Ben, Deniz ve Salih… ekip tamam şimdi çıkabiliriz.
Üçümüzde her zamanki buluşma yerinin yolunu çoktan tutmuştuk. Tepeyi çıkarken Salih yine sızlanmaya başlamıştı “Yani gerçekten dört kova buzlu su ile uyandırmaya gerek var mıydı? Hayır merakımdan soruyorum.” diyerek elindeki cipslerle yürüyordu.
Deniz gözlerini devirirken yüzümde küçük bir tebessüm oluşmuştu. Bu ikisinin kavgaları gerçekten zevkliydi. “Hı hı aynen Salih lazımdı malum biraz daha bıraksak kış uykusuna yatacaktın” sanırım bu cümleye hak veriyordum.
“Ya bırak geçen günün intikamını aldınız değil mi ben tanımıyor muyum oğlum sanki sizi” diye tekrar başladı. Bu sefer Deniz bir şey demeden ben lafa atladım. “Çok af edersiniz Hazretül Salih Efendimiz uykunuzdan ettik hani 40 dk beklettiğin birde üstüne yüzsüz gibi ‘Pardon biraz geciktim’ diyen bendim değil mi?”
Bildiğiniz sürünerek tepeye ulaştığımızda direk kendimizi yine sürünerek 5 günde çıkardığımız koltuklara attık.
“Şuraya şu koltukları getirdik de bir usta getirip bir de asansör mü yaptırsak malum genç yaşta bu canım bacaklarımın felç kalmasını istemiyorum.” Diye nefes nefese bir öneride bulundu Salih. Kendini armut koltukta yüzüstü sallandıran Deniz Salih’i Salih gibi nefes nefese yanıtladı “Aynen koltukları çıkardık da asansörü kaldı”
“Yattığınız yerde mayışmayı bırakında şu koltukları yan yana getirin” bu seferde ikisi de oflaya puflaya kalkarken içimdeki gülme hissine engel olamıyordum. Deniz ile Salih armut koltukları üçlü koltuğun önüne çekerken bende kalkmış yere sabitlediğimiz sandıktan teleskobu çıkarıyordum.
Teleskobu armut koltukların yanına getirdiğimde Salih cips paketlerini küçüklüğümüzden beri yaptığımız gibi tabak yapmakla meşguldü. Deniz ise meşhur kokteylinden hazırlıyordu. Bende teleskobu kurmaya başladım.
“Çipisler hazır” küçükken Salih cipse cips diyemezdi şimdi diyebilse bile hala çipis demeyi tercih ediyordu. Bizim açımızdan gayet hava hoş.
“Hadi Yekta kokteyller de hazır kurmadın mı daha” koltuğun arkasındaki masadan tepsiyle gelirken bende ortadaki armut koltuğa oturmuştum.
“Evet Yektaronom bugün ne inceliyoruz bakalım” Salih benim solumdaki armut koltuğa kendini atmış ve bana dönmüş ellerini hızlıca birbirine sürtüyordu. “Bana böyle seslenmemen konusunda anlaştığımız düşünüyordum?” tek kaşımı kaldırarak sormuştum ki hızla kafasını sağa sola salladı. “Yok kardeşim valla sen bildiğin astronom olmana az kaldı hatta bu gidişle direk gezgene dönüşeceksin”
Salih’in son dediğinden sonra ben kaşlarımı çatmıştım ki sağımdaki armut koltuktan Deniz’in hafifçe gülme sesi geldi. Ona döndüğümde sanki gülmemiş gibi kafasını kaldırıp etrafa bakmıştı. Resmen dalga geçiyorlardı!
“Bu konuyla sonra ilgileneceğim çünkü bugünkü gözlem öneml- “diye söze girmiştim ki birden tepenin aşağısından bir kadının çığlığını duydum ve sanırım hepimiz duymuştuk.
Üçümüzde hızla yerimizden kalktığımızda sesin geldiği yöne doğru baktık. Bir kadın çantasını adamın elinden almaya çalışıyordu. “İmdat hırsız, hırsız var. Biri yardım etsin! Kimse yok mu?”
Hepimiz birden tepeden aşağı inmeye başladığımızda Salih hala bir yerleri rahat durmuyor gibi konuşmaya çalışıyordu “E…evet Yek.h..ta gerçekten önemli bir ay.. bu yoku…şh çıkarken bu kadar dikh değ..ildi ya” soluklarının arasında konuşurken biz çoktan köprünün altına varmıştık. Deniz en hızlımızdı önden o turboya bağladığı için biz biraz daha tempolu koşmaya geçip soluklandık.
O sırada Deniz bir yumruğu birden adamın kafasının sağına geçirince adam yere düştü. Sağlam vurdu valla en az 3 hafta morlukla gezerdi herhalde.
Deniz adamı biraz daha hırpalarken ben kadının yanına varmıştım “İyi misiniz hanımefendi sizin bir yerinize bir şey oldu mu?” Kadın hafifçe titrerken kafasını sağa sola salladı. “Teşekkür ederim genç adam arkadaşınızdan ve sizden de sorduğunuz için” o sırada Salih bir şişe suyu açmış kadına uzatıyordu. “Teşekkür ederim sizi oradan buraya koşturdum kusura bakmayın” diye mahcup bir şekilde özür dileyince Salih atladı “Olur mu hiç öyle şey ne kusuru” Salih’i onaylar gibi kafamı salladıktan sonra Deniz’in yanına gittik. Adamı daha önce hiç kasabanın buralarda görmemiştim. Burada genelde herkes birbirini tanırdı, sanırım başka kasabadan gelmişti veya şehirden de olabilirdi ama görünüşü pek öyle görünmüyordu. Deniz başladı “Oğlum manyak mısın lan? Başkasının kasabasına gelip hırsızlık yapmaya hiç mi utanmıyorsun?” derken Salih çömeldi ve sanki böcek görmüş gibi yüzünü ekşitti “Şişt Yekta napsak bu aylağı dersin bizim Recep abinin oraya mı götürsek yoksa direk Musti abiye mi götürelim?” adamın buralı olmadığı belliydi yoksa saydığımız isimlerden sonra baygınlık geçirmesi lazımdı. Recep abi ile Mustafa abi kısaca Musti abi bizim kasabanın karakolu ile cezaevi yerlerinin insanlaştırılmış örneğiydi sadece kasaba sakinlerine saygılılar, koruyorlar ve hadsizlere hadlerini bildiriyorlar. Tabi kendi yöntemleri ile…
“Bence bana bulaşmak hiş istemezsiniz gençler” hafif kıkırtısından sonra üstünde bir şeyler olabileceğini düşünürken o sırada adamın bir elini gizlice arka cebine götürdüğünü gördüm. “Deniz!” Deniz’i omzundan tutup geri çekmemle saniye fark ile adamın bıçağı çekmesi bir oldu. Bu sefer Salih korktuğunu sadece bizim bildiğimiz gibi dalgaya vurarak geçirmeye çalışıyordu. “Vay vay ya sen büyüceksin de hırsız mı olacaksın ya sen bizi mi öldüreceksin sen sen ay ay yerim seni” ama titreyen ellerini arkasına gizleyişinden birimize bir şey yapacağından korktuğunu biliyorduk. Korkusu kendisi için değildi bizim içindi.
Deniz ile göz göze geldiğimizde adamın arkasını işaret ederek sessiz bir anlaşma yaptık. Eğer plan işlerse adamdaki bıçağı alabilirdik yani umarım.
“Hey Bay Hırsız evet anlat bakalım ne istiyorsun, niye geldin bu kasabaya?” evet adam gözlemlediğim üzere gerçekten de dikkatsiz ve çok taraflı düşünmeyen biriydi ki ben onunla konuşurken bana odaklandığı için arkasına yaklaşan Deniz’i fark etmemişti. “Bak çocuk ben öyle bildiğin salak adamlar yerine koyma!” Salih de yaptığımızı anlamış olacak ki elenin titremesi azalmış plana ortak olmaya karar vermişti. “Biz mi seni salak yerine koyacağız? Aşk olsun hırsızişko.” Tam o sırada adam üç kişi olduğumuz hatırlamış olmalı ki Deniz’i arar gibi etrafına bakınca Deniz arkasına çoktan geçmişti ve adamın elini ters çevirip bıçağın düşmesini sağladı. Zeki arkadaşım üstünde başka kesici veya delici alet var mı diye adamı tarıyordu. Adam zaten son bilek bükülmesinden dolayı hiçbir şey tutamazdı. Sağlak olduğunu öğrendiğimizi de göz önünde bulundurursak tehlike bitmişti kesici aleti bile olsa sol eliyle zarar veremezdi, umarım.
Deniz yakasından tutup adamı kaldırdı “Recep abiye götürelim” dedi. Kafamla onayladığımda arkamı dönüp hanımefendiyi kontrol edecektim ki orada olmadığını gördüm. Sağa sola göz gezdirirken yere bir kâğıt parçasına gözüm takıldı. Yanına gidip kâğıdı yerden aldım ve incelemeye başladım. Bu daha çok bilimsel bir kâğıda benziyordu o tarz çizimler vardı ama anlamadığım bir dil kullanılmıştı. Kâğıt parçasını cebime atıp Deniz ile Salih’in yanına geçtim.
“Yekta Recep abiyi arada biz gelmeden yer ayırsın bu elemana” tamamdır anlamında elimi gösterdim ve telefonu çıkardım. Rehberde Recep abiyi bulup aramaya koyuldum. Tabi ki hemen açılmıştı.
“Recep abi n’aber? Sana birini getiriyoruz yer ayır istersen” ben hemen sözümü söyledikten sonra Recep abi beni yanıtladı. “Getir Yekta yeğenim getir fazladan boş yer var” diğerlerine selam yolladıktan sonra telefonu kapattı.
Deniz ile Salih’in arkasından bağırdım “Siz gidin ben de şu teleskobu toplayayım size yetişirim” tamam anlamında kafalarını salladıklarında kafamı koca bir dağ gibi görünen tepeye çevirdim. Gerçekten çok üşeniyordum.
Tepeyi yaklaşık 5 dakika kadar sonra çıktıktan sonra sonunda zirvedeydim kendimi Everest’in zirvesine çıkmış gibi gururlu hissediyordum. Teleskobu hızlı ama dikkatli bir şekilde topladıktan sonra bu saferde Recep abinin mekanına yakın olan taraftan inmeye başladım. Cidden ızdırap gibiydi.
Yoldaki taşlara vura vura Recep abinin mekanına vardım. Bizim hırsızı getirmişlerdi. Recep abi beni görünce yüzünde güller açmıştı.
“Vay benim Yekta yeğenim gelmiş hoş gelmiş” diye bana sarılınca karşılık verdim. “Recep abi seni de yorduk kusura bakma” yok canım ne kusuru der gibi elini sallayınca hırsızı sırtından tutup içeri götürdü.
Biz de veda edip TEKRARDAN tepenin yolunu tuttuk. Tepiyi YİNE sürünerek çıktık ve bu sefer kendimiz koltuklara attık. Deniz ile Salih bu sefer bir şeyler fısıldaşmaya başladılar ya da öyle yaptıklarını düşünüyorlardı. Konuşmaları bittikten sonra onlara dik dik baktığımı fark ettiklerinde Salih kalkıp bana doğru en sevimli halini alarak yaklaşmaya başladı.
“Yektaaaaa benim canım arkadaşııııımmm.” yine ne var tarzında bir bakış attığımda aynı şekilde Deniz’de yaklaşmaya başladı “Yektaaa bak sana harika bir teklifimiz var.” Aaa evet jeton yeni düştü.
“Diyelim ki evet dedim ki hayır parayı nerden bulacağız?” onlar bu tarafını düşünmüş olacak ki Deniz başladı “Limonata satarız eski kullanmadığımız eşyalarımızı satarız” bu sefer Salih ne dersin gibi baktığında şakaklarımı ovmaya başladım. “Sizce bu asansör parasına yeter mi akıllılar?”
Salih ile deniz arkalarını dönüp kafa kafaya verip yine fısıldaşmaya başladılar.
Ve bu sefer bir şey bulamayacak oldular ki tekrar bana döndüler ve sanki asilzade gibi büyük bir ciddiyetle Deniz konuşmaya başladı.
“Bu sorunuza ŞUANLIK bir cevabımız yok Yekta Bey” bu sefer Salih bir parça ot ile bıyık yapmakla meşguldü ve bizim ona baktığımız anlayınca yapabildiği kadar bıyığıyla söze başladı “Evet Deniz Bey’e katılıyorum cevabı yüksek ihtimalle yarın alacaksınız.”
Elimle yüzümü sıvazlarken hafifçe güldüm, cidden normal değillerdi. Ben de onlara uyup bir asilzade gibi davrandım. “Pekâlâ Beyefendiler yarına kadar bekliyor olacağım” diyerek yine gülmeye başladım.
Salih’in bıyığı kaşındırmış olacak ki hemen çıkardı ve kaşımaya başladı.
Bizde cipslerle kokteylleri bitirip eve dönmeye başladık önce Salih’e veda ettik sonra Deniz ayrıldı ve en son ben de eve vardım.
Annem mutfakta tezgâha yaslanmış yine beni bekliyordu. Ona doğru yaklaştım ve gidip sarıldım. “Anne beni beklememeni söylemiştim” demiştim annem bana sevgi öpücüğü verirken konuşmaya başladı “Seni merak ettiğimi biliyorsun” salona doğru bir bakış attım “Hala bana sinirli mi” kafasını sallayınca ben de odamın merdivenlerinde doğru yöneldim “Ben odamdayım” makara indirerek merdivenden çıktım ve merdiveni geri kaldırdım.
Ledleri açtım ve yatağıma kendimi attım. Komidinden bilgisayarımı aldım ve bugün kadından düşen kağıttaki dili bulmaya çalıştım. Ve yarım saat sonraki sonuç: masamda diğer araştırmalarım ile odada dönüp dolaşan bir Yekta.
“Yok yok hiçbir yerde yok bütün dilleri inceledim neredeyse ama yok bu dil ne dili!” Annem sopayla tavan vurmaya başladı “Artık bağırıp yürümeyi bırak da uyu Yekta” oflayıp puflayıp etrafı toplamaya başladım “Tamam anne”
Masa lambamı kapattım, araştırma kağıtlarımı toplayıp kaldırdım ve bilgisayarımı da masama koydum.
Yatağa bu sefer uyumak niyetiyle kendimi attım. “Artık uyumalıyım, uyumalıyım”
Komidinin çekmecesinden uyku ilaçlarından birini aldım ve ağzıma attım. Su ile hapı yuttuktan sonra uykunun bedenimi ele geçirmesine izin verdim.
Bir gün daha sona ermişti~