Kurumuş yaprakların ayaklarımın altında çatırdamasını dinleyerek bilinmezliğe doğru yürüyordum. Birkaç adım önümde yürüyen arkadaşıma baktım. Açık bıraktığı uzun siyah saçları ile salına salına yürüyordu. Oldukça keyifli ve neşeliydi. "Gerçekten, nasıl bu kadar keyiflisin?" Adımlarımı hızlandırıp onunla aynı hizada yürümeye başladım. Aramızda boyu daha uzun olan ben olmama rağmen yorgunluktan onun adım hızına erişemiyordum. "Asıl sen nasıl mutsuz olabilirsin ki? Miss gibi hava, sadece kuş cıvıltıları ve hışırdayan yaprakların sesi var. İnsan gürültüsü ve pis kokusu yok." Bana dönüp göz kırptı. Açık kahverengi gözleri güneş ışığı altında parlıyordu. Kokulara takıntılıydı. 1 damla terlemiş birine bile vebalı gibi davranırdı. Bu yüzden temiz hava ve çiçek kokularını seviyordu. Derin bir nefes alarak eğildim. Ellerimi dizlerime koyup dinlenmeye çalıştım. “Yoruldum. Duralım biraz Rüya. Ne kadar zamandır yürüyoruz? Bu ormanda kaybolmayacağımıza emin misin? Nereye gittiğimizi bile bilmiyorum." Bir ağaca yaslanıp kafamı geriye attım. Bacaklarımı dizlerimden tutup yukarı çekerek biraz rahatlatmaya çalıştım. O da durup telefonunu çıkarttı. "Nereye gittiğimizi biliyorum. Pusulam, haritam ve notlarım var. Ayrıca teknolojimiz var. Telefonlar halen çekiyor ve acil durumlar için bir dron ve işaret fişeğimiz var." Karşımdaki ağaca dayandı. "Yani korkma. Seni güvenle götürüp getireceğim. Ayrıca yerleri görüyor musun?” Topuğunu yere vurdu. “Burası bir patika. Yani insanlar buradan gelip gitmiş. Etrafına bak geri kalan çoğu yer çim, çimen. Eğer kaybolursan patikayı ara. Öyle ya da böyle ormanın çıkışına ya da en azından ormanın içinde gezen birilerine ulaşabilirsin.” Yere baktım. Bu ne işime yarayacaktı ki? Ben ormana bugünden sonra bir daha gelmezdim zaten. Acayip yorucu bir şeydi. Ağaçtan uzaklaşıp çantamı sırtımdan indirdim. "İyi de daha ne kadar gideceğiz?" Çantamdan çıkarttığım su matarasını ona uzattım. Birkaç yudum aldıktan sonra şişe ile bir yeri işaret etti. "10 dakikalık bir mesafe kalmış olmalı. Geniş bir açıklık var. Kamp yapmak için en uygun yer." Derin bir nefes aldım. Pekâlâ 10 dakika daha. "Oraya varınca anneme tam konum yollayacağım. Yola çıktığımızdan beri canlı konum da açık zaten." Tamda takıntılı arkadaşımdan beklendiği gibi, her şeyi düşünmüş. Birkaç dakika daha ağaçlara yaslanıp dinlendikten sonra yeniden ormanın sesleri ile yürümeye devam ettik. “Söylemeliyim, eğer koşarak giden beyaz bir tavşan görürsem onun peşinden gideceğim.” Güldü. “Alice’in yaşadığı her şey sadece gördüğü bir rüyadan ibaretti.” “Evet ama gerçek hayatta Lewis Carol’un o tavşan deliğinin içinde gördüklerini yazmadığını nereden bilebilirsin? Açıkçası ben tarla faresi ile çay içip, kızıl kraliçenin sarayındaki yanlış ekilmiş beyaz gülleri kırmızıya boyamayı çok isterdim.” Gülerek elini kafasına götürdü. “Birde çılgın şapkacı var tabi.” “Evet, iyi dedin. Sende öyle sıradışı bir dünyaya adım atmak istemez miydin?” “Bilemiyorum. Eğer sonrasında hepsi bir rüya çıkacaksa istemezdim.” Kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım. Güneşli ve açık bir havaydı. Mavi gökyüzünde ara sıra geçen bulutlar dışında hiçbir şey yoktu. Uzun ağaçlar bulunduğumuz yere güneş ışınlarının gelmesini engelliyordu. Ufak aralıklardan giren güneş ışınlarının düştüğü yerlerde ise yeşil otlar vardı. "İşte orası!" Rüya adımlarını hızlandırıp güneş ışığının vurduğu açıklık alana doğru ilerledi. Neredeyse tam yuvarlak olan açıklığın ortasında sönmüş bir kamp ateşi alanı vardı. "Sanırım biz gelmeden önce birileri yeni gitmiş." Etrafta abur cubur çöpleri ve muhtemelen ateşi güçlendirmek için kullanılmış gazete sayfaları vardı. Çantalarımızı indirip ağırlık yüzünden ağrımaya başlamış olan omuzlarımızı ovmaya başladık. "Gel buraya." Ona yaklaşıp arkasına geçtim ve omuzlarını ovdum. Benden biraz kısa olduğu için benim için kolaydı. Sıra bana gelince ise dizlerimi kırarak eğilmek zorunda kalmıştım. Çantamdan çıkarttığım kilimi yere serdim, ayakkabılarımı çıkartıp üzerine uzandım. Toprak sertti ama o kadar yorulmuştum ki bunu göz ardı edecektim. Gözlerimi kapatıp hafif vuran güneş ışığının altında öylece uzandım. Rüya ise sadece çantasını indirmiş, ayakta telefonla uğraşıyordu. "Biraz dinleneyim, sonra çadırları kurarız." Telefondan kafasını kaldırıp başını onaylarcasına salladı. "Telefon çekiyor mu halen?" "Evet, sinyal var. Annemle konuşuyorum. Poz ver fotoğraf atacağım." Bağdaş kurup gülerek ekrana baktım. Ben kilime geri uzanırken o ayakta gezinerek annesi ile mesajlaşmaya devam etti. Sıkıldığımı hissedince çantama uzandım. İçinden telefonumu çıkarttım. Sıfır bildirim. Kimsenin beni umursadığı yok. Rehberi açıp annemi aradım. Birkaç defa çaldı ama telefon açılmadı. Etrafı ve bizi gösteren bir video ile birlikte kamp alanına geldiğimizi söyleyen bir mesaj atıp telefon ekranını kapattım. Yeniden kilimde uzanıp gökyüzünü izlemeye başladım. Sabah saat 8 gibi hazırlanmaya başlamış olsak da ormanın girişine gelmemiz saat 2’yi bulmuştu. Ve kamp alanına varmak içinde yaklaşık 2 saat kadar yürümüştük. Şu an ise saat 4'e geliyordu. Nisan ayında olduğumuz için hava hafif kararmaya başlamıştı. Birkaç dakika sonra Rüya telefonu kapatıp bana döndü. “Annemle konuştum, onlarda köye varmışlar biraz önce. Dönüşte gelip bizi alacaklar.” Onu anladığımı göstermek için baş parmağımı kaldırdım. Eğilip çantasını açtı ve birkaç eşya çıkarttı. Kendisi de yere bir kilim serip üzerine oturdu. “Çikolata ister misin?” Yana dönüp kafamı elimle destekledim. “Hangisi? Yine şu diyet barlar mı?” Gözlerini devirip önüme gofretli bir çikolata fırlattı. “Gofrette pek sevmem ama.” Oturduğu yerden kalkıp üstüme geldi. “Ver o zaman. Geri ver çikolatamı.” Gülerek çikolatayı ondan sakladım. Sahte bir sinirle üzerimde biraz debelendikten sonra yanıma oturdu. “Nasıl hissediyorsun?” Neyden bahsettiğini anlasam da anlamamış gibi yaptım. “Yoruldum ama iyiyim. Burası gerçekten güzelmiş, temiz hava kuş cıvıltıları falan.” Dirseği ile beni dürttü. “Ondan bahsetmiyorum. Şu odun meselesi. Ayrılık yüzünden halen üzgün müsün?” Çikolatadan bir ısırık aldım. “Bilmem. İyiyim herhalde. Düşünmediğim zamanlarda iyiyim.” “Üzme kendini zaten. Kendisi kaybetti.” Yanımdan kalkıp kendi serdiği kilime gitti. “Tabi, çok kolay üzülme deyince bak hemen nasıl geçti üzüntüm.” “Yapacak bir şey yok kankam.” Çantasını açıp çadırı çıkarttı. “Bunu şimdi açalım. Sonra rahat rahat otururuz.” Çikolatanın son lokmasını ağzıma atıp çöpünü eşofmanımın cebine sıkıştırdım. Yardım etmek için kalktım. 15 dakika sonra zorlukla da olsa mağaza çalışanının bize gösterdiği şekilde çadırı kurmayı başarmıştık. Ayakkabılarımızı çıkartıp geçici mavi brandadan evimizin içine girdik. “Çok iyi. Gerçekten büyük.” Neredeyse içinde ayakta durabileceğimiz kadar büyüktü. “Umarım içine böcek girmez.” Kısa bir süre bakıştık. “Umarım.” İkimizde böceklerden rahatsız oluyorduk. Yani kelebeklerden bile rahatsız oluyordum. Onlar bile yakından bakınca korkutucu duruyorlardı. Çantalarımızı çalı çırpıdan temizleyip çadırın içine yerleştirdik. “Peki şimdi ne olacak?” Karşılıklı bir şekilde çadırın içinde oturuyorduk. O telefonu ile oynarken bende açık çadır kapısından dışarıya bakıyordum. Kafasını kaldırıp bana baktı. “Ne olacak derken?” “Yani burada öylece oturup telefonla mı oynayacağız? Bunu evde de yapardık. Üstelik daha rahat olurdu.” Telefonda baktığı bir şey yüzünden beni düzgün dinlemiyordu. “Neye bakıyorsun bu kadar ciddi?” Aramızdaki 2 adımlık mesafeyi emekleyerek geçtim. Yanına oturup telefonuna göz attım. Haber okuyordu. “Meşhur ormanda kaybolan gençler halen bulunamadı.” yazıyordu haberin başlığında. “Bu orman mı o meşhur orman?” Telefonu kapatıp bana baktı. “Muhtemelen yolu şaşırdılar. Bu orman öyle filmlerdeki gibi ıssız bir yer değil. Açlıktan ölmezlerse bir kaç güne bulunurlar.” “Nasıl bu kadar eminsin?” Bıkkın bir ifade ile baktı. “Araştırmamı iyi yaptım çünkü.” Ses tonundan tartışmanın kapandığı anladım. Yeniden emekleyerek yerime döndüm. Rüya ayağa kalkıp ellerini birbirine vurdu. “Hadi yürüyüşe çıkalım.” Şok olmuş bir şekilde başımda dikilip gülümseyen arkadaşıma baktım. “Kızım, sen güneş enerjisi ile falan mı çalışıyorsun? Bu ne bitmek bilmez enerji.” Uzanıp elimden tutarak beni zorla ayağa kaldırdı. “Hadi, hadi. Ne yapacağız diye soruyordun. Ormanı gezeceğiz. Bir nehir varmış. Orayı görmek istiyorum.” “Hayır, insan değilsen söyle de bileyim yani. Bacakların ağrımıyor mu ya senin?” “Ya tamam da dinlendik işte. Çadırımızı kurduk. Hava iyice kararmadan şu nehri görüp gelelim. Yarın istersen bütün gün çadırda yat.” Sözleri beni ikna etmişti. Zorda olsa ayağa kalkıp ağrıyan bacaklarımı esnettim. Yanımıza almak için küçük birer çanta hazırladık. Çadırın kapısını kapatıp, çok büyük bir güvenlik önlemi, yola koyulduk. Rüya her şeyi planlamıştı. Telefondan harita indirmiş ve telefonun zarar görmesi durumunda kullanmak için bir de el haritası hazırlamıştı. Enerjisi asla bitmeyen arkadaşımı ormanın içinde yeniden takip etmeye başladım.
Bölüm 1
Bölüm 1
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.