Mehmet’in dışarıdan gelen o hastalıklı gülüşü deponun paslı duvarlarında yankılanırken, mazgaldan sızan beyaz, yoğun gaz odanın havasını saniyeler içinde zehirlemeye başladı.
"Mehmet! Aç şu kapıyı, delirdin mi sen?!" diye bağırdı Ecem, kapıya koşup deliler gibi yumruklayarak. "Mehmet, sana diyorum!"
"Sonsuza kadar beraber olun istemiştin değil mi Ecem?" diye bağırdı Mehmet dışarıdan, sesi tamamen çıldırmış gibiydi. "Sana o Ankaralı bebenin yanında gebermek yakışır!" Ayak sesleri hızla uzaklaştı. Mehmet onları orada ölüme terk etmişti.
Emir, gazın keskin kokusu ciğerlerini yakmaya başladığında hemen montunu çıkardı. Ecem’in yanına gidip montu kızın ağzına ve burnuna bastırdı. "Nefes alma! Soluma şunu!" diye kükredi.
Ecem korkuyla Emir’in gömleğine tutundu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. "Öleceğiz... Emir, nefes alamıyorum."
Emir, kızın titreyen bedenini göğsüne çekti. O an deponun tavanındaki eski havalandırma pervanesini gördü. Durmuştu ama arkasından hafif bir gökyüzü aydınlığı görünüyordu. "Bana güveniyor musun?" diye sordu Emir, gözlerinin içine bakarak. Ecem sadece başını sallayabildi. Emir, kızı belinden kavrayıp deponun köşesindeki üst üste yığılmış ahşap kasaların üzerine çıkardı. "Burada kal ve montu sakın bırakma."
Emir aşağı atladı, depodaki ağır demir borulardan birini kaptı. Kasaların üzerine geri çıkıp bütün gücüyle yukarıdaki paslı pervaneye vurmaya başladı. GÜM! GÜM! Dikişleri patlamış, karnından gömleğine kan sızmaya başlamıştı ama durmadı. Son bir darbeyle pervane büyük bir gürültüyle aşağı düştü ve yukarıda dar bir çıkış deliği açıldı.
Emir, Ecem’i yukarı doğru itti. "Hadi, tırman!" Ecem dışarı çıkmayı başardığında, Emir’in gözleri dumandan kararmak üzereydi. Son bir gayretle deliğe tutundu, Ecem’in elini yakalamasıyla kendini deponun çatısına, İstanbul’un soğuk ayazına fırlattı. İkisi de çatıda sırtüstü uzanmış, deli gibi öksürerek temiz havayı ciğerlerine çekiyordu.
Ecem doğruldu, Emir’in karnındaki kanı görünce gözyaşlarını tutamadı. "Yine yaralandın... Benim yüzümden."
Emir, kızın elini tuttu, parmaklarını parmaklarına kenetledi. "Senin uğruna ölmeye bile değer, Karahan kızı," diye fısıldadı. Aralarındaki o nefret, bu gece çatının üzerinde tamamen küle dönmüş, yerini durdurulamaz bir aşka bırakmıştı.
Ertesi sabah Karahan Lisesi’nde yer yerinden oynayacaktı. Ateş, okula herkesten önce gelmiş, arka bahçedeki çardakta tek başına oturuyordu. Kafasında babasının sözleri dönüyordu: "Sen sadece bir evlatlıksın..."
O sırada Sıla çardağın önünden geçiyordu. Gözleri ağlamaktan şişmişti, elinde Emre ile olan eski bir fotoğrafı tutuyordu. Ateş dayanamadı, ayağa kalkıp Sıla’nın önünü kesti.
"Hâlâ o fotoğrafı mı taşıyorsun?" dedi Ateş, sesi bu kez zorba değil, kırgındı. "O çocuk seni aldattı Sıla. Seni hak etmiyor."
Sıla öfkeyle Ateş’e baktı. "Sen ne anlarsın aşktan Ateş? Sen sadece can yakmayı bilirsin! Git o saplantılı sevgilin Miray’ın yanına!"
Ateş, Sıla’nın o masum, sinirli yüzüne baktı. İçindeki Sıla aşkı onu eritiyordu ama Sıla onu canavar olarak görüyordu. "Ben can yakmayı bilirim ama..." dedi Ateş, yutkunarak. "Senin gözünden akan tek bir damla yaş için tüm dünyayı yakarım, bunu bilmiyorsun."
Sıla donakaldı. Ateş’in gözlerindeki o derin, saplantılı ama gerçek aşkı ilk defa görmüştü. Tam o sırada arkalarından bir alkış sesi yükseldi.
"Vay vay vay... Ne büyük bir aşk sahnesi!"
Gelen Miray’dı. Yanında Mustafa ve dünkü olaydan sonra okula hiçbir şey olmamış gibi gelen Mehmet vardı. Miray, Sıla’nın üzerine yürüdü. "Sana Ateş’ten uzak duracaksın demedim mi ben ezik?!" diyerek Sıla’yı sertçe itti. Sıla yere düşerken elindeki fotoğraf çamura fırladı.
Ateş delirdi. Miray’ın üzerine yürüyüp onu kolundan yakaladı. "Sana sınırını bil demedim mi lan ben!" diye kükredi.
Tam o sırada bahçeye el ele tutuşarak Emir ve Ecem girdi. Sınıftaki herkes, özellikle de Mehmet şok içinde onlara baktı. Mehmet, ikisinin depodan sağ çıktığını görünce korkudan bembeyaz oldu.
Emir, Mehmet’in tam karşısında durdu. Cebinden telefonunu çıkardı. "Oyun bitti Mehmet," dedi sesini yükselterek. "Dün gece bizi depoya kilitleyip gazla öldürmeye çalıştığın o anların ses kaydı elimde. Ayrıca..." Emir arkasını dönüp Ateş’e ve arkadaki Mustafa’ya baktı. "Mustafa’nın beni arkadan vurduğu gün müdür Fatih ile babanız Burak Karahan’ın o limanda buluştuğu videonun bir kopyasını da az önce polise gönderdim."
Mustafa korkuyla gerilerken, Mehmet kaçmaya çalıştı ama Ateş anında Mehmet’in yakasına yapıştı. "Sen benim kardeşime ve bu çocuğa ne yaptın lan?!" diye bağırdı Ateş. Mehmet’i yere fırlatıp yumruklamaya başladı.
Bahçeye anında polis arabalarının siren sesleri doluştu. Okul müdürü Fatih odasından panikle çıkarken polisler tarafından kelepçeleniyordu.
Polisler Mehmet ve Mustafa’yı da götürmek için yakalarken, Emir telsiz seslerinin arasında Ateş’e doğru yürüdü. Ateş, üstü başı dağılmış halde Emir’e baktı. "Bu iş burada bitmedi Ankaralı. Babamın ve müdürün pisliklerini ortaya çıkardın ama bu aile hala benim ailem."






