Matteo Romanov
“Lanet olsun!”
Söz ağzımdan çıktığında odanın içi bile gerildi. Duvarlar sanki bir anlığına nefesini tuttu.
“Bize ihanet etmiş.”
Sessizlik… işte asıl cevap buydu. Büyük masanın iki ucunda Xavier ve Nikolai vardı. İkisi de bana baktı ama kimse hemen konuşmadı. Burada konuşmak, önce düşünmek demekti. Ve düşünmek, hata demekti.
Xavier sonunda kaşlarını çattı. “Kim?”
Nikolai tek kelime etmedi. Sadece bakıyordu. Her zaman olduğu gibi.
Kısa bir nefes aldım. “Luca Moretti.”
İsim odanın içine düştü. Sanki zehir yayılmış gibi.
Nikolai’nin çenesi sıkıldı. Xavier’in yüzündeki ifade değişmedi ama gözleri bir anlığına sertleşti.
“Emin misin?” dedi Xavier.
Cevap vermedim hemen. Çünkü emindim. Ama asıl mesele bu değildi. İhanet zaten kanıt istemezdi. Hissetmek yeterdi. “Bizimle yaptığı anlaşmayı bozdu,” dedim. Sesim sakindi. Fazla sakindi. “Sahte ürün sokmuş. Bizim ismimizi kullanarak.”
Xavier bir an güldü gibi oldu ama bu bir eğlence değildi. “Cesarete bak.”
Nikolai bu kez konuştu..“Bu bir hata değil.”
Başımı yavaşça eğdim..“Hayır,” dedim. “Bu bir seçim.”
O an ayağa kalktım. Sandalyenin sesi odada yankılandı. “Hazırlanın.”
Xavier hemen toparlandı. “Ne yapıyoruz?”
Nikolai de ayağa kalktı, yüzünde tek bir duygu bile yoktu. Ben kapıya yürüdüm.
“Onu alıyoruz.”
Duraksadım. Sonra ekledim:
“Canlı.”
Birkaç dakika sonra bina hareketlenmişti.
Koridorlar doluydu. Adamlarım sessiz, hazır ve emirlerine kulak vermiş bir şekilde duruyordu.
Silahlar kontrol edildi, mapılar açıldı. Hiç kimse gereksiz konuşmuyordu. Çünkü burada ben ‘konuş’ dersem konuşulurdu. Ayrıca burada gereksiz konuşmak, ölmekti. Xavier yanımda yürüyordu.
“Bu iş uzarsa?”
“Uzamayacak.” dedim emin bir şekilde. Elimdeki kurusıkı tabancamı sıkıca kavradım ve arabama bindim. Her zamanki gibi yanıma Nikolai ve Xavier’i almıştım.
“Xavier, sen benimlesin.” Xavier en küçüğümüz olduğu için onu korumalıydım. Fakat bizden küçük olmasına rağmen bir şeyler becerebiliyordu.
“Tamam.” Dedi. Bir yandan da tabancasını hazırlıyordu.
“Nikolai, sen yine adamları dağıt.” Dedim arabanın dikiz aynasından ona bakarken. Nikolai zaten yedi senedir benimleydi, o yüzden ona güveniyordum.
“Hm,” diye onayladı. Ciddi bir işe gittiğimiz için yine sesimiz çıkmıyordu. Sessizlik, bizim için en iyisiydi.
Motorun sesi geceyi yararken şehir arkamızda bir gölge gibi kalmıştı. Luca Moretti’nin saklandığı yer belliydi. Eski bir depo. Kimsenin artık kullanmadığı, sadece kirli işlerin nefes aldığı türden bir yer.
“Çevreyi kontrol edin,” dedim adamlarıma bakıp. Sesim soğuktu.
Adamlarım dağıldı. Nikolai sağ kanadı aldı, Xavier benimle geldi.
“İçerisi temiz değil,” dedi Xavier.
Gözlerim depoya kaydı. “Hiçbir şey temiz değil zaten,” dedim.
Kapıya yaklaştık. Bir işaret verdim ve bütün kapıları teker teker açtılar. İçerisi karanlıktı. Toz, pas ve sessizlik vardı. Ama Luca yoktu. Bir an durdum. Sessizlik… yanlış bir sessizlikti.
“Boş,” dedi bir adamım.
Kaşlarımı çattım. “Arayın.”
Adamlarım dağıldı. Nikolai bir odaya girdi, ardından diğerine.
“Burada değil,” dedi.
Xavier koridorda ilerliyordu. Ben ise hissediyordum, bir şey yanlış gidiyordu.
“Tuzağa düşmüş olabiliriz,” dedi Xavier.
Tam o anda tavanın üstünen bir metal sürtünme sesi geldi.
“YUKARI!” Bağırdım. Ama geç kalmıştık. Kurşun yağmuru başladı, camlar patladı.
Adamlarım yere yattı.
Ben Xavier’i kolundan çektim. “Yürü!”
Koşuyorduk, hemde ölümüne koşuyorduk. Nikolai arkamızdaydı, ateş ediyordu.
“Sol taraf temiz değil!” diye bağırdı.
Bir kapıyı açtım, boştu. Sonra biri kapı daha açtım ama o da boştu.
“Luca burada değil!” dedim sertçe.
Ama sonra bir patlama sesi geldi. Xavier'e birşey olmaması için kolunu sıkıca tuttum. Duman yayıldı ve görüşlerimiz sıfırlandı. O anda Xavier önümden çıktı.
“Ben kontrol edece–”
Cümlesi yarım kaldı. Bir anda göğsü geriye savruldu.
Bir kurşun, karnına saplanmıştı.
“XAVIER!”
Sesim ilk kez kontrolümden çıktı. O sendeledi ve dizlerinin üstüne çöktü.
“Ben… iyiyim,” dedi ama sesi bile yalan söylüyordu.
Nikolai hemen ateş etti. Ama görünmeyen hedefler vardı. Xavier yere yığıldığında dünya daraldı, nefesim ağırlaşt. Bir an sadece onu gördüm, kardeşim gibi dediğim adamı.
“Beni dinle,” dedim hemen yanına çökerken. Kanı eliyle bastırıyordu.
“Konuşma,” dedim sertçe. “Kapanma.”
“Matteo…” dedi zorla.
“Sus.”
Omzuma baktı. “Kaçırmayın… onu…”
O an içimde bir şey kırıldı. Ama kırılmak yoktu. Burada sadece devam etmek vardı.
Nikolai bağırdı:
“GELİYORLAR!”
Başımı kaldırdım. Xavier’i arkaya çektim.
“Onu çıkart,” dedim Nikolai’ye.
“Sen…”
“SEN!”
Sesim keskin çıktı. İlk kez emir değil, tehdit gibi. Nikolai durdu, sonra Xavier’i aldı ve dışarı çıkardı. Ben ve birkaç adamlarım hala dumanın içindeydik. Kanlı elimdeki silahımı sıkıca kavradım ve dumana doğru doğrulttum.
“ÇIK KARŞIMA!” Öfkeden deliye dönmüştüm. Çünkü Xavier yaralanmıştı.
Duman ciğerlerime doluyordu. Ama umurumda değildi.
“ÇIK ORTAYA!” diye tekrar bağırdım. Sesim depo duvarlarında yankılandı.
Silahım sabitti, parmağım tetiğe yakın. Bir adım attım ve sertçe bağırdım. “Luca!”
Cevap yoktu. “Burada bir yer olmalı,” dedim dişlerimin arasından.
Yanımdaki adamlarım dağıldı. Nikolai’nin sesi uzaktan geliyordu ama netti:
“Matteo!”
Durmadım ve bir kapıyı tekme ile açtım, boştu. Bir kapıyı daha sertçe açtım, o da boştu.
Her boş oda sinirimi daha da keskinleştiriyordu. “Beni buraya çekti,” dedim kendi kendime.
“Beni oyalıyor.”
Bir an durdum. Nefesim ağırlaştı. Duman artık sadece hava değil, bir baskıydı. Ama ben geri çıkmıyordum.
“Matteo!”
Bu kez Nikolai daha yakındı. Sesinde farklı bir şey vardı.
Sertlik değil de, uyarıydı. “Xavier kötüleşiyor!”
O an dünya biraz daha sessizleşti. Adımım yarıda kaldı.
“Ne dedin?” diye sordum.
Nikolai dumanın içinden çıktı. Yüzü sertti ama gözleri… acele ediyordu.
“Kanama artıyor. Hemen çıkmamız lazım.”
Bir an arkamdaki karanlığa baktım.
Dişlerimi sıktım. Bir seçim yapmam lazımdı. Xavier mi, Luca mı?
Seçim benim değilmiş gibi hissettirdi. Ama dayanamayıp bağırdım “Bütün ekip geri çekilsin,” dedim sertçe.
Adamlarım tereddüt etti. “EMİR!”
Sesim patladı, herkes hareketlendi. Nikolai hemen başıyla onayladı.
Koşarak çıktık, duman arkamızda kalmıştı. Ve onun içinde bıraktığım tek şey öfkeydi.
Arabalara ulaştığımızda her şey daha kötüydü, Xavier arka koltukta yatıyordu. Nikolai üstündeki gömleği çıkarmış, yaraya bastırıyordu.
Kan… çok fazlaydı.
Beyaz gömlek artık beyaz değildi, kırmızıydı.
“Baskıyı artır,” dedi Nikolai sakin ama hızlı bir sesle. Xavier nefes almaya çalışıyordu. Ama her nefes sanki ondan bir şey çalıyordu. Ben kapıyı açtığımda donup kaldım. Onu o halde görmek… kafamın içinde bir şeyleri susturdu.
“Bana bak,” dedim.
Xavier gözlerini zorla kaldırdı.
“Gözlerini açık tut.” Sesim emirdi. Ama içim ilk defa çatlıyordu.
Xavier bir şey söylemeye çalıştı ama sesi çıkmadı. Nikolai onun başını sabit tuttu.
“Konuşma,” dedi.
Ama Xavier konuşmak istemiyordu, sadece bakıyordu. Sanki korkuyordu. Ve onu ilk defa böyle kötü halde görmüştüm.
Gözlerinden yaş aktı. İnatla tutmaya çalıştı ama olmadı.
“Ben…” dedi kısık bir sesle.
Durdu, ve yutkundu. O kadar sert yutkunmuştu ki Adem elmasının hareketini fark etmiştim.
“Gitmeyin…”
O an içimde bir şey koptu, dizlerimin gücü azaldı. Arabanın kapısına tutundum.
“Gitmeyeceğiz,” dedim sertçe.
Ama sesim bile kendini inandıramadı. Nikolai bana baktı, birşey demedi. Zaten bir şey demeye gerek yoktu..
Çünkü hepimiz aynı şeyi görüyorduk. Xavier ilk kez gerçekten korkuyordu.
Xavier'e doğru eğildim ve elimle omzunu okşadı.. “Buradasın,” dedim. “Bizi bırakmıyorsun.”
Ama Xavier’in gözleri ağırlaştı. Ve o an sadece fısıldadı:
“Abi….”
Kelime havada kaldı. Ve ben ilk defa bir kurşunun değil… bir bakışın daha ağır olduğunu anladım.
Xavier'in gözlerinin ağırladığını fark edince içimdeki korku daha da büyüdü. Bağırarak onu sertçe sarsaladım.
“Hey,hey! Gözlerimi açık tut!” Nikolai'nin tuttuğu gömleğin yerini ben aldım ve sıkıca bastırdım.
“Nikolai, sür!”
Nikolai arabayı çalıştırdı. Motor sesi yükseldi ama benim kafamın içi daha gürültülüydü.
“İLERİ!” diye bağırdım.
Sesim kontrolsüzdü. Xavier önümdeydi ve kaybediyordum onu. Gömleği daha sert bastırdım. Kan elime bulaşıyordu. Sıcak ve gerçekti. Çok gerçek..
“Hayır…” dedim dişlerimin arasından.
“Hayır, hayır, hayır…”
Sanki kelime onu geri getirecekmiş gibi. Xavier’in nefesi düzensizleşti. Gözleri yarı açıktı. Beni görüyordu ama sanki uzaktaydım.
“Bak bana,” dedim. Sesim sert çıkmaya çalıştı. Ama kırıldı. “Bak bana dedim.”
Bir an… O sessizlik geldi.
Hani ölümün yaklaşınca getirdiği türden. Ve Xavier’in gözleri doldu.
“Ben… korkuyorum,” dedi zorla.
O an boğazım düğümlendi. Nefes alamadım.
Ben Matteo Romanov. Zehir olarak da bilinirim. Ama hiçbir isim o an işe yaramıyordu. Gözlerim yandı, ilk damla istemeden düştü. Sonra bir tane daha.. “Saçmalama,” dedim. Sesim titriyordu. “Gitmeyeceksin.”
Ama Xavier ağlıyordu. İlk kez saklamıyordu. Acıdan değil sadece korkudan, bizi kaybetmekten. Xaviere doğru eğildim.. Elim kanlı gömleğin üstündeydi hâlâ. Daha sıkı bastırdım.
“Nikolai!” diye bağırdım. “Daha hızlı!”
Nikolai dikiz aynasından bana baktı. Bir şey söylemedi.
Ben Xavier’in saçlarını tuttum. O an farkında bile değildim, parmaklarım titriyordu. Ama yine de yavaş yavaş okşadım. Sanki savaşın içinde değilmişiz gibi.
“Bizi bırakmıyorsun,” dedim.
Ama bu bir emir değildi. Bu bir yalvarmaydı.
Xavier gözlerini kırpıştırdı. Nefesi kesildi gibi oldu.
“Abi…” dedi tekrar. Sesi gittikçe kısılıyordu. O kelime…
Beni dağıttı.
Başımı eğdim, gözlerimden geleni saklamaya çalışmadım bu sefer. Çünkü artık saklayacak gücüm yoktu.
“Buradayım,” dedim. “Buradayım abiciğim, tamam mı?”
Ama Xavier’in eli gevşedi, parmakları parmaklarımdan yavaşça kaydı.
“Hayır…” dedim. Bu kez sesim koptu. “Hayır, sakın!”
Elini tuttum. Sıktığımın farkında değildim bile.
“Bana bak Xavier,” dedim. “Bana bak!”
Gözlerini zorla da olsa açmayı başardı. Dudakları titredi, bir şey söylemeye çalıştı. Ama kelimeler gelmedi.
“Matteo…” dedi çok kısık.
Sonra ise bir daha konuşmadı. Kıpırdamadı bile. Benim için zaman durmuştu.
“Hayır…” dedim. Sesim kırıldı. “Hayır, hayır…”.Onu sarstım. Biraz daha sertti bu sefer. “Xavier!”
Ama tepki yoktu, hiçbir şey yoktu. Kalbim göğsümde çarpmayı bıraktı sandım.
“Beni bırakma,” dedim. Ama bu artık emir değildi. Bu… çaresizlikti.
“Gözlerini aç!”
Salladım onu. Elimi omuzlarına koydum ve sertçe salladım.
“Xavier!”
Ve sonra çok küçük bir şey oldu. Parmaklarını biraz da olsa oynattı.
“Nikolai!” diye bağırdım panikle. “SÜR! DAHA HIZLI!”
Ama gözüm Xavier’daydı. Göz kapakları ilk başta titredi, sonra aralandı. Ve gözleri beni buldu.
“İşte…” dedim fısıltıyla. “İşte böyle.”
Ama sesi yoktu, sadece dudakları hareket etti. Ve ben okudum. Ağzından çıkan tek şey “Matteo…” oldu.
İsmim. O an içimde bir şey çözüldü. Elimi saçına götürdüm.
“Buradayım,” dedim. “Buradayım, tamam mı?”
Xavier gözlerini kırptı. Bir damla yaş yanağından aktı.
“İşte bu,” dedim. Sesim kırıldı ama bu kez umut vardı. “İşte bu, devam et.”
Elini tuttum. “Beni duyuyorsan sık.”
Bir an durdu, sonra parmakları çok hafifçe kıpırdadı.
Alnımı onun saçlarına yasladım ve gözlerimi kapattım.
“Gitmiyorsun,” dedim..Bu kez fısıltıydı. “Beni duyuyor musun? Gitmiyorsun.”
Araba hızlanıyordu. Şehir ışıkları akıp gidiyordu.
Ama benim dünyam… o koltukta nefes alıp vermeye çalışan bir çocuğa sıkışmıştı.
Gömlek kan ile sırılsıklam olunca arabanın koltuğuna bıraktım ve ceketimi kenara fırlattım. Ben de Nikolai'nin aynısını yapıp gömleğimi Xavier'ın karnına bastırdım.
Canının yandığını tahmin edebiliyordum. Görebiliyordum da. Ama sesini çıkarmıyordu, bize belli etmemeye çalışıyordu.
Nikolai aynadan bir an bana baktı. Yüzünde hiçbir şey yoktu. Ama gözleri… acele ediyordu.
“Dayan,” dedi kısık sesle Xavier’e değil, sanki bize. Ben gömleği daha sıkı bastırdım. Kan elime daha fazla bulaştı. Artık ne olduğunu düşünmüyordum, sadece tutuyordum. Kaybetmemek için.
Xavier’in nefesi düzensizdi, ama hâlâ oradaydı. Hâlâ bizdeydi.
“Beni duyuyor musun?” dedim. Sesim kısık çıktı bu kez.
Gözleri bana sabitlendi. Konuşamadı ama o bakış yeterdi benim için.
“İyi olacaksın,” dedim. Kendime de söylüyordum aslında. “Tamam mı? Beni bırakmayacaksın.”
Xavier’in dudakları titredi, bir şey demek istedi ama sadece nefes aldı. Ve o nefes bana yeterli geldi.
Nikolai hızlandı, şehir ışıkları daha hızlı geçti.
“Yaklaşıyoruz,” dedi.
Ama sesi bile uzak geliyordu. Ben Xavier’in saçlarını tekrar tuttum. Parmaklarım kanlıydı ama umursamadım.
“Beni dinle,” dedim fısıltıyla.
“Şimdi gözlerini kapatabilirsin ama… geri açacaksın.”
Xavier gözlerini kırptı. Ve çok hafifçe başını eğdi. O an içimde bir şey daha kırıldı. .
“Bunu yapan…” dedim. Dişlerimin arasından. “Bunun bedelini ödeyecek.”
Nikolai dikiz aynasından baktı, hiç yorum yapmadı. Araba bir anda sert bir dönüş yaptı.
Hastaneyi görür görmez Xavier’i kucakladım.
Ağırdı ama bırakmadım. Arabadan indim ve koşarak acile girdim. Beyaz ışık yüzüme vurdu, gerçek dünya gibi değildi. İçeri koşarken bağırdım:
“ACİL!”
Nikolai arkamdaydı. “Kurşun yarası!” dedi soğuk ama net.
Hemşireler koştu, sedye geldi.Xavier’i bıraktığım an… ellerim boş kaldı.
Ve işte o an fark ettim, ben hâlâ kanlıydım. Ama artık savaş alanında değildim. Kapılar kapandı ve Xavier içeride kayboldu.
Xavier gittikten sonra sadece iki saniye daha ayakta kalabildim. Sonra dizlerimin gücü gitti. Sırtımı duvara yasladım ve yere çöktüm. Gömleğim olmadığı için soğuk gelmişti duvar.
Nikolai yanımda durdu, şuan tek destekçim oydu.
“Ben onu kaybedemem…” dedim ağlarken. Nikolai bana biraz daha yaklaştı ve en sonunda sımsıkı sarıldı. Beni ayağa kaldırdı ve destekle dik tuttu.
“Kaybetmeyeceğiz,merak etme.” Dedi fısıldayarak. O da üzülmüştü ama belli edemiyordu. Duyguları yüzünden.
Nikolai’nin kolu hâlâ omzumdaydı ama ben onu bile tam hissedemiyordum. Sanki bedenim hastanenin duvarlarına çivilenmişti, ruhum içeride Xavier’in peşinden sürüklenmişti.
“Buraya kadar mı?” diye düşündüm.
Hayır. Ben böyle bitmezdim. Biz böyle bitmezdik. Nefes aldım ama içim dolmadı. Sanki akciğerlerim hava değil, duman taşıyordu hâlâ. Kapı açılıp kapanıyordu.
Hemşireler koşuyor, biri bağırıyor, biri sedye itiyordu. Her ses kafamın içinde aynı noktaya çarpıp geri dönüyordu.
Bir adım attım. Dizlerim hâlâ titriyordu ama bu sefer düşmedim. Nikolai arkamdan geldi. “Matteo…”
Sesini duydum ama cevap vermedim. Çünkü cevap verirsem dağılacaktım. Camlı kapının önüne geldim. İçerisi görünmüyordu. Beyaz ışıklar… steril bir dünya. Bizim dünyamızdan tamamen kopuktu.
Elimi cama koydum. “Beni duyuyor musun?” dedim kısık sesle.
Tabii ki duymuyordu. Ama ben yine de devam ettim.
“Bak… böyle yapamazsın.” Bir nefes aldım. Sesim çatladı. “Beni burada tek başıma bırakamazsın.”
Arkadan bir hemşire geçti. Bana kısa bir bakış attı ama durmadı. Kimse durmuyordu, sadece ben duruyordum. Kapının açıldığını gördüm. İçeriden bir doktor çıktı.
O an kalbim sanki bir anlığına “tamam” dedi… sonra tekrar düştü. Bir adım attım.
“Durumu nasıl?” dedim.
Sesim sert çıkmıştı ama içi parçalanıyordu. Doktor gözlüğünü düzeltti. “Ameliyata alındı. Kritik ama stabil dememiz için erken.”
Dünya biraz daha küçüldü. Nikolai yanımda sertçe nefes verdi ama konuşmadı. Ben ise doktorun gözlerinden başka bir şey aradım. Yalan mı söylüyor? Umut mu saklıyor? Panik mi?
Hiçbir şey yoktu. Sadece mesleki bir boşluk. “Yaşayacak mı?” dedim.
Bunu sorarken sesim daha kısık çıktı. Sanki soruyu yüksek sesle söylersem gerçek olacakmış gibi. Doktor bir saniye durdu. “Elimizden geleni yapıyoruz.”
İşte bu. Cevapsız bir cevap.
Başımı yavaşça çevirdim. Camın arkasına baktım yine. Sanki onu orada görebilecekmişim gibi.
“Xavier…” dedim. Sadece isimdi. Ama o isim bile boğazımı yaktı.
Nikolai ilk kez daha yakınıma geldi. “Matteo, otur.”
“Hayır.” Sesim bu sefer sertti ama güçlü değildi. Sadece inat vardı.
Bir süre sessizlik oldu. Hastanenin ışıkları bile fazla parlak geliyordu. Sonra… kapının arkasından bir ses geldi.
Koşuşturma sesleri de ona eşlik etti. “Kalp ritmi!” Bir şeyler söylendi içeride. Hızlandı her şey. Sesler keskinleşti.
Ben bir adım attım. “Ne oluyor?” dedim. Doktor kapıya döndü ama cevap vermedi. İşte o an… İçimdeki kontrol kırıldı.
Kapıya doğru yürüdüm. Nikolai kolumu tuttu. “Matteo.”
Onu ilk kez ittim. “Bırak.”
Sesim alçaktı ama kesindi. Kapıya bir adım daha yaklaştım. Camın arkasına baktım, hiçbir şey seçilmiyordu ama ben yine de görüyordum.
Onu görüyordum.
“Xavier!” dedim tekrar. Bu sefer daha farklıydı. Bir emir gibi değil. Bir yalvarış gibi.
Ve o an içerideki sesler yavaşladı. Bir ritim geri geldi. Bir doktorun sesi daha net duyuldu:
“Stabil!”
Nefesim bir an kilitlendi. Dizlerim neredeyse çökecekti ama tutundum. Tutundum… çünkü başka hiçbir şeyim yoktu. Nikolai’nin eli tekrar omzuma geldi ama bu kez onu hissettim. Gerçekti, ben de gerçek olmalıydım.
“Bak,” dedi Nikolai kısık sesle. “Hâlâ burada.”
Başımı eğdim. Gözlerim yandı. “Evet…” dedim. “Hâlâ.”
Ama sesim buna inanmıyordu. Kapıya tekrar baktım.
“Beni duyuyor musun Xavier?” dedim fısıltıyla. “Ben buradayım.”
Bir an durdum. Sonra dişlerimi sıktım. “Ve buradan gitmiyorum.”
Arkamı duvara yasladım. İlk kez kaçmadım, ilk kez saldırmadım. Sadece bekledim. Ama içimde tek bir şey dönüyordu:
Bunu yapan kimse… nefes almaya devam etmeyecekti.
Kan bağım olmasa da kardeşim olarak saydığım kişi, şu an ölüm döşeğindeydi. Ve ona bir şey olursa, bunu yapan kişiyi ve kendimi asla affetmezdim.
Nikolai'ye sımsıkı sarıldım ve başımı eğip omzuna yerleştirdim. Benden kısa olduğu için eğilmek zorunda kalmıştım.
“Çok korkuyorum..” dedim bir an.
Şu anlığına bir mafya lideri değil, sıradan bir insandım sanki. Ekibini düşünen, duygusal birisiydim.