İvy Ashford
Gözlerimi yavaşça araladığımda odanın içine süzülen sabah ışıkları tavana ince çizgiler çiziyordu. Birkaç saniye boyunca olduğum yerde kıpırdamadan yattım.
Sonra aklıma ilk gelen şey yine oydu. Sadece üç gün sonra Elijah gidecekti. Kalbimin üzerine görünmez bir ağırlık çöktü. Gözlerimi yeniden kapattım. Sanki birkaç saniye daha uyursam zaman da duracakmış gibi hissettim.
Ama durmuyordu. Saat işlemeye devam ediyordu. İç çekerek doğruldum. Yatağın kenarına oturup yüzümü avuçlarımın arasına aldım. “Kalk İvy...” diye mırıldandım kendi kendime. “Bugünü üzülerek harcama.”
Bunu söylerken bile sesime ben inanmadım. Üzerime rahat bir eşofman ve ince bir tişört geçirdim. Saçlarımı gelişigüzel topladıktan sonra kapıyı açıp koridora çıktım.
Ev beklediğim kadar sessiz değildi. Mutfaktan gelen hafif tabak sesleri duyuluyordu. Dudaklarım istemsizce kıvrıldı. “Elijah...”
Merdivenlerden yavaşça indim. Mutfağın kapısına geldiğimde durdum. Sırtı bana dönüktü, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Bir eli tavadaki omleti kontrol ederken diğer eli kahve makinesine uzanıyordu. Tezgâhta kesilmiş domatesler, salatalıklar ve kızarmış ekmekler vardı.
Bir anlığına sadece onu izledim. Normal bir sabah gibi görünüyordu. Ama ikimiz de bunun normal olmadığını biliyorduk. Kapının kasasına yaslandım. “Günaydın.”
Başını bana çevirdi. Yüzündeki yorgunluk hâlâ tamamen silinmemişti ama beni görünce o tanıdık, sakin gülümsemesi belirdi. “Günaydın.”
Birkaç adım atıp yanına gittim. Hiç düşünmeden koluna sarıldım. Başımı omzuna yasladım. “Bugün de mi erkencisin?”
Sessizce güldü. “Alışkanlık.”
Burnumu gömleğine hafifçe sürttüm. “Bir gün şu alışkanlığın bana da geçer mi acaba?”
“Sanmam.”
“Neden?”
“Çünkü seni her sabah uyandırmaya alıştım.”
İstemsizce gülümsedim. “Ben de buna alıştım.”
Elijah elindeki spatulayı bırakıp bana döndü. “Elbette alışacaksın.”
Kısa bir sessizlik oldu. Ben hâlâ kolunu bırakmamıştım. O da bunu fark etmişti. Başını hafifçe eğdi. “Bugün de bırakmayacak mısın?”
Başımı iki yana salladım. “Hayır.”
“Sebebi?”
Derin bir nefes aldım. “Çünkü...” Gözlerimi onunkilere kaldırdım. “Sana sarıldığım her dakikada üç gün biraz daha yavaş geçiyormuş gibi hissediyorum.”
Elijah'ın bakışları yumuşadı. Saçlarımı kulağımın arkasına itti. “Öyleyse...” dedi usulca. “Elbette bugün kahvaltıyı tek elle hazırlayacağım.”
Kahkaha atmama engel olamadım. “Gerçekten mi?”
“Başka çarem var mı?” Kolunu biraz kaldırıp bana gösterdi. “Rehin alındı.”
Günler sonra ilk kez bir kahkaha sesi duyuldu. Ona daha sıkı sarıldım ve kolunu ısırmaya başladım.
“İvy.”
Isırmayı bırakmadan mırıldandım. “Hımm?”
“Beni kahvaltıdan önce mi yiyeceksin?”
Kıkırdadım. “Belki.”
“Bu korumanın görev tanımında yok.”
Başımı kaldırıp masum masum baktım. “Ben sözleşmeyi okumadım.”
Elijah derin bir nefes aldı. “Fark ettim.” Sonra eliyle alnıma hafifçe dokundu. “Şüpheleniyordum zaten.”
Ağzımı açıp şaşkınmış gibi yaptım. “Bana mı laf çaktın sen?”
“Elbette.”
“Vay canına... Cesarete bak.” Kolunu bırakıp iki adım geri çekildim. Kollarımı göğsümde birleştirdim. “O zaman ben de sana yardım etmiyorum.”
“Elbette.”
“Çayı da demlemiyorum.”
“Elbette.”
“Masayı da kurmuyorum.”
“Elbette.”
Kaşlarımı çatıp dudaklarımı büzdüm. “Ben de seninle konuşmuyorum.”
Bu kez yüzündeki ciddi ifade yalnızca iki saniye dayanabildi. Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. “İşte o kısmı kabul edemem.”
Zafer kazanmış gibi gülümsedim. “Biliyordum!” Parmağımla göğsünü dürttüm. “Dayanamazsın.”
“Elbette dayanırım.”
“Hayır.”
“Dayanırım.”
“Hayır.”
“İvy.”
“Elijah.” Birbirimize birkaç saniye ciddi ciddi baktık. Sonra aynı anda gülmeye başladık.
Kahkaham mutfağın içinde yankılanırken Elijah başını iki yana salladı. “Bu kadar küçük bir insan nasıl bu kadar yaramaz olabiliyor?”
“Küçük mü?” Bir anda mutfak tezgâhındaki meyve kâsesinden mandalinayı alıp ona doğru kaldırdım. “Al bakalım. Bu da senin beynin.”
Elijah mandalinaya baktı, sonra bana. “Beynim mandalina mı?”
“Evet.”
“Neden?”
“Çünkü bazen çalışıyor.”
Bir an sessiz kaldı. Sonra hiç beklemediğim bir anda elindeki mutfak havlusunu omzuma attı. “Demek öyle.”
Gülerek kaçmaya başladım. “Yakala bakalım!”
“Elbette.” Mutfağın etrafında çocuklar gibi dönmeye başladık. Ben sandalyelerin arkasına saklanıyor, Elijah ağır ağır peşimden yürüyordu.
“Teslim ol.”
“Asla!”
“Son uyarı.”
“Reddedildi.”
Bir anda yön değiştirip kaçmaya çalıştım ama bileğim usulca yakalandı. “Yakalandın.”
“Bu hile!”
“Hayır.”
“Kesin hile.”
Tek hamlede beni kendine doğru çekti. Dengemi kaybedince göğsüne çarptım.
“Suçüstü.”
Gülmekten nefesim kesilmişti. “Bırak... gülemiyorum artık...”
“Elbette bırakırım.” Demesine rağmen bırakmadı. Kollarını belime sardı. Ben de kahkahalarımın arasından boynuna sarıldım.
Mutfak yine sessizleşti. Birkaç saniye önce çocuklar gibi koşturduğumuz evde şimdi yalnızca nefeslerimiz duyuluyordu. Başımı omzuna yasladım. “Biliyor musun?”
“Hm?”
“Bu sabahı hiç unutmak istemiyorum.”
Elijah saçlarımı usulca okşadı. “Ben de istemiyorum.”
Bir süre daha öylece kaldık. Sonra burnuma yayılan mis gibi kızarmış patates kokusu ikimizin de aynı anda mutfağa dönmesine neden oldu.
Elijah hafifçe kaşlarını kaldırdı. “Sanırım patatesler bize küsmek üzere.”
Başımı hızla çevirdim. “Patatesler!”
İkimiz de aynı anda tavaya koştuk. Elijah ocağın altını kapatırken ben derin bir nefes aldım. “Kurtuldu.”
“Elbette.”
“Biraz daha geç kalsaydık kömür yiyecektik.”
“Elbette protein olurdu.”
Kahkaha atarak omzuna hafifçe vurdum. “Senin her şeye cevabın var.”
“Mesleki deformasyon.”
Patatesleri geniş bir tabağa aldı. Altın sarısı olmuşlardı. Üzerlerine bir tutam tuz serpip tabağı masaya bıraktı. Ben de bu sırada semizotlarını büyük bir kaseye koyuyordum. Domatesleri doğradım, salatalıkları ekledim. Elijah limonu uzattı.
“Bol ekşili olsun demiştin.”
“Çok bol.”
“Elbette.”
Bir limon sıktım. “Bir tane daha.”
Sessizce ikinci limonu uzattı. Onu da sıktım.
“Elbette üçüncüyü de isteyeceksin.”
Masumca gülümsedim. “Belki...”
Başını iki yana sallayarak üçüncü limonu da elime verdi. “Sen salata yemiyorsun. Limon yiyorsun.”
Gülmekten elimdeki çatalı düşürecektim. “Abartıyorsun.”
“Elbette.”
Sonunda salatayı karıştırıp masaya getirdim. Limonun ferah kokusu bütün mutfağı doldurmuştu. Elijah da iki büyük kupaya kahve doldurdu. Kupaları masaya bırakırken bana baktı. “Hanımefendi... Kahvaltınız hazır.”
Abartılı bir ciddiyetle sandalyemi çektim. “Teşekkür ederim şef.”
“Afiyet olsun.”
“Afiyet olsun.” Patateslerden bir tane alıp ağzıma attım. “Çok güzel olmuş.”
“Elbette.”
“Şımarma.”
“Şımarmadım.”
“Biraz şımardın.”
“Hayır.” Gülümseyerek çatalımla salatadan bir lokma aldım. Ekşiliği yüzümü buruşturunca Elijah'ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Bu kadar limonu gerçekten isteyerek mi sıktın?”
Başımı salladım. “Bayıldım.”
“Yüzün başka şey söylüyor.”
“Elbette yalan söylüyor.”
İkimiz de yeniden güldük. Kahvelerimizden sessizce birer yudum aldık. Pencerenin ardından gelen sabah güneşi masanın üzerine vuruyor, kahve kupalarından yükselen ince buhar havaya karışıyordu.
O an, dünyanın geri kalanı sanki durmuş gibiydi. Ne yaklaşan ayrılık, ne de sayılı günler... Sadece aynı masada oturan, birlikte kahvaltı eden iki insan vardı bizim için. Ama aklımın bir köşesi hala gün sayımı yapıyordu.
•
Kahvaltıyı bitirdikten sonra kahve kupamı mutfağa götürdüm. Elijah da tabakları bulaşık makinesine yerleştiriyordu.
“Bugün dışarı çıkalım mı?” diye sordum.
Başını çevirip bana baktı. “Nereye?”
Omuz silktim. “Hiçbir fikrim yok. Sadece... evde oturmak istemiyorum.”
Birkaç saniye düşündü. “Deniz kenarı?”
Gözlerim bir anda parladı. “Ve dondurma?”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Elbette.”
“Yaşasın!” Merdivenlere doğru koşmaya başladım.
“İvy.” Olduğum yerde durup arkamı döndüm. “Koşma.”
“Tamam...” dedim ama son kelimeyi söyler söylemez yine koşmaya başladım. Arkamdan gelen derin nefesi duyunca gülmeden edemedim.
“Bu kız beni gerçekten yaşlandıracak...”
Odamın kapısını kapatır kapatmaz gardırobun önüne geçtim. “Bugün güzel olmalı.”
Askılara tek tek göz gezdirdim. Sonunda gözüm pastel sarısı askılı bluzuma takıldı. “Tamam.”
Bluzu dikkatlice giydim. Açık renk kot şortumu üzerine geçirdim. Boynuma inci kolyemi taktım. Deniz kabuklu bilekliğimi bileğime geçirirken istemsizce gülümsedim. Saman çantamı yatağın üzerine bıraktım.
Saçlarımı bu kez toplamamaya karar verdim. Hafifçe tarayıp omuzlarıma bıraktım. Pembe terliklerimi giydim. Aynanın karşısına geçince kendi kendime gülümsedim. “Fena değil.”
Çantama telefonumu, cüzdanımı, güneş gözlüğümü ve küçük güneş kremimi koydum. Tam kapıyı açacakken koridordan sesi geldi.
“Hazır mısın?”
“İki dakika!”
“Bunu beş dakika önce de söyledin.”
Kıkırdadım. “Bu son iki dakika.”
Aşağı indiğimde Elijah salonda beni bekliyordu. Beyaz kısa kollu gömleği kollarına tam oturuyordu. Lacivert şortu dizlerinin biraz üzerindeydi. Aynı renkte şapkasını takmıştı. Kolundaki saat güneş ışığını yansıtıyordu.
Beni görünce birkaç saniye sustu. Bakışlarını üzerimden çekmedi. “Ne?”
Başını hafifçe iki yana salladı. “Hiç.”
“Hiç diye bakılmaz.”
“Bakılır. Bugün çok güzelsin.”
Yanaklarım bir anda ısındı. “Teşekkür ederim...” Sonra kollarımı iki yana açtım. “Ben de seni beğendim.”
Kaşını kaldırdı. “Sadece beğendin mi?”
“Biraz da yakışıklı olmuşsun.”
“Biraz mı?”
“Tamam... bayağı.”
Zafer kazanmış gibi gülümsedi. “Elbette.”
Gözlerimi devirdim. “Şu 'Elbette'yi bir gün bırakmayacaksın.”
“Hayır.”
Evden birlikte çıktık. Kapıyı kilitledikten sonra Elijah her zamanki gibi çevreyi kısa bir bakışla kontrol etti. Ben ise hiç düşünmeden koluna girdim.
“Yine mi?”
“Evet.”
“Sebep?”
“Canım istedi.”
“Geçerli.”
Gülerek yürümeye başladık. Sabah güneşi tenimizi ısıtıyordu. Hafif rüzgâr saçlarımı savururken sahilden gelen tuz kokusu çoktan burnuma ulaşmıştı.
Kaldırım boyunca yan yana yürüdük. Ne acelemiz vardı, ne de yetişmemiz gereken bir yer. Sadece birlikte yürüyorduk.
Birkaç dakika sonra sahilin girişindeki küçük dondurmacıya geldik. “Hoş geldiniz.” dedi görevli.
Ben hemen vitrine eğildim. “Ben... sade ve karamel istiyorum.”
Görevli Elijah'a döndü. “Size?”
“Çikolata ve limon.”
Adam gülümseyerek başını salladı. “Çilek de çok güzel abi.”
Elijah'ın yüzündeki gülümseme neredeyse fark edilmeyecek kadar küçüldü. “Teşekkür ederim.” Kısa bir duraksamadan sonra sakin bir sesle ekledi. “Çilek almayacağım.”
Görevli başka bir şey söylemeden siparişleri hazırlamaya başladı. Ben Elijah'a baktım. Nedenini bilmediğim için hiçbir şey sormadım. Sadece usulca elini tuttum.
Parmaklarımı parmaklarının arasına geçirdim. O da elimi hafifçe sıktı. Tek kelime etmeden birbirimizi anlamıştık.
Bir süre külahlara bakıp gülümsedim. “Tam sana göre.”
Kaşını hafifçe kaldırdı. “Neden?”
“Çikolata ciddi tarafın... Limon da sürekli kaşlarını çatan tarafın.”
Sessizce güldü. “İlginç bir benzetme.”
Bir lokma karamel dondurmamdan aldım. “Çilek gerçekten hiç sevmiyor musun?”
Soru ağzımdan çıkar çıkmaz bakışları önümde uzanan kaldırıma kaydı. Birkaç adım sessizce yürüdük. Sonra derin bir nefes verdi.
“Eskiden severdim.”
Başımı ona çevirdim. “Elijah...”
Sesi her zamankinden daha sakindi. “Küçükken Ashley'in en sevdiği dondurma çilekliydi.” Adımlarım yavaşladı. “O gün...” Boğazı düğümlenmiş gibiydi. “Kaçırıldığı gün ikimiz birlikte çilekli dondurma yemiştik.” Kalbim sıkıştı. “Elindeki külahın yarısını bana vermeye çalışıyordu.” Dudaklarında buruk bir tebessüm oluştu. “'Abi, benimki daha güzel.' diyordu.”
Başını hafifçe eğdi. “Onu son görüşümdü.” Rüzgâr bir anda daha serin esmiş gibi hissettim. “Elimde hâlâ erimeye başlayan çilekli dondurma vardı...” diye devam etti kısık bir sesle. “Ashley ise artık yoktu.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Sadece elini biraz daha sıkı tuttum. “Elim her çilek kokusu aldığında o günü hatırlıyor.” Kısa bir sessizlik oldu. “O yüzden... sevmiyorum.”
Başımı yavaşça salladım. “Ben de sevmeyeceğim.”
Elijah bana döndü. “İvy...”
“Gerçekten.” Dondurmama baktım. “Bundan sonra çilekli dondurma yemeyeceğim.”
Başını iki yana salladı. “Bunu yapmak zorunda değilsin.”
“İstiyorum.” Gözlerinin içine baktım. “Çünkü seni her hatırlatan şeyi ben de hissediyorum.”
Elijah hiçbir şey söylemedi, elimi biraz daha okşamaya başladı.
Birlikte sahile indik. Deniz, öğle güneşinin altında binlerce küçük ışık gibi parlıyordu. Martılar uzakta birbirlerine sesleniyor, hafif dalgalar kıyıya usulca vuruyordu.
Boş bir banka oturduk. Ben ise Elijah'ın sağ tarafına geçtim. Omuzlarımız birbirine değiyordu. Bir süre sadece denizi izledik. Arada bir dondurmamızdan küçük lokmalar alıyor, hiçbir şey söylemiyorduk. Sessizlik rahatsız etmiyordu. Tam tersine ikimize de iyi geliyordu.
Karamel dondurmamdan bir lokma daha aldım. Tatlı tadı ağzıma yayılırken kalbim yine aynı cümleyi hatırlattı.
Elimdeki külaha baktım. Bir anda boğazım düğümlendi. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Yavaşça başımı denize doğru çevirdim. Gözümden süzülen tek damla yaşı kimse görmesin diye elimin tersiyle sessizce sildim.
Derin bir nefes aldım. Sonra hiçbir şey olmamış gibi Elijah'a biraz daha yaklaştım. Boştaki koluna usulca sarıldım. Başımı omzuna yasladım. Dondurmamı diğer elimle yemeye devam ettim.
Elijah hiçbir şey sormadı, hiçbir şey söylemedi. Sadece kolunu hafifçe bana doğru yaklaştırdı. Omzumu nazikçe kendine çekti.
Denize bakmayı sürdürdük. Ben dondurmamdan küçük lokmalar almaya devam ederken, Elijah'a doğru mırıldandım.
“Keşke şu dondurma hiç bitmese…” Dudaklarımı birbirine bastırdım. “ Çünkü dondurma biterse, bu gün de bitecek.”