessizliğinde yankılandı. “En sevdiğim.”
Yürümeye devam ettim. O sırada karşı kaldırımdan geçen birkaç kişi dönüp bana baktı. Bakışlarını fark edince duraksadım ve kaşımı kaldırdım. Sonra başımı hafifçe yana eğip göz kırptım. “Ne bakıyorsun?” Cevap beklemeden önüme döndüm. Sigaram parmaklarımın arasında dururken çantam omzumda sallanıyordu.
Sol elim yine sızlayınca bir küfür savurdum ve bakmadan ilerlemeye devam ettim. “Şimdilik seni görmezden geleceğim.” Adımlarımı hızlandırdım ve sigaradan bir nefes daha aldım. “Yarın da bakarız.” Nefesi bir süre içimde tuttuktan sonra havaya bıraktım ve kahkaha attım.
“Muhteşem.” Birkaç adım sonra kendi kendime yine kıkırdadım. “Benim hayatım neden böyle?” Sonra elimi cebime attım ve sigarayı döndürüp kendime cevap verdim. “Потому что я идиот!” (Çünkü aptalım!) Kıkırdamaya başladım.
Cidden de kafayı buluyordum. Bir gram alkol almamama rağmen bu kadar gevşek biriydim işte. Yalnız kaldıktan sonra bu kadar rahatlamıştım. En azından üzerimde bir baskı yoktu.
Sürekli “Yemeğini ye.” deyip tabağı önüme iten annem yoktu. “Elini göster.” deyip peşimden gelen kimse yoktu. “O yarayı öyle bırakırsan kötü olur.” diye söylenen biri yoktu. “Enerji içeceği içme.” diye içeceği elimden alan bir babam yoktu.
Kimse ne yaptığımı sormuyordu. Kimse nereye gittiğimi, ne zaman döneceğimi, neden elimde yara olduğunu merak etmiyordu. Kimse hayatımın başına dikilip bana ne yapmam gerektiğini anlatmıyordu. İlk kez kendi hayatımın patronu bendim. Bunun berbat bir fikir olduğunu biliyordum ama umurumda değildi. Başımı geriye atıp yeniden güldüm.
“Hayatımın patronu ben isem, maaşım nerede?” Fakat birkaç adım sonra ayağımdaki sızı yeniden kendini hatırlattı ve yüzümü buruşturdum. “Tamam, patronun biraz dinlenmesi lazım.”
Yolun kenarındaki duvara doğru ilerleyip sırtımı yasladım. Çantamı omzumdan indirip yan tarafıma bıraktım. Başımı duvara yaslayarak gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım. Serin hava yüzüme vuruyordu. Sigaramı ağzıma götürdüğüm sırada yakınımdan küçük bir ses geldi.
“Anne…”
Gözlerimi açtım. Yan tarafta annesinin eline sarılmış küçük bir kız çocuğu duruyordu. Masumca bana bakıyordu.
“Anne, ablaya ne olmuş?”
Kaşlarımı kaldırdım ve kendime baktım. Bir elimde sigara hala tüterken, diğerinden aşağı şıpır şıpır kan akıyordu. Yürüyen bir zombi gibiydim.
“Ablaya mı?”
Küçük kız başını salladı, annesi ise hafifçe gülümsedi. “Bir şeyi yok. Hadi.”
Kız bana bir kez daha baktı. Ben de ona küçük bir gülümseme verdim. “İyiyim.”
Kız annesine sarılırken gözlerini benden ayırmadı. Elimdeki sigaraya baktım ve son kez içip söndürdüm. Başımı duvara yaslayıp derin bir nefes verdim. “Bak sen…” Küçük kızın hâlâ bana baktığını fark edince hafifçe kıkırdadım. “Ablanın başına bugün biraz fazla şey gelmiş.”
Küçük kız dudaklarını büzdü ve annesinin elini bıraktı. “Anne…” Annesi şaşkınlıkla ona baktı.
“Ne oldu?”
Küçük kız cevap vermeden bana doğru birkaç küçük adım attı. Kaşlarımı kaldırdım ve mırıldandım. “Bana mı geliyorsun?”
Başını salladı. Hemen elimdeki kanı fark edip sol elimi arkamda sakladım. “Aaa… Yok bir şey.” Küçük kız karşıma geldiğinde başını kaldırıp yüzüme baktı.
“Canın acıyor mu?”
Dudaklarımı birbirine bastırıp gülümsedim. “Biraz.” Küçük kız kaşlarını çattı.
“Üzüldün mü?”
“Yok.” Başımı iki yana salladım. “Ben kolay kolay üzülmem.”
Küçük kız birkaç saniye beni inceledikten sonra arkamda sakladığım elime baktı. “Elin de acıyor.” Gözlerimi büyüttüm.
“Sen çok dikkatliymişsin.”
Küçük kız kıkırdadı. “Annem de dikkatli.”
Arkadan annesinin gülüşünü duydum. “Evet, o biraz fazla dikkatli.”
Küçük kız tekrar bana baktı. “Senin adın ne?” diye dudağını büzdü.
“Katerina.” İsmimi söyleyince küçük kızın gözleri açıldı.
“Benim adım da Ilya.”
Gülümsedim. “Tanıştığımıza memnun oldum.”
Küçük kız elini uzattı. Elimi dikkatlice uzatıp onun elini tuttum. “Ben de.” diye tatlı bir sesle mırıldandı.
Küçük kız gülümseyince ben de istemsizce gülümsedim. Az önceki bütün öfkem sanki birkaç başka bir yere çekilmişti. Küçük kız elimi bırakmadan başını yana eğdi. “Sen neden böyle giyiniyorsun?”
Şortuma, tişörtüme ve örgü hâlindeki uzun saçlarıma baktım. “Çünkü ben dövüşüyorum.” dedim sevecen bir sesle. Gözleri kocaman açıldı.
“Kavga mı ediyorsun?”
Kıkırdadım. “Biraz.”
Küçük kız hayranlıkla bana baktı. “Sen güçlü müsün?” diye gülümsedi. Benim de dudaklarımın kenarı kıvrıldı.
“Çok.” Arkamda sakladığım elime baktım ve güldüm. “Genellikle.”
Ilya daha ne olduğunu anlamama izin vermeden küçük kollarını belime doladı. Gözlerimi kırpıştırdım. “Aa…”
Sonra yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Küçük kolların sıcaklığını hissederken sağ elimi dikkatlice sırtına koydum. “Sen ne yapıyorsun böyle?”
Ilya cevap vermedi. Birkaç saniye daha bana sarıldıktan sonra geri çekildi. Küçük başını kaldırıp yüzüme baktı. “Saçların çok güzel.”
Elimi örgümün üzerine götürdüm ve hafifçe gülümsedim. “Gerçekten mi?”
Ilya başını hızlıca salladı. “Çok uzun.”
Örgümü omzumun üzerinden öne aldım. “Beğendin mi?”
“Evet.”
Küçük kızın gülümsemesine bakarken benim de yüzüm yumuşadı. “O zaman teşekkür ederim, küçük hanım.”
Ilya kıkırdayınca ben de ona bakıp hafifçe güldüm. Az önce sokakta tek başıma yürürken dünyaya meydan okuyan hâlimden eser kalmamıştı. Dört yaşındaki bir kız çocuğu bütün sinirimi birkaç saniyede alıp götürmüştü.
Bir süre daha Ilya'yla konuşup güldük. Sonunda annesi hafifçe gülümsedi ve Ilya’ya baktı. “Hadi Ilya, artık gitmemiz gerekiyor.”
“Bay bay, Katerina abla.”
Elimi kaldırıp ona küçük bir el salladım. “Bay bay, küçük hanım.”
Ilya annesinin elini tuttu ama birkaç adım sonra tekrar dönüp bana baktı. Ben de gülümseyerek ona bir kez daha el salladım. Sonra anne kız uzaklaşırken bir süre arkalarından baktım. Yüzümdeki gülümseme kendiliğinden arttı. “Tatlı şey.”
Başımı iki yana sallayıp çantamın omzuma aldım ve evime doğru yürümeye devam ettim. Bir süre sonra apartmanın önüne ulaştım. Çantamın içinden anahtarlarımı çıkardım ve anahtarı kilide yerleştirip çevirdim. İçeri adımımı attığım sırada sol elimdeki sızı yeniden kendini hatırlattı.
“Ah, siktir.” Kaşlarımı çatıp elime baktım. “Sen de tam zamanında hatırlattın kendini.”
Kapıyı arkamdan kapattım ve çantamı girişteki koltuğun üzerine bıraktım. Sonra doğruca banyoya yöneldim. Halıda küçük kırmızı izler oluşmuştu. Olduğum yerde durdum ve halıya baktım. Sol elimi kaldırdım ve kıkırdadım “...Harika.”
Elimi biraz daha yukarı kaldırdıktan sonra halıya tekrar baktım. “Annem bunu görseydi beni öldürürdü.” Kısa bir kahkaha attım. “Annen yok ki, beyinsiz Katerina.” Başımı iki yana sallayıp banyoya doğru yürümeye devam ettim.
Banyoya girer girmez musluğu açtım ve sol elimi soğuk suyun altına tuttum. İlk temasla birlikte yüzümü buruşturdum. “Of…”
Suyun parmaklarımın arasından akıp gitmesini izlemeye başladım. İyice temizlendiğinden emin olduktan sonra musluğu kapatıp temiz bir havlu aldım. Elimi nazikçe kuruladım. Dolaptan küçük bir bandaj çıkarıp elime sardım. Fazla düşünmeden üzerimi de değiştirdim. Temiz kıyafetlerimi giydikten sonra banyoya geri döndüm.
Şimdilik yaptığım sargıya baktım ve yere eğildim. Dolabın altını açıp batikon ve bir miktar sargı bezi çıkardım. “Tamam, Katerina. Şimdi ciddi insan oluyorsun.”
Kendi kendime söylendiğimi fark edip kıkırdadım. Önce elimi yeniden suyla temizledim, sonra temiz havluyla dikkatlice kurulayıp batikon sürdüm. Batikon elimi sızlatınca inledim. “Yakıyor.”
Bir süre bekledikten sonra sargı bezini elimin çevresine dolamaya başladım. Kalınlığını kontrol edip sonunda sıkıca sabitledim ve elimi kaldırıp inceledim. Bu kez daha düzgün görünüyordu. Parmaklarımı hafifçe hareket ettirdim ve mırıldandım. “İşte.” Aynadaki yansımama baktım. “Şimdi daha az zombi.”
Kendi hâlime gülüp banyodan çıktım. Çantamı girişte bıraktığım yerden aldım ve odama götürdüm. Bugünün bütün saçmalıklarından sonra nihayet eve gelmiştim. Koltuğa oturdum. Başımı geriye yaslayıp tavana bakmaya başladım. Bu sessizlik hoşuma gidiyordu.
Çantamı ayaklarımın yanına bıraktım. Sonra cebimdeki sigara paketini çıkarıp içinden bir tanesini yaktım. Dumanı yüzümden uzağa doğru üfledim.
“Bugün gerçekten berbattı.” Sırtımı koltuğa biraz daha yasladım ve gözlerimi kapattım. Aklıma elim gelince homurdadım. “En azından seni hallettik.” Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Sigaradan bir nefes daha aldım ve üzerime üfledim.
“Блин…” (Kahretsin...) Bakışlarımı yavaşça ayağıma indirdim ve biraz oynattım. Kaşlarımı çatıp “Bir şey olmaz.” dedim, omuz silktim. “Biraz morarmış sadece.”
Sanki çok önemli bir şey değilmiş gibi bakışlarımı tekrar sigarama çevirdim. Dudaklarımın arasındaki dumanı havaya bıraktım ve koltuğun kenarından destek alarak ayağa kalktım. Bileğim sızlayınca yüzümü buruşturdum.
“Tamam, belki biraz bir şey olur.”
Kendi kendime kıkırdayıp mutfağa doğru yürüdüm. Her adımda bileğimdeki hafif sızıyı hissediyordum ama üzerinde durmadım. Mutfağa girdiğimde buzdolabının kapağını açtım. İçerideki meyvelere göz gezdirdim ve elmalardan birini aldım. Buzdolabının kapağını kapatıp elmayı elimde çevirdim.
“En azından sağlıklı bir şey.” Bir ısırık aldım ve uzun uzun çiğnedim. Çiğnedikten sonra ise sigaramdan bir nefes daha aldım ve dumanı diğer tarafa üfledim.
“Bugünlük bu kadar macera yeter.” Bir ısırık daha aldıktan sonra ayağımı yere bastığımda yüzüm yine buruştu. “Tamam…” Ayağımı çevirdim ve kendi kendime mırıldandım.
“Belki yarın doktora giderim.” Sigaramdan bir nefes daha çektim ve gülerken dumanı üfledim. “Belki.” Kıkırdayıp elmayı yemeye devam ettim.