İvy Ashford
Başım hâlâ Elijah'ın göğsündeydi. Bir kolu belime dolanmış, diğeri yastığın üzerinde durmuştu. Düzenli nefes alışını yanağımda hissedebiliyordum. Bir süre hiç kıpırdamadım. Keşke zaman da kıpırdamasa diye düşündüm. Bugün son gündü.
Boğazım düğümlendi. Başımı usulca kaldırıp yüzüne baktım. Hâlâ uyuyordu. Dağınık saçları alnına düşmüştü. Dün gece beni sakinleştirirken ne kadar yorulduğunu şimdi daha iyi fark ediyordum. Parmaklarımı yavaşça saçlarının arasından geçirdim. İçimden buruk bir gülümseme geçti. “Biraz daha uyu...” diye fısıldadım.
Sessizce kollarının arasından çıktım. Üzerindeki battaniyeyi omuzlarına kadar örttüm. Son kez onu izledim. Sonra odadan sessizce çıktım.
Mutfakta kahve makinesinin sesi evin sessizliğini bozuyordu. Dolabı açıp yumurtaları çıkardım. “Bugün güzel bir kahvaltı olacak.” diye kendi kendime mırıldandım.
Sanki güzel bir kahvaltı hazırlarsam hiç gitmeyecekmiş gibi. Tavaya tereyağı bıraktım. Pankek hamurunu hazırladım. Kahve kokusu bütün evi doldururken masaya reçelleri, balı, peynirleri ve meyveleri dizdim. Her şeyi özenle yerleştiriyordum. Çünkü yapabileceğim tek şey buydu. Kapı arkamdan usulca açıldı.
“Günaydın.”
Arkamı döndüm. Elijah kapının eşiğinde durmuştu. Saçları dağınıktı, üzerinde gri tişörtü vardı. Yüzünde her zamanki sakın ifadesi duruyordu ama gözlerinin altında ince bir yorgunluk vardı.
“Günaydın.” dedim gülümsemeye çalışarak.
Masaya baktı. “Yine pankek.”
“Son...” Cümlem boğazımda düğümlendi. Hızla düzelttim. “...En sevdiğin kahvaltı.”
Birkaç saniye bana baktı. Hiçbir şey söylemedi. Sadece başını hafifçe salladı. “Elbette.”
Kahvaltıyı her zamanki gibi birlikte hazırladık. Ben konuşuyordum, hem de gereğinden fazla. Çünkü sustuğum anda aklıma yalnızca vedaya kalan süre geliyordu.
Kahvaltı bittikten sonra tabakları birlikte kaldırdık. Ben lavaboda bardakları yıkarken odadan fermuar sesi geldi. Elimdeki bardak olduğu yerde kaldı. Fermuar bir kez daha çekildi.
Kalbim yavaşça sıkıştı. Hiç istemeden koridora çıktım. Odanın kapısı yarı açıktı. Elijah yatağın üzerine açık bavulunu koymuştu. Katladığı gömlekleri tek tek içine yerleştiriyordu.
Kapının önünde öylece kaldım. İlk kez bunun gerçekten biteceğini hissettim. “Elijah...”
Elindeki gömleği katlamayı bıraktı. Yavaşça bana döndü, bakışlarımız buluştu. O an ikimiz de hiçbir şey söyleyemedik. Çünkü söyleyeceğimiz her cümle, vedayı biraz daha gerçek yapacaktı.
Hiç düşünmeden kollarımı boynuna doladım. Sımsıkı sarıldım. Sanki biraz gevşetirsem gerçekten gidecekmiş gibi.
“Gitme...” Sesim hıçkırıklarımın arasında kayboldu. “Lütfen gitme, Elijah...”
Kolları bir an tereddüt etti. Sonra beni aynı güçle kendine çekti. Başını saçlarıma yasladı.b“İvy...”
“Ne olur...” Omuzuna tutunurken gözyaşlarım tişörtünü ıslatıyordu. “Bir yolunu bul... Gitme...”
Elijah gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. “Keşke kalabilsem.”
O iki kelime kalbimi daha çok acıttı. “Ben sensiz ne yapacağım?” diye fısıldadım.
“Yapacaksın.”
“İstemiyorum...”
“Biliyorum.”
Başımı iki yana salladım. “Hayır, bilmiyorsun... Sabah uyanınca seni göremeyeceğim. Sana 'Günaydın' diyemeyeceğim. Bana 'Elbette.' demeyeceksin...” Sesim tamamen titriyordu. “Ben bunu istemiyorum...”
Elijah gözyaşlarımı başparmağıyla sildi. “Bazen istemediğimiz şeyleri yaşamak zorunda kalırız.”
“Ben istemiyorum!”
Beni yeniden sıkıca sardı. “Biliyorum...”
Titreyen ellerimle saçımdaki siyah tokayı çıkardım. Avucuna bıraktım. Şaşkınlıkla bana baktı. “Bu...”
“Bende kalsın istemiyorum.”
Parmaklarını tokaya kapattı. “Neden?”
“Çünkü...” Gözyaşlarımı silmeye çalıştım. “Beni hatırlatacak bir şeyin olsun istiyorum.”
Elijah tokaya uzun uzun baktı. Sonra onu dikkatlice cebine koydu. “Her zaman yanımda olacak.”
Burnumu çektim. “Gerçekten mi?”
“Elbette.” Bir an cebinden telefonunu çıkardı. “Telefonunu ver.” Şaşkınlıkla telefonumu uzattım. Kendi numarasını kaydetti ve telefonu yeniden bana verdi. “Ne zaman canın isterse ara.”
Parmaklarım titriyordu. “Gerçekten açacak mısın?”
“Uygun olduğum her an.”
“Ya gece üçte ararsam?”
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. “Elbette biraz söylenirim.”
Gözyaşlarımın arasından istemsizce güldüm. “Sonra?”
“Sonra yine konuşurum.”
Telefonu göğsüme bastırdım. “Beni unutma...”
Elijah iki eliyle yüzümü tuttu. Bakışlarını gözlerimden ayırmadan konuştu. “Bunu yapabileceğime gerçekten inanıyor musun?”
Sessizce başımı iki yana salladım. “Hayır...”
Alnını alnıma yasladı. “Güzel.” Sonra beni bir kez daha sımsıkı kollarının arasına aldı. Bu sarılış, diğerlerinin hiçbirine benzemiyordu. Çünkü ikimiz de bırakmak istemiyorduk.
Dudaklarım titriyordu. “Gitme...” diye hıçkırdım. “Ne olur gitme...”
Kollarımı boynuna öyle sıkı dolamıştım ki sanki bırakırsam gerçekten gidecekti. Elijah da beni aynı güçle sardı. Çenesini başımın üzerine yasladı.
“İvy...”
“Ben hazır değilim...” Omzuna yüzümü gömdüm. “Henüz değilim...”
“Elbette değilsin.”
“Ben seni bırakmak istemiyorum...”
Tam o sırada kapının kilidi döndü. İkimiz de aynı anda başımızı çevirdik.Ardından kapı açıldı.
“İvy?”
Annemin sesiydu. Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Hemen Elijah'ın boynundan ayrıldım. Avuç içlerimle gözyaşlarımı telaşla sildim. Burnumu çekip derin bir nefes aldım. “Elijah...”
O sadece başını hafifçe salladı. “Git.”
Arkamı dönüp kapıya doğru koştum. “Anne!”
Annem daha çantasını bile yere bırakmadan bana kollarını açtı. Koşup ona sarıldım. “Canım benim...” Saçlarımı öptü. “Bizi özledin mi?”
Başımı defalarca salladım. “Çok...”
Arkamdan babamın sıcak sesi duyuldu. “Bana da sarılmayacak mısın?”
Gözlerim yeniden doldu. “Baba...”bBabama da sıkıca sarıldım. O da beni kollarının arasına alıp sırtımı okşadı.
“Biz de seni çok özledik.”
“İş gezisi nasıl geçti?” diye sordum, sesimin titremesini belli etmemeye çalışarak.
“Yoğundu.” Babam gülümsedi. “Ama sonunda evimize döndük.”
Annem o sırada yüzüme dikkatlice baktı. Kaşları hafifçe çatıldı. “İvy...”
“N-ne oldu?”
“Gözlerin neden bu kadar kızarmış?”
Bir an donup kaldım. “Şey...” Ne diyeceğimi bilemedim. Tam konuşacakken arkamdan Elijah'ın sakin sesi duyuldu.
“Bir film izledik.” dedi her zamanki ifadesiyle. “Oldukça duygusal bir sonu vardı.”
Annem hafifçe gülümsedi. “Demek ondan.”
Ben ise gizlice Elijah'a baktım. Yine beni kurtarmıştı. Her zamanki gibi sessizce, belki de son defa.
Babam derin bir nefes aldı. Sonra Elijah'a doğru birkaç adım yürüdü. Yüzündeki ifade sakindi ama ciddiydi. “Elijah.”
“Elbette, efendim.”
Babam elini uzattı. “Sanırım artık görevin sona erdi.”
Elijah hiç tereddüt etmeden elini sıktı. “Evet, efendim.”
Babam başını hafifçe salladı. “Bu süreç boyunca kızımı korudun.” Bakışları bir an bana kaydı. “Onu yalnız bırakmadın.” Tekrar Elijah'a döndü. “Bunun için sana minnettarım.”
“Elimden geleni yaptım.”
“Ve fazlasını da.” Babamın sesi bu kez daha yumuşaktı. “Bir baba olarak sana teşekkür ederim.”
Elijah saygıyla başını eğdi. “Bunu duymak benim için büyük bir onur.”
Babam elini bir kez daha sıktı. “Artık ailene dönebilirsin.” O cümleyi duyduğum an sanki bütün dünya sessizleşmişti.
Boğazım düğümlendi.Alt dudağımı öyle sert ısırıyordum ki acısını hissedebiliyordum. Parmaklarımı yumruk yaptım. Tırnaklarım avuç içime batıyordu.
Elijah başını hafifçe eğdi. “Teşekkür ederim, efendim.”
Sonra bavulunun kulpunu tuttu. Ben ise olduğum yerde kıpırdayamıyordum. Gözlerim sadece onu izliyordu. Her hareketi, her nefesi… Sanki birazdan tamamen hayatımdan silinecekmiş gibi.
Annem sessizce yanıma geldi. “İvy?”
Başımı hızla diğer tarafa çevirdim. “İyiyim.”
Ama sesim beni ele vermişti. Çünkü titriyordu. Ve gözlerimde biriken yaşları tutabilmek için bütün gücümle mücadele ediyordum. Sadece bir kez daha bana bakmasını istiyordum.
Elijah bavulunu eline aldı. Son kez hepimize baktı. “İzninizle.”
Babam başını salladı. “Yolun açık olsun, evlat.”
“Teşekkür ederim.” Elijah bana döndü. Bakışlarımız yalnızca birkaç saniye buluştu. O birkaç saniye sanki koca bir ömürdü. Sonra usulca başını eğdi. “Hoşça kal, İvy.”
Dudaklarımı araladım. “Hoş...” Devamını getiremedim. Kapıyı açıldıktan sonra kapı yavaşça kapandı. İçimde bir şeyleri paramparça etti, nefesim kesildi. Gerçekten gitmişti.
“İvy?” Annemin sesi uzaktan geliyormuş gibiydi.
Başımı iki yana salladım. “Ben...” Bir adım attım ve bir anda koşmaya başladım.
“İVY!” Babam arkamdan seslendi.
Hiçbirini duymuyordum. Kapıyı açıp kendimi dışarı attım. “Elijah!” Sesim apartman boşluğunda yankılandı. Merdivenlere doğru koşarken gözyaşlarım artık durmuyordu. “Elijah!”
O da tam apartmanın çıkış kapısına yaklaşmıştı. Sesimi duyunca olduğu yerde durdu, yavaşça arkasını döndü. Ben ise nefes nefese ona doğru koştum.
Hiç durmadan, hiç düşünmeden… Yanına ulaştığım anda kollarımı beline doladım. Arkasından sımsıkı sarıldım. “Gitme...” Sesim hıçkırıklarımın arasında kayboluyordu. “Ne olur gitme...” Yüzümü sırtına gömdüm. Omuzları gözyaşlarımla ıslanıyordu. “Ben sensiz yapamam...”
Elijah olduğu yerde donup kaldı. Birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Sonra bavulunun sapını yavaşça bıraktı. Elleri usulca kollarımın üzerine geldi. “İvy...”
Başımı hayır der gibi salladım. “Hayır... Hayır, hiçbir şey söyleme.” diye ağladım. “Lütfen... sadece gitme.”
Hıçkırıklarım birbirine karışıyordu. “N'olur... Biraz daha kal. Bir gün daha, bir saat daha... Hatta beş dakika daha.”
Elijah yavaşça bana döndü. Kollarını açıp beni yeniden göğsüne çekti. Bu kez ben değil, o da sımsıkı sarılmıştı. Çenesini başımın üzerine yasladı. “Ben de seni bırakmak istemiyorum.”
Bu cümleyi duyduğum an içimde tuttuğum bütün gözyaşları bir anda boşaldı. Hıçkırarak ağlamaya başladım. “Özleyeceğim seni...”
Elijah gözlerini kapattı. “Biliyorum.”
“Her gün... Her dakika...” Saçlarımı usulca öptü. “Ben de özleyeceğim, küçük fare.”
Arkasından apartmanın giriş kapısında annemle babam sessizce durmuş, hiçbir şey söylemeden onları izliyorlardı. Hıçkırıklarım dinmiyordu, kollarım hâlâ Elijah'ın boynundaydı. Sanki biraz gevşetsem bir daha ona hiç dokunamayacaktım.
Başımı yavaşça kaldırdım. Gözlerim kıpkırmızıydı. Onunkiler de ber zamanki kadar sakindi ama ilk kez o sakinliğin altında kırılmış bir hüzün vardı. “İvy...” diye fısıldadı.
“Ne?”
“Bana böyle bakma.”
“Neden?”
“Gitmeyi daha da zorlaştırıyorsun.”
Alt dudağım yeniden titredi. “Ben zaten zorlaştırmak istiyorum...”
Bir an sessizlik oldu. Sonra ellerimi usulca yüzüne götürdüm. Başparmağımla yanağını okşadım. Sonra dudağımı bir anda onunkilerle birleştirdim ve uzunca öptüm.
Büyük bir özlem, hayal kırıklığı ve hüzün ile… Gözyaşlarımız yanaklarımızdan süzülürken birbirine karışıyordu. Ayrıldığımda ikimiz de konuşamadık. Sadece birbirimize baktık. Sonra yeniden birbirimize sarıldık.
Dakikalar geçiyordu. Ne ben bırakabiliyordum, ne de o. Rüzgâr hafifçe eserken Elijah saçlarımı son kez okşadı. “İvy.”
“Hm?”
“Beni ara.”
Başımı hemen salladım. “Her gün ararım.”
Dudaklarının kenarında hüzünlü bir tebessüm oluştu. “Elbette biraz söylenirim.”
Gözyaşlarımın arasından hafifçe güldüm. “Biliyorum.”
Elini usulca yanağıma koydu. “Kendine iyi bak.”
“Sen de...”
Derin bir nefes aldı. Sanki söyleyeceği cümleyi içinde defalarca tartmış gibiydi. Sonunda gözlerimin içine bakarak fısıldadı. “Seni çok seviyorum.”
Kalbim bir an duracak gibi oldu. Gözyaşlarım yeniden aktı. “Ben de seni çok seviyorum...”
Elijah alnını usulca alnıma yasladı. “Hoşça kal, küçük fare.”
Son kez saçlarımı okşadı, son kez gülümsedi, son kez bana baktı… Ardından bavulunu eline aldı. Bu kez arkasına dönmedi. Ben ise olduğu yerde kalıp, gözyaşları içinde onu izledim. Ta ki apartmanın kapısından çıkıp gözden kaybolana kadar.
Bazı vedalar sessiz olurdu. Ama bıraktıkları boşluk insanın içinde yıllarca konuşmaya devam ederdi.
Dizlerim titredi, nefes alamıyordum. Göğsümün tam ortasında görünmez bir ağırlık vardı. Sanki biri kalbimi avucunun içine almış, yavaşça sıkıyordu. “Elijah...”
Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. Bir cevap gelmedi.
Bir adım daha attım ama bacaklarım beni taşımadı. Olduğum yere çöktüm, dizlerim soğuk zemine çarptı. Hiç umursamadım.
Avuçlarımı yüzüme kapattım. Ve sonunda kendimi tutmayı bıraktım. Hıçkırıklarım apartman boşluğunda yankılanıyordu, omuzlarım durmadan sarsılıyordu. Sanki her gözyaşımla birlikte içimden bir parça daha kopuyordu.
Az önce buradaydı, az önce bana gülümsüyordu. Az önce bana “Kendine iyi bak.” diyordu. Şimdi ise yoktu.
Gözlerimi kapattım. Sabah bana yaptığı aptal fare şakası geldi aklıma.
Beraber yaptığımız pankekler...
Temizlik yaparken kahkahalarımız...
Sırtına binişim...
Film izlerken korkudan koluna sarılışım...
Gece gördüğüm kâbus...
Ve bana, “Kalbimi dinle.” deyişi… Hepsi bir filmin sahneleri gibi gözlerimin önünden geçiyordu.
“Bu kadar mıydı… Gerçekten bu kadar mıydı...”
Hayat bazen ne kadar acımasız olabiliyormuş. Meğer aşk, bir insanın bütün dünyasını değiştirmeye yetiyormuş.
Annemle babamın bana doğru geldiğini hissediyordum. Ama başımı kaldıramıyordum. Çünkü biliyordum ki, başımı kaldırırsam gerçekten gittiğini kabul etmek zorunda kalacaktım. Ve ben henüz buna hazır değildim.
Belki de onu en doğru anlatan cümle buydu. O, benim hayatıma beklenmedik bir anda girmişti. Şimdi ise beklenmedik bir anda gidiyordu.