İçeriğe geç

11 Gün

Bölüm 5 · 5 dk okuma

11 Gün

Bölüm 5

Bölüm 5

Yavaş adımlarla ilerleyip kendimi yüzüstü döşeğin üstüne attım. Yumuşatıcı kokusu dünkü kadar güçlü değildi. Sırtüstü dönerek tavanı izlemeye başladım. Aklımdan aynı anda bin tane soru ve düşünce geçiyordu. Burası neresiydi, bize ne yapacaktı, ne istiyor, amacı ne, Rüya’ya ne yaptı ve en önemlisi buradan kurtulabilecek miydik? Buraya geleli 1 gün olmuş muydu? Ya da 1 saat. Şu noktada hiç bir şey bilmiyordum. İçimde biriken korku ve çaresizlik tüm bedenimi ele geçirmeye başlamıştı. Kapıya baktım. Normal yaşantımda yatak odamın kapısının hep kapalı olmasını isterdim. Kendimi o zaman rahat ve güvende hissederdim. Hiç kapalı bir kapının beni güvensiz hissettireceğini düşünmemiştim. Kendi kendime düşünürken bir şeyi fark ettim. Burası çok sessizdi. Fazla sessiz. Dışarıdan hiç bir ses gelmiyordu. Eğer öyle ise buradan da dışarı hiç ses gitmiyor demek ki. Ya da öyle izbe bir yerdeyiz ki etrafta ses yapacak hiç bir şey yoktu. Derin derin nefesler alıp vermeye başladım. Ağlamak istiyordum ama boğazım düğümleniyordu. Döşeğe vurmaya başladım. Kollarımı yukarı aşağı indirip var gücümle döşeğe vurdum. Giderek içimde bir sinir dalgası yükseliyordu. Dayanamayıp çığlık attım. Ya ne yaşanıyordu burada? Ben bundan bir kaç gün önce aldatıldım diye ağlıyordum. Şimdi ise beni serbest bıraksın diye tarafından kaçırıldığım adama yalvarmıştım. Döşeğin üstünde dönmeye başladım. Sağa yatıyordum olmuyordu. Sola dönüyordum olmuyordu. Yüz üstü yatıp kafamı döşeğe gömdüm. Belki kendimi nefessiz bırakırım da ölürüm diye. Yok. Olmadı. Döşeği yumruklayıp çığlık atmaya başladım. “Allah kahretsin böyle işi! Bu nedir ya! Ulan Rüya! Sen açtın bu işi başımıza! İnsan gibi evimizde oturup çayımızı, kahvemizi içip iki film izlerdik! Aaaaaaaaa! Ama yook. İlla hayvaann gibi ormana gelelim! Doğaya karışalım. Toprağa ayak basalım kankaaa. Al! Yakında toprak olacağız komple. Kemiğimizi bile bulamayacaklar!” Çığlık atarak ve döşeği yumruklayarak ne kadar zaman geçirdim bilmiyorum ama gücüm tükenip döşeğe devrildiğimde nefes nefese ve terlemiş bir vaziyetteydim. “Hiç derdimiz yoktu çünkü. Birde kaçırıldık. Bir canımız kalmıştı şu hayatta elimizde. Onu da kaybettik.” Nefesimi düzenlemek için büyük büyük nefesler aldım. “Halt vardı geldik.” Anahtar sesini duyunca hızlıca döşekten kalkıp kapıya doğru yaklaştım. Kapı ağır ağır açıldı. Rüya önde, adam arkada içeri girdiler. Rüya’nın elinde yemek tepsisi , adamın elinde ise bir çift beyaz terlik vardı. Kalbim halen güm güm atıyordu. Gözlerimi Rüya’nın ayaklarına çevirdim. Onda da aynı terlikler vardı. Adam terlikleri bana doğru uzattı. Tereddüt ettim. “Rüya, sen iyi misin?” “İyiyim.” Adama baktım. Terlikleri öne doğru uzatmış bekliyordu. Yavaş adımlarla ona doğru yürüdüm. Terlikleri yere bırakıp geri çekildi. Terlikleri ayağıma geçirdim. Beni aştan aşağı süzdü. Terlemiştim ve yüzüm halen ıslaktı. Bir kaç adım geri çekildikten sonra odadan çıkıp kapıyı kapattı. Anahtar sesleri kesilince Rüya ile birbirimize baktık. “Ne oldu?” “Bilmiyorum.” Üzerinde pizza olan tepsiyi yere bıraktıktan sonra kendini sırt üstü döşeğin üstüne attı. “Bu neden ıslak? Ve sen neden terlisin?” “Sinir krizi geçirdim.” Yanına oturdum. Yüzüne düşen saçları eliyle düzeltip bana baktı. “Ne oldu? Seni nereye götürdü?” “Uyandığımda sandalyeye bağlanmıştım. Ama normal bir sandalye değil. Dişçi koltuğu gibi bir şeydi. Ve oda buz gibiydi. Gözlerimi açtığımda orada değildi. Baya bekledim gelmesini. Oda bembeyazdı. Ameliyathane gibiydi. Koltuğun yanında metal bir masa vardı. Üzerinde sıra sıra bıçak, makas neşter. Kocaman bir buz dolabı ve boydan boya mermer bir tezgah vardı. İlay, adam bir seri katil. Hemde profesyonel.” “Sana bir şey yaptı mı?” “Hayır. Dediğim gibi, koltuğa bağlı halde uzun süre bekledim. Çırpındım ama hareket bile edemedim. Sonra gelinde tepsi ile geldi, beni çözdü. Sen neden sinir krizi geçirdin?” Terliklerimize baktım. Tüm bu beyazlığın içinde kafayı yemezsek iyi olurdu. “Kaçmaya çalıştım ama yakalandım. Bodrumdayız. Kapıya kadar gittim ama kilitliydi.” Yüzü düşünceliydi. Şu halimize bir anlık bakınca kaçırılmış iki kişi gibi değilde akşam birbirlerine yatıya gitmiş iki kız gibi bir havamız vardı. Bir an bizim de çok normal insanlar olmadığımızı düşündüm. Yattığı yerden doğrulup bağdaş kurdu. Meraklı gözlerle kafasını yana eğdi? “Kaçma girişimi derken? Anlatsana kanka ne oldu? Sana zarar verdi mi?” Derin bir nefes aldım. Kaçabilecek olmanın düşüncesi ve başarısız olmanın verdiği iç sıkıntısı beni halen rahatsız ediyordu. “Hayır iyiyim. Bana zarar vermedi. Aksine ben ona saldırdım. Buna rağmen bana bir şey yapmadı. Gözlerimi açtığım anda tepemde dikiliyordu...” Bir kaç dakika boyunca olanları Rüya’ya anlattım. Şok içinde kalmıştı. Başımı ellerimin arasına almış öylece ne yapabiliriz diye düşünüyordum. Bu odadan çıktıktan sonra diğer kapının da açık olabilmesi şansı için bize bir melek öpücüğü falan gerekli. “Geri dönerken çiçekleri gördün mü?” “Evet. Çok tuhaf olduğunu düşündüm.” “Bende.” Yine sessizlik. İkimizde zihinsel olarak çökmüştük. “Ormandayken birini gördüğünü söylediğini hatırlıyor musun? Ağaçların arasında.” Başımı onaylar anlamda salladım. “Sen bir şey görmediğini söyleyince bence yorgunluktan hayal gördüğümü düşünmüştüm.” “Acaba, gördüğün kişi bu adam olabilir miydi?” “Bilmiyorum. Dediğim gibi net bir şey göremedim. Belki oradan öylece geçen normal biriydi.” “Bu normal değil İlay. Düşünsene. Saatlerce yürüyüp kimseyi görmedik ya da hiç ses duymadık. Başka kampçılar olsa illaki seslerini, konuşmalarını duyardık.” “Belki de yalnız gelmiş biriydi ve bizi görünce rahatsız olup saklanmıştı.” Neyi savunuyordum ki? Ne demek istediğini pek ala biliyordum ama bu gerçeği ne kadar reddedersem kendimi o kadar daha az kötü hissediyordum. İçinde bulunduğumuz duruma nazaran düşüncelerimde halen özgür ve mutluydum. Eminim ki birileri bizi bulacaktır. “Sence bizi aramaya başlamışlar mıdır?” Rüya başını hayır anlamında salladı. “Yarın sabah güneş doğarken ormandan çıkacağımızı söylemiştik. Ama annem telefonuma ulaşamayınca endişelenmeye başlamış olabilir. Çünkü ormanın kamp yapacağımız kısmında telefon çekiyordu ve onlara sık sık haber vereceğimi söylemiştim.” Rüya’nın annesinin aksine benim annemin çok endişe edeceğini sanmıyordum. Beni sevmediğinden değil ama annem aşırı endişeli annelerden değildi. Nereye gittiğimi ve ne zaman döneceğimi söyledikten sonra genelde söylediğim zamanın dışına çıkmadığım sürece arayıp sormazdı. Muhtemelen onunda tarzı buydu. “Rahatsız etmeyeyim de rahatça eğlensin.” diye düşünüyordu belki de. Derin bir iç daha çektim. Ayaklarımızdaki beyaz terliklere bakarken kendi kendime güldüm. Umarım Rüya’nın aşırı endişeli annesi bizi aramaya başlamak için polisleri ikna etmeyi başarabilmiştir. “Pizza?” Rüya yarı gülümser bir halde dakikalar önce getirmiş olduğu tepsiyi gösterdi. Herhangi bir şey yiyebilecek halde değildim. “Ben açlıktan ölmeyi tercih edeceğim sanırım. Burada kalma sürem azalır hem.” Rüya tepsiye bir göz attı. “Haklısın. İçine ne koydu bilemeyiz. Ayrıca nasıl uyuyakaldık? Muhtemelen sandviçlerde bir şey vardı.” “Bence fikir değiştirip seni bırakması daha şüpheli.” “Beni öldürmesini mi isterdin?” Dizlerimi kendime çekip kollarımı bacaklarıma doladım. “Bir başkası şu an burada olsa delirmişti. Bir de bize bak.” Rüya güldü. “Biz çoktan kafayı kırmıştık çünkü. Tutulduğumuz bu odanın dışında yaşadığımız hayat çokta şahane değildi hani. Yoksa neden iki genç kız bir bahar günü kafa dağıtmaya ormana gelir ki?”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.