İçeriğe geç

𝓩𝓮𝓱𝓲𝓻 Ⅰ

Bölüm 2 · 4 dk okuma

𝓩𝓮𝓱𝓲𝓻 Ⅰ

Bölüm 2

2. BÖLÜM

Nikolai Dante

İnsanlar sessiz doğmazdı, illaki ağlarlardı. Ve canları yandığında illaki annelerinden yardım isterlerdi. Ben de canım yandığında anneme uzanan küçücük ellerimle teselli aradım.

Ama bazı çocuklar... çok erken öğrenir. Kimsenin seni duymayacağını.

İki yaşındaydım. Salonun soğuk zemini ayaklarımın altındaydı. İlk defa kendi başıma yürümeye çalışıyordum.

Sendeleyen bir minik adım…

Sendeleyen bir minik adım daha…

Küçücük ayaklarım titriyordu ama mutluydum.

“Anne!”

Sesim heyecanlı çıkmıştı. Bir adım daha attım ve dengemi kaybettim. Küçük bedenim sertçe yere düştü. Dizimde keskin bir acı hissettim.Gözlerim dolmuştu. İlkk önce dudaklarım titredi, sonra ağlamaya başladım.

Ben sadece canım yandığı için ağlıyordum. Bir çocuk ne için ağlarsa onun için.

Minik dudaklarımı büzmüş, kollarımı anneme doğru uzatarak yardım istiyordum.

Annem koltuktan başını kaldırdı. Yüzünde telaş yoktu, aksine rahatsız olmuş gibiydi.

“Nikolai.” Sesi soğuktu. “Kes artık.”

Ağlamam durmadı. Çünkü gerçekten canım yanıyordu. Babam gazeteyi masaya bıraktı.

“Bu kadar büyütülecek ne var?”

Annem iç çekti. “Her şeye ağlıyor.”

Babam bana bakmadan konuştu. “Sus artık.”

O an dizimden çok içim acıdı. Daha söyledikleri kelimeleri anlayamasam da hissetmiştim.

Annem yanıma gelmedi, babam da gelmedi. Hiçbiri beni kaldırmadı.

Ben de küçük ellerimi yere koyup doğrulmaya çalıştım.

Ama bu kez onlara gitmedim. Yavaşça emekleyerek salondan çıktım. Arkamdan kimse seslenmedi.

Kimse “İyi misin?” diye sormadı. O gün ilk defa anladım.

Acı çekebilirdim. Ama bunu göstermemeliydim. Çünkü kimse görmek istemiyordu benim acımı. Kimse yardım etmek istemiyordu bana.

İnsan, duygularını göstere göstere değil, göstermemeyi öğrenerek sessizleşiyordu.

Ben de sessizleştim. Her düştüğümde kendi başıma kalktım, her canım yandığında dişlerimi sıktım, her ağlamak istediğimde boğazımdaki düğümü yuttum.

Çünkü bana göre gözyaşı… Kimsenin görmek istemediği bir zayıflıktı.

Sonra yıllar geçti. Bir gün ailem beni bir yurda bıraktı.

Ne ağladım, ne de arkalarından seslendim. Sadece gittiklerini izledim.

Belki içimde bağırıyordum. Ama dışarıdan bakan biri sadece susan bir çocuk görüyordu.

Sonra… O sessizlik benim karakterim oldu.

Gözlerimi kırptım. Hastanenin keskin beyaz ışıkları geçmişi dağıttı. Camın önünde Matteo duruyordu.

Omuzları çökmüştü, başını eğmişti. Hayatım boyunca onu ilk kez bu kadar güçsüz görüyordum.

İnsanlar Matteo Romanov'u korkusuz sanırdı. Ben ise korktuğunu ilk kez görüyordum.

Xavier… İçeride yaşamaya tutunmaya çalışıyordu. Matteo ise dışarıda nefes almaya.

İkisini de kaybetmek istemiyordum. Ama bunu söyleyemedim. Söyleyemezdim, çünkü yıllar önce susturulan o çocuk hâlâ içimdeydi.

Ve hâlâ duygularını gösterirse birilerinin "abartıyorsun" diyeceğinden korkuyordu.

Derin bir nefes aldım. Tam o sırada ameliyathanenin kapısı hafifçe aralandı. İçeriden doktorların sesleri geliyordu.

“Kan basıncı düşüyor.”

“Bir ünite daha hazırlayın.”

Doktorlardan biri hızla kapıdan çıktı. Yüzündeki ciddiyet, daha konuşmadan her şeyi anlatıyordu.

“Xavier Volkov'un yakını kim?”

Matteo bir anda başını kaldırdı. “Biz”

Doktor gözlerini kısa bir an ikimizin arasında gezdirdi.

“Hastamız ciddi miktarda kan kaybetti. Kan stoklarımız hazırlanıyor ama zaman kaybetmek istemiyoruz. Kan grubu uyumlu olan bir yakınından da bağış alabiliriz.”

Matteo hiç düşünmeden öne çıktı. “Ben veririm.”

Doktor başını iki yana salladı. “Önce kan grubunu kontrol etmemiz gerekiyor.”

İçimde garip bir his oluştu, sessizce yaklaştım.

“Ben de test yaptıracağım.”

Matteo bana döndü. “Nikolai...”

Sadece ona baktım. “Kaybedecek zamanımız yok.”

Doktor bizi farklı odalara aldı. Dakikalar sonra hemşire elindeki dosyayla içeri girdi.

“Uyumlu olan sizsiniz.”

Dosyayı bana uzattı.

“Kan grubunuz hastayla birebir uyumlu.”

Matteo'nun yüzündeki ifade değişti. Ben ise hiçbir şey söylemedim, sadece kolumu uzattım.

“Başlayın.”

Hemşire koluma turnikeyi bağladı. “Biraz canınız yanabilir.”

Canımın yanmasına alışalı yıllar olmuştu.

İğne koluma girdi ama gözümü bile kırpmadım. Şeffaf hortumun içinden koyu kırmızı kan yavaş yavaş akmaya başladı.

O kan belki de Xavier'i hayatta tutacak kandı. İlk defa sessizliğimin bir işe yaradığını düşündüm. Dakikalar geçti, hemşire torbaya baktı.

“Tamamdır.”

Ayağa kalkmaya çalıştım ama başım döndü. Duvara elimle tutundum.

“Nasılsınız?”

“İyiyim.”

Yalandı, ama başka cevap bilmiyordum. Koridora çıktığımda Matteo beni görünce hemen yanıma geldi.

“Rengin bembeyaz.”

“Önemli değil.”

“Doktor dinlenmen gerektiğini söyledi.”

“Xavier yaşıyorsa değer.”

Matteo uzun süre bana baktı, hiçbirşey söylemedi. Ama omzuma hafifçe dokundu. Belki de bu, yıllardır aldığım ilk teşekkürdü.

Tam o sırada ameliyathanenin kapısı yeniden açıldı. Bir hemşire telaşla dışarı çıktı.

“Elimizdeki kan yeterli değil.”

Doktor arkasından seslendi.

“Bir ünite daha hazırlayın!”

İstemeden ayağa kalktım. “Bir kez daha verebilirim.”

Hemşire hemen başını salladı. “Hayır.”

“Verebilirim.”

“Hayır, veremezsiniz. Sağlığınızı riske atamayız.”

“Umurumda değil.”

Sesim yine sakindi. Ama bu kez sakinliğin altında korku vardı.

“Onun yaşaması daha önemli.”

Hemşire bir an sustu. Sonra yumuşak bir sesle konuştu.

“Biliyorum... ama sizi de hastamız yapmak istemiyoruz.”

İlk kez söyleyecek söz bulamadım. Sessizce başımı eğdim.

Tam o sırada yanımıza az önce konuşan kadın doktor geldi. Dosyayı eline aldı, birkaç saniye inceledi. Yüzündeki ifade değişmedi.

“Hayır.”

Gözlerimi ona çevirdim.

“Kan değerleriniz zaten düşmeye başladı. Bir ünite daha verirseniz bayılmanız, tansiyonunuzun tehlikeli seviyeye inmesi hatta daha ciddi sorunlar yaşamanız mümkün.” Bu doktor, önceki doktordan daha da ısrarcıydı.

“Umurumda değil.”

Doktor gözlerini gözlerime dikti. “Ama benim umurumda.”

Koridorda kısa bir sessizlik oluştu. Sonra kadın doktor aynı sertlikle devam etti:

“Ben burada bir hastayı kurtarmaya çalışırken ikinci bir hasta oluşturamam.”

Yumruklarımı sıktım. “Xavier ölür–”

“Ölmeyecek.”

Sözümü ilk kez biri bu kadar net kesmişti. “Ekibim elinden geleni yapıyor. Siz de şimdi oturup dinleneceksiniz. Bu bir rica değil.”

Birkaç saniye boyunca ona baktım. Sonunda hiçbir şey söylemeden başımı çevirdim. Çünkü ne kadar karşı çıksam da artık kolumda verecek güç kalmamıştı.

Arkamdan birisi sırtıma dokundu -zaten ucun olduğum için omzuma dokunamaz- ve bana bir şişe su uzattı.

“Bunun hepsini içeceksiniz. Yavaşca,” dedi ve odaya geri döndü.

Çok garipti. Uzun zamandır ilk kez biri bana, iyi olup olmadığımı önemseyerek davranıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.