Onun sesi eşsizdi. Bir ortamda konuşmaya başladı mı, kafanızı çevirip sadece onu izlerdiniz. Düzgün bir diksiyonu vardı. Bazen kelimeleri öyle birbirine bütünleştirirdi ki, derin bir sessizlikle onu izlerdim. Sadece onu… Kahverengi gözlerini, burnunu, hafif dolgun dudaklarını, küçük gamzeli çenesini ve güldü mü gözlerinin yanında oluşan ufak kırışıklıkları hiç sıkılmadan izlerdim. Hiç susmasın, derdim içimden. Hep ağzında gevelesin dursun bizi…
Kendisini hiç beğenmezdi. Asla diğer erkekler gibi olmamıştı. Bazen kızardım. Onu gözümde kusursuz yapan şeyleri söylerdim. Onun kusurlarına bile âşık olabilecek birilerinin olduğunu hissettirmek isterdim. Oysa o daha çok boşluğa dalıp giderdi. Ona anlatırdı kendisini, bir oradan gizlemezdi hüznünü. Hep merak etmişimdir, o koca boşlukta kaybolmadan nasıl geri gelir diye… Fakat defalarca kez sorsam da, umursamaz adamın beni cevaplamadığı tek yer burası olmuştu.
Babası ölmüştü. İlk başta duyduğuma inanamadım, kabullenmek istemedim. Çünkü bu Dünya’da umursamaz adamın tutunduğu son sevgisi babasına aitti. Hissettim. Bir daha toparlanamayacak kadar parçalara ayrıldığını hissedebilmiştim. Bu yüzden, çok geçmeden evine doğru koşarken bulmuştum kendimi. Evinde yoktu. Bu sefer hastaneye gittim söylentiler eşliğinde. Orada da görememiştim. Ta ki hastanenin avlusunda çöktüğüm bankın karşı tarafına o da çökene kadar…
Aylar sonra onu bu kadar kötü görmek sarsmıştı beni. Sarılmak istedim. Gözyaşlarını kendi elimle silmek ve avuçlarına, “Buradayım,” diye fısıldamak istedim. Kalkıp yürümesindense, tam karşıma geçip bana bağırmasını istedim. Gitmesindense, öfkelenmesini istedim. Ama bomboştu. Kabullenmişti. O daha çok, bizi kabullenmiş gibiydi. Oysa ne çok bekledim karşı kaldırımdaki bana seslenmesini. Hatta kalbimi kırmak için küfür bile etmesini… Yine de yapmadı. Beni de umursamaz olmuştu. İşte buna dayanabilir miydim bilmiyorum, her göz göze geldiğimizde dağılmaktan başka…
“Bir şeyler yemelisin, Mısra. Yine tabağını kurcaladığını görüyorum!”
Gözlerimi kaldırıp anneme baktım. O ise öfkeyle beni izliyordu. Üzerimdeki Ogün Enes sersemliğini atmak güç olmuştu. Çenemin altına yasladığım elimi çekip anneme el hareketlerimle, “Doydum,” dedim.
“İlaç içeceksin, bahane kabul etmiyorum.”
“Ama canım bir şey yemek istemiyor…”
“Mısra!”
Omuzlarımı çökertirken anneme belli belirsiz kafamı sallamış ve dakikalardır yemeğimi kurcaladığım tabağımın içinde bulunan çatalımı elime alıp kendimi onları yemek için zorlamıştım. Düşüncelerimde böylesine birbirine girmiş bir yıkıntı hissi varken sanki hiçbir şey olmamış gibi davranamıyordum. Sadece Ogün’le konuşmak istiyordum. Onun yanında olmak… Yalnız olmadığını hissettirmek istiyordum.
Tabağımdakileri tam olarak bitirememiş olsam da annem benim bu hâlime artık alıştığı için bir şey dememişti. O da farkındaydı, ben artık eskisi kadar ona uyum sağlayamıyordum. Belki de Ogün doğru söylemişti, ben çok değişmiştim. Kendime bile yabancı olacak kadar… Masayı topladıktan sonra anneme odamda olacağımı söyleyen bir şekilde işaret vermiştim. Annem kafasını salladı. Ben de odama doğru ilerlemeye başladım. Evimiz küçüktü. Yani hol olmadığı için tüm merkez salonda bulunmaktaydı. Anlayacağınız, biz odalarımıza salona uğramadan geçiş yapamıyorduk.
Odama girdiğimde kapıyı ardıma kapatmıştım. Bilgisayarım olmasa da Tekin Amcam’ın kitaplık gibi kullanmam için getirdiği bir bilgisayar masam vardı. Karşısındaki sandalyeye oturdum ve masanın üzerindeki telefonu elime alarak Ogün’e mesaj attım.
MISRA: Ogün Enes…
Bir süre Ogün’den mesaj beklesem de geri dönüş yapmamıştı. Zamanla kaşlarım kuşkularımı belli eder gibi çatıldı. Daha fazla böyle durup onun bana cevap atmasını beklemeye devam edersem, kendi kendimi yiyip bitireceğimi bildiğim için Zehra’nın bana yazdıklarına dönme kararı almıştım.
ZEHRA: Dediklerim doğru muymuş Mısra?
MISRA: Özür dilerim.
MISRA: Bir an inanamadım işte, Zehra…
ZEHRA: Sen nasılsın peki?
MISRA: Hangi açıdan?
ZEHRA: Onu gördüğünden beri…
MISRA: Eğer konuşabilseydim, bil ki şimdi onun o hâline dilim tutulmuştu.
ZEHRA: Biliyorum.
ZEHRA: Cenazede sarhoştu.
ZEHRA: Doğrusu onu ilk defa ağlarken görmek garip hissettirdi…
Tutmakta zorlandığım gözyaşlarım cildimde süzülürken, bir yandan da yüzümü temizlemeye çalışıyordum. Zehra, bana Ogün’ün babasını kaybettiğini söylediğinde ilk başta kabullenemedim. Onunla kavga ettim. Yaren beni sakinleştirmeye çalışırken, Zehra’yı kırdığımı fark etmemiştim bile. Bugün ise Behzat Amca’nın cenazesi düzenlenmişti. Ve Ogün, benimle konuştuktan sonra o cenazeye sarhoş katılmıştı. Ağlamış… Belki de o an bir omuz aradı. Sığınmak ve gözyaşlarını gizlemek istediği bir omuz aramıştı. Fakat beni bulamamıştı. Umursamaz adam, artık yaralarını bile saklayamayacak kadar çok kan kaybetmişti…
OGÜN: Söyle, bacaksız…
Bu mesajı görür görmez Zehra’ya bir şey yazmak yerine hızla onun mesaj panosuna girmiştim.
MISRA: Ne yapıyorsun?
OGÜN: Oturuyorum.
MISRA: Nerede?
OGÜN: Bir kaldırımda.
MISRA: Neden peki?
OGÜN: Çünkü buranın manzarası daha güzel…
MISRA: Yalnız mısın Ogün?
OGÜN: Cenazeye katılmadın.
MISRA: Evet, gelemedim.
OGÜN: Gelirsin diye düşünmüştüm.
Ve bu cevabından sonra gözlerimin önündeki görünmez cam bir anda tuzla buz oldu. Kırıklar içime battı. Ben de onun içinde battım. Derin sularında boğuldum. Koca okyanusun maviliğine gömülmüştüm. Tüm masumluğunu yitirdi o mavi. Ardından gece oldu…
MISRA: Özür dilerim, kulaksız…
OGÜN: Bacaksız…
MISRA: Efendim?
Gecenin üzerine yağmur yağdı. Birkaç yıldız kayıp düştü. Düştüğü yerde de hayatına son verdi. Ne bir dilek kabul oldu, ne de Ay çocuklarını kaybettiğine üzüldü. Her şey değişmişti. Her şey sevilemeyecek kadar yitirilmişti.
OGÜN: İyi geceler.
İnsanlar karanlık sokaktaki gölgelerine saklandı. O kadar karanlıktı ki, ölen yıldızları görmedi kimse. Oysa Ogün bana hepsini göstermişti. Her şeyi… Değişmeden birkaç yıl öncesinde. Avuçlarıma fısıldaya fısıldaya anlattı Dünya’yı. Onunla gezmediğim gezegen, dokunmadığım gökyüzü kalmamıştı. Nefes bile almadan sevmeyi öğretmişti bana. Şimdi de sadece 12 gecemiz kalmıştı. 12 gecede milyonlarca gezegeni fethedebilir, hatta kendimize yeni bir yuva yapabilirdik. İnsanlardan uzak bir yerde, sadece ikimizin bulunduğu, yapayalnız bir gezegenin ilk yaşam belirtileri olabilirdik. Yeter ki o fısıldaya fısıldaya eşsiz sesiyle avuçlarıma anlatsın kendisini.
Hayır, o bir şarkıcı değildi. O, karakterlere eşsiz sesiyle dublaj yapardı. Onları dilimizde tekrardan yaşatırdı.
Şimdi ise, ölü toprakların serilmiş olduğu dilimde, hayat bulmasını istediğim tek cümleydi; seni seviyorum.

