İçeriğe geç

𝓑𝓮𝓴𝓵𝓮𝓷𝓶𝓮𝓭𝓲𝓴 𝓑𝓲𝓻 𝓐𝓷

Bölüm 9 · 11 dk okuma

𝓑𝓮𝓴𝓵𝓮𝓷𝓶𝓮𝓭𝓲𝓴 𝓑𝓲𝓻 𝓐𝓷

Bölüm 9

YASAK!

İvy Ashford

Başımı yavaşça kaldırdım. Salondaki kanepenin yanında dimdik duran Elijah'a baktım. “Kimse size bir şey sormadı.”

“Biliyorum.”

“Ee?”

“Bir şey demek istedim.” Kollarımı göğsümde birleştirip ona baktım. “Şu an canınız sıkılıyor, değil mi?”

“Görev başındayım.”

“Görev başındayken sıkılamıyor musunuz?”

“Elbette sıkılabilirim.”

İstemsizce güldüm. “İşte yine dedi.”

“Elbette.”

“Of...” Kahkahamı bastırmaya çalışırken mutfağa doğru yürüdüm. “Acıktınız mı?”

“Hayır.”

“Ben biraz tatlı istiyorum.”

“Elbette.”

“Bunu cevap olarak kabul etmiyorum.”

“Elbette.”

Başımı iki yana salladım. “Bir gün gerçekten size para cezası keseceğim.”

“Neye?”

“'Elbette' dediğiniz her sefer için.”

“Elbette.”

“Bakın! Bir tane daha!”

Mutfağa girip dolapları açmaya başladım. Kurabiye, bisküvi ya da çikolataların hiçbiri yoktu. Kaşlarımı çattım. “Annem hepsini saklamış olamaz.” Gözlerim dolabın en üst rafındaki büyük cam kavanoza takıldı. “Ha... İşte oradasın.”

Parmak uçlarımda yükseldim ama hala yetişemiyordum. Sandalyeyi sessizce çekip dolabın önüne koydum. Arkamdan sakin bir ses duyuldu. “Ne yapıyorsunuz?”

“Hiç.”

“Sandalyeye çıktınız.”

“Gördüğünüze göre açıklamama gerek yok.” Bir ayağımı sandalyeye koydum.

“Elinizde alçı var.”

“Farkındayım!”

“İnin.”

“Az kaldı..!”

“İvy.”

“Bir saniye.” Sağ elimle kavanoza uzandım. Parmak uçlarım kapağa değmişti. “Oldu...”

Tam o anda sandalye çok hafif sallandı. “Elbette inmiyorsunuz.”

“Hayır, çünkü alacağı…” Cümlem yarıda kaldı. Sandalyenin ayağı hafifçe kayınca dengem bozuldu. “Elijah!” Refleksle gözlerimi kapattım ama yere düşmedim. Belime dolanan güçlü bir kol beni daha aşağı inemeden yakaladı. Birkaç saniye sonra ayaklarım yeniden zemine basıyordu.

Derin bir nefes verdim. “...”

Yavaşça gözlerimi açtım. Elijah tam karşımdaydı. Bir eli hâlâ belimdeydi, diğeri ise sandalyenin devrilmesini engelliyordu. Bakışları her zamanki gibi sakindi. Ama bu kez o sakinliğin altında belli belirsiz bir sertlik vardı.

Elini usulca belimden çekti. “İyi misiniz?”

Başımı salladım. “İyiyim.”

“Hayır.”

Kaşlarımı çattım. “Nasıl hayır?”

“Az önce düşüyordunuz.”

“Düşmedim ama.”

“Çünkü yetiştim.” Elijah sandalyeyi eski yerine itti ve bana döndü. “Bir daha bunu yapmayacaksınız.”

Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Yaparım.”

“Hayır.”

“Yaparım.”

“Yapmayacaksınız.”

“Emir mi bu?”

“Elbette.”

Dudaklarımı büzdüm. “Sadece kurabiye alacaktım.”

“Bana söyleyebilirdiniz.”

“Ben kendim yapabiliyorum.”

“Şu an yapamadınız.”

İç çektim. “Abartıyorsunuz.”

“Hayır.”

“Siz gerçekten çok sıkıcısınız.”

“Elbette.”

İstemeden gülecekken kendimi tuttum. “Hayır, bu sefer gülmeyeceğim.”

“Neden?”

“Çünkü bana kızıyorsunuz.”

“Kızıyorum.”

Bir an durdum. “...Gerçekten mi?”

“Evet.”

İlk defa bunu bu kadar açık söylemişti. Sesi yüksek değildi, bağırmıyordu ama o sakin tonun içinde ciddi bir uyarı vardı.

“Göreviniz beni korumak diye bana çocuk gibi davranmanıza gerek yok.”

“Eliniz kırık.”

“Biliyorum.”

“Dengenizi kaybettiniz.”

“Biliyorum.”

“Yine de sandalyeye çıktınız. Bu doğru bir karar değildi.”

Burnumu hafifçe çektim. “Babam bile bana bu kadar karışmıyor.”

“Elbette.”

“Yine dedi...”

“Elbette diyeceğim.”

İçimdeki inat kabardı. Bir adım yaklaştım. “Beni azarlıyorsunuz.”

“Elbette.”

“Hiç çekinmiyor musunuz?”

“Hayır.”

Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Yüzündeki ciddiyette ayriyeten de korku vardı. Benim düşmüş olma ihtimalimden gerçekten korkmuş gibiydi. O an içimdeki bütün inat yavaşça söndü. Dudaklarım istemsizce aralandı. “Bana...” Sesim neredeyse fısıltıya dönüştü. “...böyle kızmanız...”

Elijah bekledi. “Ne?”

Kalbim gereksiz yere hızlanmaya başladı. “Şey...” Gözlerimi kaçırdım. “...Yakışıyor.”

Kendi söylediğim cümleyi beynim birkaç saniye sonra algıladı. Bir dakika. Ben bunu… Sesli mi söyledim?

Gözlerim yavaşça büyüdü. “Ben...”

Elijah bana birkaç saniye baktı. Yüzünde yine o sakin ifade vardı. Sonra başını hafifçe eğdi. “...Teşekkür ederim.”

Yanaklarımın alev alev yandığını hissediyordum. “Ben...” Gerisini getiremedim. Hızla arkamı dönüp mutfaktan çıktım. “Ben odama gidiyorum!”

“Elbette.”

“Şunu demeyin artık!”

Arkamdan çok sakin sesi geldi. “İyi geceler, İvy.”

Kalbim bir kez daha anlamsızca hızlandı. “İyi... iyi geceler...” diye mırıldanıp merdivenleri neredeyse koşarak çıktım.

Merdivenleri ikişer ikişer çıktım. “Harikasın, İvy...” diye kendi kendime söylendim. “Ona resmen ‘yakışıyor’ dedin.” Kapımı açıp içeri girdim. Sırtımı kapıya yasladım. “Bravo, gerçekten bravo!”

Yüzümü iki elimin arasına aldım. “Ne diyecektin sanki?” dedim utana utana.

“‘Teşekkür ederim, beni kurtardığınız için.’”

“‘İyi ki yetiştiniz.’”

Nefes nefese kalmıştım. “Hayır! Sen ne dedin?” Gözlerimi sımsıkı kapattım. “‘Bana böyle kızmanız... yakışıyor.’” Yastığı kaptığım gibi yüzüme bastırdım. “Tanrı’m...” Yastığın içinden boğuk bir ses çıktı. “Bir dahaki görüşmemizde gözünün içine nasıl bakacağım?”

Birkaç dakika yatağın üzerinde öylece kaldım. Kalbim sonunda yavaş yavaş normale dönmeye başlamıştı. Derin bir nefes alıp doğruldum. Tam o sırada aklıma bir şey geldi. “...Bir dakika.” Gözlerim kapıya çevrildi.

Elijah salonda kanepede uyuyacaktı. Sabah annemle babam telaşla hazırlanırken bunu hiç düşünmemiştim.

Kanepede sadece iki tane küçük kırlent vardı.Ne yastık vardı, ne de battaniye. Dudaklarımı büzdüm. “Orada öyle uyuyamaz ki...”

Hızla ayağa kalktım. Dolabımı açıp misafirler için sakladığımız yumuşak yorganı çıkardım. Yanına temiz bir yastık da aldım. Tek kolumla taşımak biraz zor olsa da yavaş yavaş merdivenlerden aşağı indim.

Salona vardığımda Elijah pencerenin önünde durmuş dışarıyı izliyordu. Beni görünce bakışlarını elindekilere çevirdi. “Onlar nedir?”

“Şey...” Bir anda utanmıştım. “Aslında...”

Kanepenin üzerine yorganı dikkatlice serdim. Yastığı da baş kısmına yerleştirdim. Battaniyeyi düzgünce katlayıp üzerine bıraktım. Birkaç adım geri çekilip yaptığım işe baktım. “Tamam.”

Elijah birkaç saniye hazırladığım yatağa baktı. Sonra bana döndü. “Bunları siz mi hazırladınız?”

Omuz silktim. “Belki.”

“Gerek yoktu.”

“Bence vardı.”

“İvy.”

“Hı?”

“Ben her yerde uyuyabilirim.”

“Biliyorum.”

“Öyleyse?”

Kollarımı göğsümde birleştirdim. “İnsan her yerde uyuyabiliyor diye rahatsız uyumak zorunda değil.”

Sessizce bana baktı. “Hem...” dedim gözlerimi kaçırarak. “İki ay boyunca bu evdesiniz.”

“Evet.”

“Rahatsız olmanızı istemiyorum.”

Elijah'ın bakışları yeniden kanepedeki yastığa kaydı. Uzun süre konuşmadı. Sonra her zamankinden daha yumuşak bir sesle konuştu. “...Teşekkür ederim.”

İstemsizce gülümsedim. “Rica ederim.”

Tam merdivenlere yönelmiştim ki arkamdan sesi geldi. “İvy.”

Arkamı döndüm. “Efendim?”

“Bileğiniz.”

Sol bileğime baktım. “Ne olmuş?”

“Yorganı tek başınıza taşımamalıydınız.”

Gözlerimi devirdim. “Yine mi?”

“Elbette.”

Kahkahamı tutamadım. “Gerçekten iflah olmazsınız.”

“Muhtemelen.”

Bu kez gülümseyen bendim. “İyi geceler, Elijah.”

O da başını hafifçe eğdi. “İyi geceler, İvy.”

Merdivenlerden yukarı çıkarken yüzümde istemsiz bir gülümseme vardı. Odamın kapısını kapatıp yatağıma uzandım. Tavana bakarken usulca fısıldadım. “Galiba...” Dudaklarımın kenarı yeniden kıvrıldı. “Başım gerçekten belada.”

Yastığa yüzümü gömdüm.

“Yarın sabah hiçbir şey olmamış gibi davranacağım.”

Derin bir nefes aldım.

“Kesinlikle gözünün içine bakmayacağım.”

Kalbim hâlâ garip atıyordu. Ama yorgunluk bütün düşüncelerimin önüne geçti. Birkaç dakika sonra uyku usulca beni içine çekti.

•

Perdelerin arasından süzülen güneş ışığı göz kapaklarıma vurunca istemsizce homurdandım.

“Hmm...” Yorganı biraz daha üzerime çektim ama olmadı. Işık çok inatçıydı. İsteksizce gözlerimi araladım.

Saat daha 08:12’ydi. “Bu kadar erken mi...”

Yavaşça doğruldum. O sırada sol kolumdaki alçı gözüme ilişti. “Bugün...” Sonra hatırladım. “Kontrol.”

Tam iki hafta olmuştu. Doktor bugün alçıyı kontrol edecekti. İçimde garip bir heyecan oluştu. Belki çıkar… Sonra hemen kendi kendime cevap verdim.

Yok... Büyük ihtimalle daha erken.

Üzerimi değiştirip saçlarımı toparladıktan sonra aşağı indim. Salon her zamanki gibi sessizdi. Kanepedeki yorgan özenle katlanmıştı, yastık da eski yerine bırakılmıştı. Sanki biri hiç uyumamış gibiydi.

“Elijah?”

Mutfaktan sesi geldi. “Buradayım.”

İçeri girdiğimde kahve kokusu yine evi doldurmuştu. Elijah fincana sıcak su dolduruyordu. Beni görünce başını hafifçe eğdi. “Günaydın.”

“Günaydın.”

Bir an birbirimize baktık. Dün gece aklıma gelince istemsizce gözlerimi kaçırdım. “Şey...” Başımı kaldırıp ona baktım. “Ben daha hiçbir şey demedim.”

“Diyecektiniz.”

İstemsizce güldüm. “Sinir bozucusunuz.”

“Elbette.”

“İşte yine...” Dudaklarım kıvrıldı. Bu kelime artık nedense sinirimi bozmuyordu.

“Bugün kontrolünüz var.”

“Biliyorum.”

“Kahvaltı hazırlayabilirim.”

Masaya baktım, sonra mideme. Garipti… Canım hiçbir şey istemiyordu. “Yok...”

“Emin misiniz?”

Başımı salladım. “Hiç aç değilim.”

“Elbette biraz yemeniz daha doğru olur.”

Burnumu buruşturdum. “İstemiyorum.”

“Eliniz boş mideyle ilaç almaya uygun değil.”

“İlaç da içmeyeceğim.”

Elijah birkaç saniye bana baktı. “İvy.”

“Hı?”

“Dünden beri doğru düzgün bir şey yemediniz.”

“Yedim.” Derin bir iç çektim. “Neden hiç işimi kolaylaştırmıyorsunuz?”

“Görevim bu.”

Gözlerimi devirdim. “Bazen sizden gerçekten nefret ediyorum.”

“Elbette.”

İstemsizce güldüm. “Yok... Edemiyorum galiba.”

Cümle ağzımdan çıkar çıkmaz sustum. Ben az önce ne dedim? Elijah'ın yüzünde yine aynı sakin ifade vardı. Sanki o cümleyi duymamış gibi konuştu.

“En azından birkaç lokma tost yiyin.”

Derin bir nefes verdim. “İki lokma.”

“Anlaştık.”

“Elbette demeyecek misiniz?”

Bu kez dudaklarının kenarı neredeyse fark edilmeyecek kadar kıpırdadı. “...Elbette.”

Başımı masaya koyup güldüm. “Vazgeçiyorum sizinle uğraşmaktan.”

“Elbette.”

“Biliyordum...” Başımı masaya bıraktım. “Gerçekten dünyanın en inatçı adamısınız.”

“Elbette.”

“Tamam, sustum.”

Elijah hiç cevap vermedi. Sessizce dolabı açıp ekmekleri çıkardı.

Kaşlarımı kaldırdım. “Bir dakika...”

Bana döndü. “Ne oldu?”

“Tostu siz mi yapacaksınız?”

“Elbette.”

Şaşkınlıkla doğruldum. “Yapabiliyor musunuz?”

“Evet.”

“Yakmayacaksınız değil mi?”

“Hayır.”

“Emin misiniz?”

“Elbette.”

Kollarımı göğsümde birleştirdim. “İzliyorum.”

“Elbette.”

Mutfakta kısa bir sessizlik oluştu. Elijah tost makinesini çalıştırdı. Ekmekleri dikkatlice yerleştirdi. Dolaptan kaşar peynirini çıkardı, birkaç ince dilimi ekmeklerin arasına koydu. Her hareketi sakin ve düzenliydi. Sanki tost değil de önemli bir operasyon hazırlıyordu. Kendimi tutamayarak gülümsedim.

“Neden gülüyorsunuz?”

“Tost yapış şekliniz çok ciddi.”

“Konsantre oluyorum.”

“Tosta mı?”

“Elbette.”

Kahkaham mutfağı doldurdu. “İnanılmazsınız.”

Birkaç dakika sonra tost makinesinden mis gibi kızarmış ekmek kokusu yükseldi. Elijah tabağı önüme bıraktı. “Afiyet olsun.”

Tabağa baktım. Peynir tam kıvamında erimişti, ekmekler de ne fazla yanmıştı ne de açık kalmıştı. Bir lokma aldım. Çıtır sesi mutfakta yankılandı. Gözlerim hafifçe büyüdü. “...Bu gerçekten güzel olmuş.”

“Teşekkür ederim.”

Bir lokma daha aldım. “Koruma olup bu kadar güzel tost yapmanız beklediğim bir şey değildi.”

“Elbette her şeyi öğrenmek faydalıdır.”

Başımı iki yana salladım. “Şu kelimeyi ömrünüz boyunca bırakmayacaksınız, değil mi?”

“Hayır.”

İstemsizce gülümsedim. Kısa sürede tostun büyük kısmını bitirmiştim. Son lokmayı da ağzıma attım. “Tamam.” Su bardağımdan bir yudum içip ayağa kalktım. “Ben hazırlanıp geleyim.”

“Elbette.” Merdivenlere yönelirken arkamdan sesi geldi. “İvy.”

Arkamı döndüm. “Efendim?”

“Kolunuzu zorlamayın.”

Gözlerimi hafifçe devirdim ama gülümsememe engel olamadım. “Tamam.”

Sonra odama çıkıp dolabımı açtım. Bugün hastaneye gideceğim için rahat bir şeyler giymek en iyisiydi.

Askıların arasında kısa bir süre göz gezdirdim. Sonunda gri askılı bluzumu elime aldım. Yanına siyah şortumu çıkardım. Hava sabah olmasına rağmen sıcaktı.

Hastanede de uzun uzun bekleyeceğimiz için rahat olmak istiyordum. Üzerimdeki pijamalarımı dikkatlice değiştirdim. Sol kolumdaki alçı yüzünden giyinmek her zamanki gibi biraz uğraştırıyordu. Önce alçılı kolumu bluzun askısından geçirdim, sonra sağ kolumu. Kumaşı omuzlarıma oturturken hafifçe iç çektim.

“Şu alçı bir çıksa artık...” diye söylendim kendi kendime. Bluzu düzelttikten sonra siyah şortumu giydim. Belindeki ipleri tek elimle bağlamak birkaç deneme gerektirse de sonunda başardım. Dolabın alt rafından beyaz spor ayakkabılarımı çıkardım. Yatağın kenarına oturup önce sağ ayağımı, sonra sol ayağımı içine geçirdim.

Bağcıkları tek elle bağlamak biraz zaman aldı ama sonunda ikisini de sıkıca bağlayabildim. Ayağa kalkıp aynanın karşısına geçtim. Saçlarımı yüksek bir atkuyruğu yaptım. Yüzüme düşen birkaç tutamı kulağımın arkasına sıkıştırdım.

Aynadaki yansımama birkaç saniye baktım. “Fena değil.” Alçılı kolumu kaldırıp inceledim. “Tek uyumsuz parça sensin.”

Kendi söylediğime hafifçe gülümsedim. Komodinin üzerindeki telefonumu cebime koydum, ardından kapıyı açıp odadan çıktım. Merdivenlerden aşağı inerken salondan Elijah'ın ayak sesleri geliyordu. Onun çoktan hazır olduğuna emindim.

Elijah Collins

İvy yavaş adımlarla aşağı iniyordu. Bakışlarım istemsizce üzerinde kaldı. Gri askılı bluz, siyah şort ve beyaz spor ayakkabılar...

Oldukça sade giyinmişti. Ama nedense bakışlarımı birkaç saniye daha ayıramadım. Ne yapıyorsun?

Bakışlarımı hemen kapıya çevirdim. Görev, sadece görev.

İvy son basamağa indi. “Elijah?”

Başımı tekrar ona çevirdim. “Efendim?”

“Hazırım.”

Başımı hafifçe salladım. “Güzel.” Cümle ağzımdan düşünmeden çıkmıştı.

İvy birkaç saniye bana baktı. “Ne güzel?”

“Kıyafetiniz.” Ben bunu gerçekten söylemiş miydim?

İvy'nin dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. “Teşekkür ederim.”

Başımı hafifçe eğdim. “Rica ederim.”

Daha fazla bir şey söylemedim, söylememeliydim. Kapıyı açtım. “Çıkabiliriz.”

“Elbette.”

Bu kez o söylemişti. İstemsizce dudaklarımın kenarı kıpırdadı. Arabaya kadar sessizce yürüdük. Her zamanki gibi önce çevreyi kontrol ettim. Sonra kapıyı açtım. “Buyurun.”

“Teşekkür ederim.”

İçeri oturduktan sonra kapıyı kapattım. Ben de sürücü koltuğuna geçtim.

Yol boyunca yalnızca radyodan gelen kısık müzik vardı. İvy camdan dışarıyı izliyordu, ara sıra sol kolundaki alçıya bakıyordu. Muhtemelen bugün çıkmasını umut ediyordu.

Direksiyondan gözlerimi ayırmadan konuştum. “Endişeli misiniz?”

Sessizce omuz silkti. “Biraz.”

“Her şey yolunda gidecek.”

“Umarım.”

Başımı hafifçe salladım. “Doktor ne gerekiyorsa onu yapacaktır.”

Yaklaşık yirmi dakika sonra hastanenin otoparkına girdim. Arabyı durdurup önce ben indim. Her zamanki gibi çevreyi kontrol ettikten sonra yolcu kapısını açtım. “İnebilirsiniz.”

İvy arabadan indi. “Teşekkür ederim.”

Başımı salladım. Hastanenin otomatik kapıları önümüzde açıldı. İçeri girdiğimiz anda antiseptik kokusu havaya karıştı. Kayıt işlemleri birkaç dakika sürdü.

Görevli hemşire dosyayı kapatıp gülümsedi. “Ortopedi... Üç numaralı oda.”

“Teşekkür ederiz.” dedi İvy.

Koridorda yan yana yürümeye başladık. Aramızda her zamanki mesafe vardı -olması gereken de buydu- Üç numaralı odanın önüne geldiğimizde kapıyı çaldım.

“Girin.”

Kapıyı açıp önce İvy'nin içeri girmesine izin verdim. Ardından ben de sessizce peşinden girdim.

Doktor masanın arkasından gülümseyerek ayağa kalktı. “Hoş geldiniz. Bakalım bileğimiz nasıl iyileşmiş?”

Doktor dosyayı eline aldı. “İki hafta olmuş.”

“Evet.” diye cevap verdi İvy.

“Şikâyetin var mı?”

“İlk günlere göre çok daha iyi. Bazen hafif sızlıyor ama eskisi kadar değil.”

Doktor başını salladı. “Güzel.” Ayağa kalkıp İvy'nin yanına geldi. “Kolunu masanın üzerine koyabilir misin?”

İvy dikkatlice alçılı kolunu uzattı. Doktor alçının etrafını kontrol etmeye başladı. Ben ise birkaç adım geride duruyordum. Her zamanki yerimde, her zamanki mesafemde. Olmam gereken yerde...

Ama gözlerim onun üzerindeydi. Doktor bileğini farklı açılardan incelerken yüzünü hafifçe buruşturdu.

“Acıyor mu?”

“Biraz.”

İstemsizce çenem sıkıldı. Canının yandığını görmek beklediğimden daha rahatsız ediciydi.

Doktor birkaç noktaya daha bastırdı. “Burada?”

“Yok.”

“Peki burada?”

İvy hafifçe nefes verdi. “Orası biraz.”

Doktor tekrar yerine geçti. “Güzel ilerliyor.”

İvy'nin yüzü aydınlandı. “Gerçekten mi?”

“Evet.”

Dosyasına birkaç not düştü. “Kaynama istediğimiz gibi devam ediyor.”

İvy belli etmemeye çalışsa da sevindiği her hâlinden anlaşılıyordu. Küçük bir çocuk gibi doktorun ağzından çıkacak diğer cümleyi bekliyordu. “Alçı çıkacak mı?”

Doktor gülümsedi. “Henüz değil.”

Omuzları çok hafif düştü. “Biraz daha sabredeceğiz.”

“Ne kadar?”

“Yaklaşık iki hafta daha.”

İvy dudaklarını büktü. “Dört hafta çok uzunmuş.”

“Biliyorum.”

Doktor gülümseyerek alçının kenarını düzeltti. “Ama erken çıkarırsak kemiğin tekrar zarar görme ihtimali olur.”

“Tamam...”

Sesindeki hayal kırıklığı gizlenemiyordu. Başını eğmişti, çocuk gibi üzülmüştü.

İstemsizce konuştum. “İki hafta hızlı geçer.”

İvy başını kaldırdı. Göz göze geldik. “Gerçekten mi?”

“Evet.”

Bakışları birkaç saniye üzerimde kaldı. Sonra hafifçe gülümsedi. “Umarım.”

Neden… O gülümsediğinde içimde garip bir sıcaklık oluşuyordu? Bunun mantıklı bir açıklaması yoktu. Bunu düşünmenin sırası değildi. Ben onun korumasıydım. Görevim, güvenliğini sağlamaktı. Hepsi buydu.

Doktor reçeteyi uzattı. “Bir darbe almadığı sürece sorun görünmüyor.”

Başımı hafifçe salladım. “Dikkat edeceğim.”

Doktor bana baktı. “Sanırım siz zaten fazlasıyla dikkat ediyorsunuz.”

“Görevim.”

Doktor hafifçe gülümsedi. “Belli oluyor.”

İvy ise gözlerini bana çevirip çok belli belirsiz sırıtıyordu. O ifadeyi görünce içimden ne olduğunu tahmin etmeye çalıştım. Yine aklından bir şey geçiriyor ve nedense bunun ne olduğunu merak ettiğimi fark ettim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.