Ruhumun ince izlerinde yolculuk eden adam, şimdi karşımda kendi parçalarına gömülmeyi bekliyor gibiydi. Öyle ki, âdeta gri gökyüzünün omuzlarına çöken sislerinde kaybetmişti kendisini. Hiç kimse onun sınırını aşamazdı, biliyorum. Çünkü onu tanıyorum. Yeryüzünde, incelmiş bütün kader paragraflarının arasında, adım attığımız her ölü toprağın avuçlarımızdaki fısıltıyla canlanması gibi, onun kırgın gülüşlerine kaçıncı benliğini kurban verdiğini bilmediğim o güzel ruhlu adam; şimdi nasıl olur da onun kendi ölümünü sessiz sessiz izlerdim… Belki bu yüzden kalkamadım o oturduğum yerden. Belki de ben ilk defa, böylesine, tam karşısına geçip konuşmak istemiştim. Bağırmak. Ve biraz da, onun gibi ağlamak…
Hafif uzun ve dalgalı olan kahverengi saçları gözlerinde tanık olduğum ifade gibi darmadağındı. Alnına ve hatta gözlerine doğru dökülen saçlarını umursamadan, bir omzundan düşmüş olan ceketinin cebinden sigara paketini çıkardı. Onun içinden bir dal, ardından bir çakmak… Yaktı izmaritini. Boşalan sigara kutusunu, uzaklarda bir yere dokunan kızarmış gözleriyle avcunda can vermesini ister gibi sıktı. Sıktıkça sıktı. Burnunu çekti. Kaşlarını çattı. Ve en son da, vermiş olduğu tüm savaşlarda pes ettiğini kanıtlar gibi yorgunca gözlerini yumdu.
Elimi kaldırıp gözyaşlarımı sildim. Toparlanmam gerekiyordu. Ne olursa olsun, Ogün Enes ağlamama katlanamazdı. Böyle bir günde onu daha da üzecek şeyler yapmamalıydım. Kötüydü. Kimsesi yoktu. Yine yalnızdı. Yine uzaktı. Yine kopmuştu her şeyden… Ne de olsa, herkes onu umursamaz adam olarak bilirdi. Kendisini öyle tanıtmayı severdi. İlk zamanlar ben de onu öyle bilirdim, ta ki benden yaralarını sarmamı istediği güne kadar…
Şu anda, ikimizin arasında, sadece bir yol vardı. Toplam 8 adımlık bir mesafe. O adımların hemen ucunda da benim gibi bankta oturan Ogün Enes vardı. Onun baktığı uzaklara dokunamayacak kadar çaprazında kalmıştım. Şanslıydım. Onu izlerken ağladığımı henüz görmemişti…
MISRA: İyi misin?
Dakikalardır mesaj panosunda duran cümlemi sonunda ona gönderebilmiştim. Kafamı kaldırıp ona baktığımda, bir süre attığım mesajı umursamadan sigarasını içmeye devam etti. Zamanla izmariti de hayatına son verdi. Ogün sigarayı attı. Gözlerini sakince aralayıp telefonunu cebinden çıkardı. Attığım mesajı görmüş olmalı ki kaşlarının çatıklığını biraz daha derinleştirmişti.
OGÜN: Kimsin?
MISRA: Ben, Mısra…
Cevabımdan sonra kaşlarının çatıklığı erimiş bir buz gibi çözüldü. Birkaç saniyelik bir durgunluğuyla öylece telefonunun ekranına baktı. Ardından çenesi belli belirsiz kasılırken bana mesaj yazmaya başlamıştı.
OGÜN: İyiyim.
MISRA: Yalan söyleme, kulaksız…
MISRA: Seni görebiliyorum.
Kaşları bu sefer anlamadığını belirtircesine çatılmış, gözleri de beni bulmaya çalışan bir şekilde etrafta gezmeye başlamıştı. Ve işte, kafasını yana doğru çevirince, göz göze gelmiştik. Kahverengi irisleri, 8 adımlık bir mesafede olmamıza rağmen, her göz göze geldiğimizde olduğu gibi, ruhuma işlemeye başlamıştı. Öyle derinlere işledi ki, içimde varlığını koruyan bu sanatın tarifi güçtü. Ezber bozan cinsten, eşsiz ve tekrarı yaratılamaz bir ustalık eseriydi. Fakat ben onun bu eşsiz yapıtını paramparça ettiğimi o an unutmuştum. Bunu da kafasını yana doğru eğip beni izlerken sertçe yutkunduğu için yukarıya ve aşağıya doğru kaykılan âdemelmasında fark edebilmiştim. Bomboştu. Ne kızgındı, ne de özlemiş. Güçsüzdü. Ne kalmış, ne de gitmiş. Yorgundu. Dudaklarını aralayıp tek bir cümlesini bile bana feda edemeyecek kadar bitkindi.
OGÜN: Değişmişsin.
Bu mesajından sonra kaşlarımın çatıklığı derinleşmişti. Gözlerinde onca tanık olduğum şeye tezat bir mesaj daha atmasını beklemiyordum. Bu yüzden cevabında fazla vakit kaybetmemeye çalıştım.
MISRA: Sen de öyle…
OGÜN: Fazla değişmişsin, bunu sevmedim.
MISRA: Gidiyormuşsun.
OGÜN: Evet.
MISRA: Geri gelecek misin peki?
OGÜN: Belki.
MISRA: Belki ne?
OGÜN: Belki evet, belki hayır…
MISRA: Yanına gelebilir miyim?
OGÜN: Kal orada.
Oturduğu banktan kalkıp yürüdüğünü görünce ben de panikle ayağa kalkmıştım. Karşı kaldırımlarda, kendi gölgelerimizi eze eze, boğuk gökyüzünün altında ben onu, o da karşısındaki boşluğu izlemişti.
MISRA: Neden değişmeme takıldın?
Mesaj sesinden sonra elindeki telefonu kaldırıp ona attığım soruyu okudu. Ardından kafasını çevirip bana bakmıştı. Sanki bu gözlerde, birazdan bana yazacağı tüm şeyleri birebir okumuştum. Çünkü kırgın gülümsemeleri olan adamın parçaları şimdi gözlerine kadar dağılmıştı. Artık tek bir darbede tuzla buz olacağını kanıtlar gibi…
OGÜN: Şimdiki hâlimize iyi bak.
MISRA: Hangi açıdan?
OGÜN: Senle ben aynı yöne gitsek de yollarımız hep ayrı oluyor, bacaksız.
MISRA: Karşıya geçebilirim.
OGÜN: Karşıya geçebilirim.
MISRA: Yanına gelebilirim.
OGÜN: Yanına gelebilirim.
MISRA: O halde neden beni geriye itiyorsun?
OGÜN: Çünkü gidiyorum.
MISRA: Bana fırsat ver, Ogün Enes!
Adımlarını durdurdu. Bunu beklemediğim için ben daha çok şaşkın bir ifadeyle adımlarımı durdurmuştum. Yeniden göz göze geldik. Öyle bir baktı ki gözlerime, sanki aramızdaki yol bir uçurum olmuştu. Dizkapaklarım hafifçe titredi. Bir an, onunla bakışmayı bile özlediğim adamın gözlerinin önünde dizlerimin üzerine yığılacağımı sanmıştım.
OGÜN: Sadece 12 gece.
MISRA: 12 gece derken?
OGÜN: 13. gecemizde burada olmayacağım.
MISRA: Sadece 12 gece.
OGÜN: Sonra gideceğim.
MISRA: Belki.
OGÜN: Belki ne?
MISRA: Belki evet, belki hayır…
Başka bir şey demedi. Sadece belli belirsiz gülümserken kafasını sağa sola sallamış ve kaldığı yerden yürümeye devam etmişti. Tabii karşı kaldırımda ben de onunla birlikte… 8 adımlık bir mesafede, adımlarımız yan devrildi. Sonsuzluğa bulaştı. Günler geceye küsmüştü. Uçurum olan yolun kenarından atladı. Güneş öldü. Ay dirildi. Yıldızlar tek bir isimde toplandı. Dünya’yı 12 gecemizde son kez aydınlatmak adına…
