“Düşman” için sonuçlar
Arama sonuçları
Düşman
Selin
Kasveti en az kendisi kadar büyük uçurumdan düşen kadın, kendini karamsar adamın kanlı ellerinde bulmuştur. Kanlı eller, yeni kurbanına kavuştuğu gibi parmaklarını ince boğaza sarmaya, beyaz teni morartmaya başlamıştır. Miras diye ortaya atılan bir iddia, hem ilk hem de son yalandır. Bu yalan, yaprak gibi savrulan yorgun ve kırık bedenin en büyük kalp ağrısıdır. Savaşçı ruhun silahını tutan duygusuz adam, ruhu silmeye meyillidir. lakin zehirden doğan beden onu etkisi altına alacaktır. *** “Kalemi gerçekçi bir şekilde elime almamı sağlayan kardeşime, kalem elimden toprağa kaydığında onu temizleyip bana veren Merve’me…” DÜŞMAN “SOĞUK BAKIŞLAR” Baktığı yeri donduracak kadar vahşi gözlerini etrafta gezdirdi. Avını gözetliyordu, bulduğunda yakasını asla bırakmayacaktı. Aldığı her nefes, ciğerlerini yakıyordu içten içe. Bu duygudan sadece ama sadece aç olan intikam duygusunu beslediğinde kurtulacaktı. Aradığını bulduğu gibi sırtı gerildi. Yaslandığı deri koltuktan çıkan rahatsızlık verici ses, gürültü yüzünden duyulmuyordu bile ama o, bundan dahi rahatsız oluyordu. En ufak aykırı, beklenmeyen ses, savunmaya geçmesine neden oluyordu. Her şeyi önceden tahmin edip, tepkisini ona göre hesaplardı, ters düşen bir durum olduğunda ise kılıcını kuşanırdı. Kadın olamayacak kadar küçük genç kızı gördüğünde ne yapacağını çoktan hesaplamıştı. Her bir hareketini ezberleyecek, ona göre oynayacaktı adam. Lakin daha ilk andan belliydi planlarının karışacağı. Düşünmediği kadar sakin görünüyordu genç kız. Hatta asla ummadığı bir güzelliğe sahipti, ürkmüş bir ceylan gibi etrafa bakmasına rağmen. Soluk ruhu parlamak istercesine direniyordu, fakat kızın o ruhu kilitlediği belliydi gözlerinden. Genç kızı izlemeye başladı, kâğıt kalem çıkarmasa da not alıyordu aklına. Not almasa bile, donuk, mavi gözler unutulacak gibi değildi. Rahatsız olmuştu kız, etrafına bakındı ama adamı görmedi. Buzdan soğuk, kalemden keskin bakışların sahibini bulamamasına rağmen, varlığını ruhunda hissetmeye başlamıştı. Kız, siparişini getirdiği sarışın adamın üzerine gözlerini bile değdirmedi. Arkadaşlarına rezil olduğunu ve küçük bir kız tarafından bile umursanmadığını düşündü. Buna sinirlenmişti. Karşılık olarak ayaklanıp kızı sıkıca tuttu, çoğu kişinin yüzünü buruşturacak bir iğrençlikle kızı öpmeye çalıştı. Ve istediğini aldı. Mide bulandırıcı sırıtışını yüzüne ekleyip yerine geri otururken, arkadaşlarına bakarak göğsünü germiş, gereksiz gururunu kabartmıştı. Kız ise donuk bakıyordu, sanki bu bakışlar ruhuna işlemiş ve genel tepkisi olmuştu. Adam, pençeleriyle onu kendine doğru çekmek, kimsenin ona zarar veremeyeceğini, en büyük zararı sadece onun vereceğini haykırmak istedi. Ama yapmadı. Ona biraz daha zaman tanıyacaktı. Kendini kandırıyordu. Zamana ihtiyacı olan, ta kendisiydi adamın! Kendini bile koruyamamışken, başka birini korumayı düşünmemeliydi bile! Siparişini almak için önüne gelen kadını hışımla ittirerek, gözlerinin önündeki görüntüyü izlemeye devam etti. Kadının veya şaşkınlıkla ona bakan birkaç insanın ne düşündüğü gerçekten de umurunda değildi. O hissizdi, anlayamazdı başkalarının duygularını. Hareketleri sadece zarar vermekten ibaretti ve bir tek o an hissederdi. Zevk alırdı başkalarının acısından; tek olmadığını tekrar ve tekrar kendine hatırlatıyordu. Kızı, ceketini alıp dışarı çıkana kadar izlemeye devam etti. Ardından, kasvetle dolup taşan bedenini saklama gereği duymadan kızın ardından ilerledi. Bilerek uzak duruyordu, fakat genç kız onu fark edemeyecek kadar dikkatsizdi. Anlaşılan o ki, düşüncelere dalmıştı. Ne de olsa bugün onun doğum günüydü ve küçük bir kızdı, aklının bir karış havada olması, beklenmeyecek bir şey değildi. Adam uzun zamandır duygu barındırmayan dudaklarını aralayarak soğuk, rüzgârlı havayı içine çekti. Bedeni daha fazlasını istiyordu, daha fazla soğuğa ihtiyaç duyuyordu. Bir anlığına rahatlayarak gülmek istedi ama o kadar uzun süredir gülmemişti ki, nasıl yapılacağı aklına gelmiyordu. Kızın ince bedeninde gezdirdi gözlerini, sonuna kadar dayanabilecek miydi ona yapacaklarına? Sorusunu kendine sorduğu an aklına geldi; o, dayanmıştı. Bilmese bile dayanmayı öğrenmişti. Kız mutsuzdu. Onu bekleyenlerden haberi olsa, en başından buna hiç bulaşmamak isterdi. Mutsuz halinde kalmayı ilk tercih olarak kullanırdı. Ne yazık ki onun elinde değildi, adamın elinde de olmamıştı. Her şey boştu, anlamsızdı ve sadece düz bir çizgiden ibaretti adam için. Duyguları tek tek koparılmıştı. Hayatı gözlerinin önünde mahvedilmiş ve her anısının bir bir yok oluşu adama izlettirilmişti. Darbelerin görünmeyen izleri vardı teninde. Bataklıktan kendi çıkmış, bunu başardığında ise tamamen değişmişti. Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu ama kazanacak birçok şeyi vardı. Acımayacaktı, kimse ona acımamıştı çünkü. Genç kızın ruhuna kalıcı imzalar atacak, intikamını alacaktı. Hayattaki tek gayesi buydu artık, kimse onu durduramazdı… Kendisi dışında. 1. BÖLÜM “MİRAS” Adımlarımı sıklaştırarak bir an önce yenilemem gereken ceketime sıkı sıkı sarıldım. Kafamı yerden kaldırmıyor, beni izleyen gözleri es geçmeye çalışıyordum. Üzerimdeki huzursuzluğun, kendini birdenbire bu denli boğucu bir şekilde göstermiş olması ürkmemi sağlıyordu. Başımı yere eğerek, sağ elimle cebimdeki bir miktar parayı kontrol ettim. Bugün maaşımı almıştım; geçen ay olduğu gibi bu parayı da kaptırmak istemiyordum. Zaten sessiz sokaklarda yürümek yerine bu kadar kalabalık bir yolda yürümemin sebebi buydu ya! Biri koluma çarpınca geriye doğru sendeledim. Çarpan adam, elindeki çantayı kaldırdı ve sinire bulanmış kelimelerini bana söylerken, çantasını sebepsizce sallamaya başladı. “Yürürken kafanı kaldır ve önüne bak, genç hanım!” Yıllar önce neşesini kaybetmiş olan gözlerimi adamın koyu renk gözlerine diktim. Donuk bakışlarım hiç kimsenin hoşuna gitmezdi. “Bakmazsam ne olur koca adam?” Ağzını şaşkınlıkla araladı ama konuşmadı, onu onaylayıp yoluma devam etmemi bekliyordu. Bir hışımla arkasını dönerek yürümeye başladı. Acelesi olduğu, adımlarından, ikide bir kontrol ettiği saatinden ve fır fır dönen gözlerinden belliydi. Derin bir nefes alarak omuzlarımı silktim. Böyleleri, hem suçlu hem güçlü lafının ete kemiğe bürünmüş hali oluyordu. Havanın kararmak üzere olduğunu fark ettiğimde yutkundum; her ne kadar ay ışığının az olan enerjisini sevsem de, geceler hiç tekin değildi. Adımlarım, adım olmaktan çıktı ve kimsesizler yurduna doğru koşmaya başladım. Evim, güzel evim! Bu düşünceme burukça gülümsedim. On yedi senelik hayatımın iki senesini geçirdiğim yeri ev olarak nitelendirmek saçmaydı, anlamsızdı. Benim iki yıldır, ev diyebileceğim, başımı sokup saklanabileceğim bir yerim yoktu. Tek başımaydım, kelimenin tam anlamıyla kimsesizdim. Sadece annem ve babam değil, bütün ailem ölmüştü, daha doğrusu öldürülmüştü. Polisler, en önemlisi ise doktorlar, ailemin eceliyle öldüğünü söylüyordu fakat hepsi altı ay içerisinde ölebilir miydi? Bu nasıl bir eceldi? Tanıdık demir kapıyı gördüğümde güldüm, içten gelmeyen, göstermelik bir gülüş… Ağlamayacağıma yemin etmeseydim, bu kapıyı her gördüğümde ağlardım. Bu kapı, benim acınası bir halde olduğumun simgesiydi; en azından düşüncelerim bundan ibaretti ve bunun yüzüme vurulması beni boğuyordu. Burayı sevmesem de burada güvende olduğumu biliyordum. Kime karşı güvendeydim peki, uzun zamandır beni tanıyan kimse yoktu. Nasıl bir yere sığındığımı bile bilmiyordum, Jale Hanım dışında tanıdığım kimse yoktu, herhangi bir arkadaşım veya merhabalaştığım birine sahip değildim. Daha düğmeye basmadan kapı açıldı ve yurdun müdiresi Jale Hanım, arkasındaki çalışanlarla beraber karşımda belirdi. “İyi akşamlar,” dedim, cansız sesimle. Bugün herkesin acelesi vardı ve bu insanlar bana denk geliyordu. “Vaktimiz yok,” diye mırıldandı. Gözleri bende değil, yoldaydı. Bana demediğini düşünerek yanından geçmeye çalıştım ama ince bedeniyle önümü kapamayı başarmıştı. Benimle konuştuğunu fark ettiğimde, “Anlamadım?” dedim, şaşkınlıkla. “Vaktiniz mi yok?” Arkamdaki arabanın sesini duyduğumda kafamı çevirdim; bir taksiyle karşılaştım. Jale Hanım’ın arkasında çalışanlar, ellerindeki bavulları ve sırt çantasını aceleyle taksiye yerleştirdi. Jale Hanım, “Ah tatlım!” diyerek avucunu alnına bastırdı. Etrafımdaki koşuşturmadan sıkılmış bir şekilde dişlerimin arasından konuştum. “İzin verirseniz içeri geçeceğim Jale Hanım.” “Ah, hayır hayır.” Elini omzuma koydu, bakışlarım ojeli eline kaydığında devam etti. “Gitmen lazım bir tanem, her şey sana açıklanacak ama açıklayacak kişi ben olmayacağım.” Omzumdaki elini ittirdim. “Açıklanacak şey ne Jale Hanım? Bir sorun mu var?” Kafasını iki yana sallayarak beni, taksiye doğru iteledi. “Hayır, bir sorun yok. Sana her şeyi anlatacaklar Ecre’cim.” Kafam karışmıştı. Birdenbire nereden çıkmıştı bu saçmalık! Odama dönüp her zamanki müziklerimle idare edip, odamdaki duvara birkaç cümle karalamam lazımdı benim! “Ama ben…” “Hadi bin,” diyerek kapıyı açtı. Kadının vazgeçmeyeceği belliydi. “İşim ne olacak? Peki ya buradaki arkadaşlarım? Okulum?” diye gereksiz, hatta var olmayan sebepler ileri sürdüm. Derin bir nefes aldı. “İşine son verildi, ayrıca patronunun verdiği telefonu geri almalıyım. Burada hiç arkadaşın olmadığını ve son iki aydır okula gitmediğini biliyorum. Ecre, git… Günder Yurdu’ndaki yaşamına son verildi.” Şaşkın bir şekilde patronumun bana verdiği ama kullanmadığım telefonu Jale Hanım’a uzattım ve arabaya bindim. Ayrıca bu kadın, endişeli olmak yerine neden sevinçliydi? Yapmacık bir ‘gideceğine üzülüyorum’ bakışı vardı yüzünde. İticiydi. Gülümsedi, ifadesinden mahvolduğum anlaşılıyordu. “Kuzenin sana her şeyi anlatacak.” “Kuzenim mi?” diye sorduğumda kapı çoktan kapanmıştı. Araba hareket ettiğinde taksicinin dikkatini çekmek için sesimi yükselttim. “Hey!” Taksicinin aynadan bana baktığını fark ettiğimde, “Nereye gidiyoruz?” diye sordum. Son bir kez daha Günder Kimsesizler Yurdu’nun büyük, şekilli yazılarla süslenmiş tabelasına baktım. Kaşlarını çattı. “Soykır Malikânesi’ne.” “Orası neresi?” diye sorduktan sonra yutkundum. Benim soyadıma sahip bir malikâne mi vardı? “Benimle kafa mı buluyorsun küçük kız?” İrkildim. Ne kadar da kabaydı! Dışarıyı izlemeye başladığımda korku tüm bedenimi kapladı ve boğazımı sıkmaya başladı. Kasılmalarım başlamamalıydı. Derin bir nefes aldım ve camı açtım. Sanki yüzüme çarpan, sarsıcı rüzgârı hissetmezsem ölecekmişim gibi hissediyordum. “Sen iyi misin? Ölmeni istemem,” diyen kaba taksiciyi umursamadım. Manyak herifin tekiydi! Sakinleştiğimde burnuma dolan çiçek kokusunu fark ettim ama birden hepsi kayboldu. Etraftaki çiçekler şaşılacak hızla yok olmaya başlamıştı; dikenli çalılar ormanı sarmıştı. Hey bir dakika! Ne ormanı? “Neredeyiz?” diye sorduğumda, bu sefer de taksici beni umursamadı. Sanırım ‘Soykır Malikânesi’ diyerek her şeyi cevapladığını sanıyordu. Kocaman duvarın sardığı kale gibi bir yere gelmiştik. İçerisini, etraftaki duvar yüzünden göremiyordum ama nedense ‘Güzel ve Çirkin’deki sarayı anımsamıştım. Ah, bu çizgi filme bayılırdım! Aslında ben… Çizgi film izlemeyi bırakmalıydım… Çizgi film izleyince gerçekle hayali karıştırıyordum. Yüzlerce sorunumdan biri buydu. Diğerleri ise… İnsanların yüzüne uzun süre gözümü bile kırpmadan bakardım, bazı anlarda vücudum kilitlenirdi ve hareket edemezdim, birkaç ay öncesine kadar hayali bir arkadaşım vardı, psikologlarımdan birini boğmaya çalışmıştım, işim gereği umursamayı hobi haline getirmiştim ve daha nicesi… Eskiden böyle değildim. Annemi ve babamı yatak odasında ölü halde bulduğumda başlamıştı bütün bunlar. Hiçbir yerlerinde yara izi yoktu, kan yoktu ve aynı anda öldüklerini düşünmezsen, ecelleriyle öldüğüne inanmak kolaydı… Kolaydı fakat ağızlarındaki beyaz köpüğü görmüştüm. Üzüntüm ve yıkılmışlığım babamı çok sevdiğimden değildi ama on beş yaşındaydım ve yapayalnız kalmıştım. “Hayatta mısın?” Düşüncelerimden sıyrılıp dünyaya geri döndüğümde, saçma sorunun sahibi olan taksiciye baktım. “Evet?” Gözlerini devirdi. “İyi o zaman geldik, in.” Sinirle kapıyı açtım ve yaşımın getirdiği ruh halini gözler önüne sererek kapıyı hızla kapattım. “Edepsiz gençler,” diye mırıldanarak bagajı açtı. Kendisi mükemmel bir insandı, yetişkindi ya, lütfen! Sırt çantamı sırtıma taktım ve iki tane bavulumun birini sağ, birini sol elime alarak kapıya döndüm. Görünürde kimse yoktu, taksici de indiğim gibi gitmişti. Bavulun sapını daha sıkı kavradım. Bavulun içi kıyafet değil, kitap doluydu; bavulu karıştırmasam da buna emindim, çünkü kıyafetten çok kitabım vardı. Ah, kitaplar… Mutlu sonlar, masum ve saf kızlar, mükemmel erkekler, kötü başlayıp güzelleşen hayatlar… Her zaman bunlara imrenirdim. Hiçbir zaman masum ve saf bir kız olmadım, mükemmel bir erkek arkadaşım olmadı; sadece… mutsuz ve sonu asla mutlu olmayacak bir hayatım oldu. Bavulun birini yere bıraktım ve büyük kapıyı tıklattım. Elim acıyınca geri çekildim. Kapı, büyük bir gürültüyle açıldığında, kulaklıklı ve takım elbiseli adamlarla karşılaştım. Kendimi, başbakanın evini ziyaret etmiş gibi hissediyordum. “Kimi aramıştınız?” Kaba sese karşılık ince sesimle, “Bilmiyorum…” diye mırıldandım. Ardından aptallığıma küfrettim. “Yani… Beni buraya gönderdiler, bir isim vermediler. Ben, Ecre Soykır.” Soyadımı taşıyan bir malikânede tanımadığım insanlar yaşıyordu, ayrıca doğru yere gelip gelmediğimi de bilmiyordum! Adamların ilgi odağı bir anlığına ben oldum, ardından da içlerinden biri elimdeki bavulları aldı ve kocaman malikâneye yürümeye başladı. Büyük kapının önündeki verandaya çıktım. Evin kapısından bile, insanı nefessiz bırakacak bir hava yayılıyordu. Hızlı adımlarla ona yetiştiğimde kapı açıldı. Yaşlı, tatlı bir kadın kapıyı açtı. “Hoş geldiniz, Ecre Hanım.” Adımı nereden bildiğini sormadım. Beni bekleyen şeyler vardı bu evde, bunu hissedebiliyordum. Ve benim dışımda herkes, neler olacağından haberdar gibiydi. Yine tek kalmıştım. Kadın, eteklerini toplayarak yürümeye başladı. “Buyurun.” Her bir adımda, evin büyüklüğüne ve bu kadar büyük olmasına rağmen boşluk hissi vermesine daha da çok şaşırıyordum. Uzun bir koridoru yürürken, hizmetçi kadın bana doğru yaklaştı ve fısıldadı. “Size bir seçenek sunulmadı, biliyorum ama… Buraya gelmemeliydiniz.” “Efendi…” Kelimemin sonunu getirememiştim. Dışarıya açılan kapının yakınında salon vardı. Kapısı içeri girmem için beni davet ediyordu. Kapıda bulunan işlemeler, bir sarmaşık misali bedenimi buraya bağlayacakmış gibi görünüyordu. Bakışlarımı içeriye çevirdim merakla. Ve onu gördüm. Gömleği kırışmış, kravatı ise gevşetilmişti. İş yorgunu olduğu belliydi fakat bunu gösteren tek şey kıyafetleriydi. Bedeni, hiçbir adamda görmediğim kadar dinçti. Kuvvetliydi ve somut denebilecek bir güç yayıyordu. Kumral saçları, kıyafetlerine karşın dağınık değildi. Düzgündü, periler saçlarına özenle dokunmuştu sanki. Ama emindim ki, bu saçlar kendine dokundurtmazdı. Sadece sahibine izin verirlerdi. Yüz hatları ise sert ve ciddiydi. Griye çalan buz mavisi gözleri, tehlikenin çok yakında olduğunu bağırıyordu. Soğuk, esrarengizdi… Bu renk, bu adama has bir renkti. Karanlık, korkutucu, yalancı fakat güzel ve masum bir renk. Hatta adam, tehlikenin beden bulmuş hali olmalıydı. Deri koltuktan kalktı, birkaç adımda bana yaklaştı. Boyu uzun olduğu için, adımların amacına ulaşması kolay oluyordu. Her hareketi korkutucu bir çekiciliğe sahipti. Bakışlarımın, gözlerini bulması o kadar zor oluyordu ki… Gözlerimi kapatma isteği uyanıyordu içimde, hiç olmadığı kadar ürkmüştü bedenim. Omzumda asılı olan çantayı daha da sıkı tuttum; sanki düşmemek için tek kurtuluşum çantanın sapına daha sıkı sarılmakmış gibi. Dolgun dudaklarını araladı ve alaylı bir sesle konuştu. Bu alayı onu düşürmek yerine yükseltmişti. Sesi kalın değildi, bir erkeğe göre mükemmel bir tona sahipti. Adam, gözümde gittikçe büyüyor ve gizeme bürünüyordu. “Ecre Soykır, sonunda tanışabildik.” Düşüncelerim bağırıyordu buradan uzaklaşmam için. ‘Kaç’ diyordu, itekliyordu. ‘Kaçabildiğin kadar uzağa kaç ve asla arkana bakma.’ Kendini tanıtmak istediğini belli ederek eliyle kendini gösterdi. Sanki cümlesinden kimin kim olduğunu anlamayacakmışım gibi. “Ben, Uzay Soykır.” Düşüncelerim, sandalyesinden kalktı ve başını iki yana salladı. Ellerini beline koydu ve onu dinlemediğim için, adamın soğuğunun beni ele geçirmesini zevkle izleyeceğini söyledi. “Soykır?” dedim hiçbir şey anlamadığımı ifade edercesine, sesimi bulmam uzun sürmüştü. “Evet. Amcanın oğluyum.” Eliyle oturmamı işaret etti. Yutkunarak ilerledim, yavaş hareketlerle kocaman koltuğa sindim. Bu sessiz ortamda, ani bir hareket yaparsam tüm eşyaların bana bağıracağını, azarlayacağını düşünüyordum. “Üvey oğluyum.” Dudaklarımı kanatırcasına ısırarak kafamı salladım. Gözlerimi kaçırdım çünkü gözlerine baktığımda nedensizce korkuyordum. Mırıltıyla konuştum, sesimi bulamıyordum çünkü. “Mirasımı alıp gidebilir miyim?” Kaşlarını kaldırdı, alaylı bir ses tonuyla “Miras, alınıp gidilebilecek kadar küçük değil,” dedi. Ürkekçe gözlerine baktım ve o devam etti. “Ev, holding, araba… Bunları alıp gidemezsin. Çünkü hem taşıyamazsın hem de yarısı bana ait.” Çocukça bir şaşkınlıkla ona baktım. “Ne yapacağım peki?” Kendinden emin ve emredercesine, “Burada kalacaksın,” dedi. Yutkundum, bütün gücümü toplayarak ayağa kalktım. “Üzgünüm ama burada kalamam.” İlk adımımı atmıştım ki elini kolumda hissettim. Parmakları, kolumu sıkmıyordu ama canım gereğinden çok daha fazla acıyordu. Anlamakta zorluk çektiğim çok şey vardı ve geri çekilmek istiyordum. Gerilmiştim, tüm kaslarımın gevşemek için mırıldandığını duyar gibiydim. “Kalmana meraklı değilim, küçük.” Sesi soğuk ve kısıktı. Yine de benim sesime karşın, küçük düşürücü bir gücü vardı kelimelerinin. “Sevgili dedenin şartı böyle.” Bileğimin bir karış yukarısını saran parmaklarına baktım, soğuklardı. “Şart mı?” Sabır dilenircesine nefes aldı. “On yedine bastığında bu malikâneye gelecek ve evlenene kadar burada, benimle kalacaksın. Mirasa tamamıyla sahip olmanın tek şartı bu
Düşman
Selin
Kasveti en az kendisi kadar büyük uçurumdan düşen kadın, kendini karamsar adamın kanlı ellerinde bulmuştur. Kanlı eller, yeni kurbanına kavuştuğu gibi parmaklarını ince boğaza sarmaya, beyaz teni morartmaya başlamıştır. Miras diye ortaya atılan bir iddia, hem ilk hem de son yalandır. Bu yalan, yaprak gibi savrulan yorgun ve kırık bedenin en büyük kalp ağrısıdır. Savaşçı ruhun silahını tutan duygusuz adam, ruhu silmeye meyillidir. lakin zehirden doğan beden onu etkisi altına alacaktır. *** “Kalemi gerçekçi bir şekilde elime almamı sağlayan kardeşime, kalem elimden toprağa kaydığında onu temizleyip bana veren Merve’me…” DÜŞMAN “SOĞUK BAKIŞLAR” Baktığı yeri donduracak kadar vahşi gözlerini etrafta gezdirdi. Avını gözetliyordu, bulduğunda yakasını asla bırakmayacaktı. Aldığı her nefes, ciğerlerini yakıyordu içten içe. Bu duygudan sadece ama sadece aç olan intikam duygusunu beslediğinde kurtulacaktı. Aradığını bulduğu gibi sırtı gerildi. Yaslandığı deri koltuktan çıkan rahatsızlık verici ses, gürültü yüzünden duyulmuyordu bile ama o, bundan dahi rahatsız oluyordu. En ufak aykırı, beklenmeyen ses, savunmaya geçmesine neden oluyordu. Her şeyi önceden tahmin edip, tepkisini ona göre hesaplardı, ters düşen bir durum olduğunda ise kılıcını kuşanırdı. Kadın olamayacak kadar küçük genç kızı gördüğünde ne yapacağını çoktan hesaplamıştı. Her bir hareketini ezberleyecek, ona göre oynayacaktı adam. Lakin daha ilk andan belliydi planlarının karışacağı. Düşünmediği kadar sakin görünüyordu genç kız. Hatta asla ummadığı bir güzelliğe sahipti, ürkmüş bir ceylan gibi etrafa bakmasına rağmen. Soluk ruhu parlamak istercesine direniyordu, fakat kızın o ruhu kilitlediği belliydi gözlerinden. Genç kızı izlemeye başladı, kâğıt kalem çıkarmasa da not alıyordu aklına. Not almasa bile, donuk, mavi gözler unutulacak gibi değildi. Rahatsız olmuştu kız, etrafına bakındı ama adamı görmedi. Buzdan soğuk, kalemden keskin bakışların sahibini bulamamasına rağmen, varlığını ruhunda hissetmeye başlamıştı. Kız, siparişini getirdiği sarışın adamın üzerine gözlerini bile değdirmedi. Arkadaşlarına rezil olduğunu ve küçük bir kız tarafından bile umursanmadığını düşündü. Buna sinirlenmişti. Karşılık olarak ayaklanıp kızı sıkıca tuttu, çoğu kişinin yüzünü buruşturacak bir iğrençlikle kızı öpmeye çalıştı. Ve istediğini aldı. Mide bulandırıcı sırıtışını yüzüne ekleyip yerine geri otururken, arkadaşlarına bakarak göğsünü germiş, gereksiz gururunu kabartmıştı. Kız ise donuk bakıyordu, sanki bu bakışlar ruhuna işlemiş ve genel tepkisi olmuştu. Adam, pençeleriyle onu kendine doğru çekmek, kimsenin ona zarar veremeyeceğini, en büyük zararı sadece onun vereceğini haykırmak istedi. Ama yapmadı. Ona biraz daha zaman tanıyacaktı. Kendini kandırıyordu. Zamana ihtiyacı olan, ta kendisiydi adamın! Kendini bile koruyamamışken, başka birini korumayı düşünmemeliydi bile! Siparişini almak için önüne gelen kadını hışımla ittirerek, gözlerinin önündeki görüntüyü izlemeye devam etti. Kadının veya şaşkınlıkla ona bakan birkaç insanın ne düşündüğü gerçekten de umurunda değildi. O hissizdi, anlayamazdı başkalarının duygularını. Hareketleri sadece zarar vermekten ibaretti ve bir tek o an hissederdi. Zevk alırdı başkalarının acısından; tek olmadığını tekrar ve tekrar kendine hatırlatıyordu. Kızı, ceketini alıp dışarı çıkana kadar izlemeye devam etti. Ardından, kasvetle dolup taşan bedenini saklama gereği duymadan kızın ardından ilerledi. Bilerek uzak duruyordu, fakat genç kız onu fark edemeyecek kadar dikkatsizdi. Anlaşılan o ki, düşüncelere dalmıştı. Ne de olsa bugün onun doğum günüydü ve küçük bir kızdı, aklının bir karış havada olması, beklenmeyecek bir şey değildi. Adam uzun zamandır duygu barındırmayan dudaklarını aralayarak soğuk, rüzgârlı havayı içine çekti. Bedeni daha fazlasını istiyordu, daha fazla soğuğa ihtiyaç duyuyordu. Bir anlığına rahatlayarak gülmek istedi ama o kadar uzun süredir gülmemişti ki, nasıl yapılacağı aklına gelmiyordu. Kızın ince bedeninde gezdirdi gözlerini, sonuna kadar dayanabilecek miydi ona yapacaklarına? Sorusunu kendine sorduğu an aklına geldi; o, dayanmıştı. Bilmese bile dayanmayı öğrenmişti. Kız mutsuzdu. Onu bekleyenlerden haberi olsa, en başından buna hiç bulaşmamak isterdi. Mutsuz halinde kalmayı ilk tercih olarak kullanırdı. Ne yazık ki onun elinde değildi, adamın elinde de olmamıştı. Her şey boştu, anlamsızdı ve sadece düz bir çizgiden ibaretti adam için. Duyguları tek tek koparılmıştı. Hayatı gözlerinin önünde mahvedilmiş ve her anısının bir bir yok oluşu adama izlettirilmişti. Darbelerin görünmeyen izleri vardı teninde. Bataklıktan kendi çıkmış, bunu başardığında ise tamamen değişmişti. Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu ama kazanacak birçok şeyi vardı. Acımayacaktı, kimse ona acımamıştı çünkü. Genç kızın ruhuna kalıcı imzalar atacak, intikamını alacaktı. Hayattaki tek gayesi buydu artık, kimse onu durduramazdı… Kendisi dışında. 1. BÖLÜM “MİRAS” Adımlarımı sıklaştırarak bir an önce yenilemem gereken ceketime sıkı sıkı sarıldım. Kafamı yerden kaldırmıyor, beni izleyen gözleri es geçmeye çalışıyordum. Üzerimdeki huzursuzluğun, kendini birdenbire bu denli boğucu bir şekilde göstermiş olması ürkmemi sağlıyordu. Başımı yere eğerek, sağ elimle cebimdeki bir miktar parayı kontrol ettim. Bugün maaşımı almıştım; geçen ay olduğu gibi bu parayı da kaptırmak istemiyordum. Zaten sessiz sokaklarda yürümek yerine bu kadar kalabalık bir yolda yürümemin sebebi buydu ya! Biri koluma çarpınca geriye doğru sendeledim. Çarpan adam, elindeki çantayı kaldırdı ve sinire bulanmış kelimelerini bana söylerken, çantasını sebepsizce sallamaya başladı. “Yürürken kafanı kaldır ve önüne bak, genç hanım!” Yıllar önce neşesini kaybetmiş olan gözlerimi adamın koyu renk gözlerine diktim. Donuk bakışlarım hiç kimsenin hoşuna gitmezdi. “Bakmazsam ne olur koca adam?” Ağzını şaşkınlıkla araladı ama konuşmadı, onu onaylayıp yoluma devam etmemi bekliyordu. Bir hışımla arkasını dönerek yürümeye başladı. Acelesi olduğu, adımlarından, ikide bir kontrol ettiği saatinden ve fır fır dönen gözlerinden belliydi. Derin bir nefes alarak omuzlarımı silktim. Böyleleri, hem suçlu hem güçlü lafının ete kemiğe bürünmüş hali oluyordu. Havanın kararmak üzere olduğunu fark ettiğimde yutkundum; her ne kadar ay ışığının az olan enerjisini sevsem de, geceler hiç tekin değildi. Adımlarım, adım olmaktan çıktı ve kimsesizler yurduna doğru koşmaya başladım. Evim, güzel evim! Bu düşünceme burukça gülümsedim. On yedi senelik hayatımın iki senesini geçirdiğim yeri ev olarak nitelendirmek saçmaydı, anlamsızdı. Benim iki yıldır, ev diyebileceğim, başımı sokup saklanabileceğim bir yerim yoktu. Tek başımaydım, kelimenin tam anlamıyla kimsesizdim. Sadece annem ve babam değil, bütün ailem ölmüştü, daha doğrusu öldürülmüştü. Polisler, en önemlisi ise doktorlar, ailemin eceliyle öldüğünü söylüyordu fakat hepsi altı ay içerisinde ölebilir miydi? Bu nasıl bir eceldi? Tanıdık demir kapıyı gördüğümde güldüm, içten gelmeyen, göstermelik bir gülüş… Ağlamayacağıma yemin etmeseydim, bu kapıyı her gördüğümde ağlardım. Bu kapı, benim acınası bir halde olduğumun simgesiydi; en azından düşüncelerim bundan ibaretti ve bunun yüzüme vurulması beni boğuyordu. Burayı sevmesem de burada güvende olduğumu biliyordum. Kime karşı güvendeydim peki, uzun zamandır beni tanıyan kimse yoktu. Nasıl bir yere sığındığımı bile bilmiyordum, Jale Hanım dışında tanıdığım kimse yoktu, herhangi bir arkadaşım veya merhabalaştığım birine sahip değildim. Daha düğmeye basmadan kapı açıldı ve yurdun müdiresi Jale Hanım, arkasındaki çalışanlarla beraber karşımda belirdi. “İyi akşamlar,” dedim, cansız sesimle. Bugün herkesin acelesi vardı ve bu insanlar bana denk geliyordu. “Vaktimiz yok,” diye mırıldandı. Gözleri bende değil, yoldaydı. Bana demediğini düşünerek yanından geçmeye çalıştım ama ince bedeniyle önümü kapamayı başarmıştı. Benimle konuştuğunu fark ettiğimde, “Anlamadım?” dedim, şaşkınlıkla. “Vaktiniz mi yok?” Arkamdaki arabanın sesini duyduğumda kafamı çevirdim; bir taksiyle karşılaştım. Jale Hanım’ın arkasında çalışanlar, ellerindeki bavulları ve sırt çantasını aceleyle taksiye yerleştirdi. Jale Hanım, “Ah tatlım!” diyerek avucunu alnına bastırdı. Etrafımdaki koşuşturmadan sıkılmış bir şekilde dişlerimin arasından konuştum. “İzin verirseniz içeri geçeceğim Jale Hanım.” “Ah, hayır hayır.” Elini omzuma koydu, bakışlarım ojeli eline kaydığında devam etti. “Gitmen lazım bir tanem, her şey sana açıklanacak ama açıklayacak kişi ben olmayacağım.” Omzumdaki elini ittirdim. “Açıklanacak şey ne Jale Hanım? Bir sorun mu var?” Kafasını iki yana sallayarak beni, taksiye doğru iteledi. “Hayır, bir sorun yok. Sana her şeyi anlatacaklar Ecre’cim.” Kafam karışmıştı. Birdenbire nereden çıkmıştı bu saçmalık! Odama dönüp her zamanki müziklerimle idare edip, odamdaki duvara birkaç cümle karalamam lazımdı benim! “Ama ben…” “Hadi bin,” diyerek kapıyı açtı. Kadının vazgeçmeyeceği belliydi. “İşim ne olacak? Peki ya buradaki arkadaşlarım? Okulum?” diye gereksiz, hatta var olmayan sebepler ileri sürdüm. Derin bir nefes aldı. “İşine son verildi, ayrıca patronunun verdiği telefonu geri almalıyım. Burada hiç arkadaşın olmadığını ve son iki aydır okula gitmediğini biliyorum. Ecre, git… Günder Yurdu’ndaki yaşamına son verildi.” Şaşkın bir şekilde patronumun bana verdiği ama kullanmadığım telefonu Jale Hanım’a uzattım ve arabaya bindim. Ayrıca bu kadın, endişeli olmak yerine neden sevinçliydi? Yapmacık bir ‘gideceğine üzülüyorum’ bakışı vardı yüzünde. İticiydi. Gülümsedi, ifadesinden mahvolduğum anlaşılıyordu. “Kuzenin sana her şeyi anlatacak.” “Kuzenim mi?” diye sorduğumda kapı çoktan kapanmıştı. Araba hareket ettiğinde taksicinin dikkatini çekmek için sesimi yükselttim. “Hey!” Taksicinin aynadan bana baktığını fark ettiğimde, “Nereye gidiyoruz?” diye sordum. Son bir kez daha Günder Kimsesizler Yurdu’nun büyük, şekilli yazılarla süslenmiş tabelasına baktım. Kaşlarını çattı. “Soykır Malikânesi’ne.” “Orası neresi?” diye sorduktan sonra yutkundum. Benim soyadıma sahip bir malikâne mi vardı? “Benimle kafa mı buluyorsun küçük kız?” İrkildim. Ne kadar da kabaydı! Dışarıyı izlemeye başladığımda korku tüm bedenimi kapladı ve boğazımı sıkmaya başladı. Kasılmalarım başlamamalıydı. Derin bir nefes aldım ve camı açtım. Sanki yüzüme çarpan, sarsıcı rüzgârı hissetmezsem ölecekmişim gibi hissediyordum. “Sen iyi misin? Ölmeni istemem,” diyen kaba taksiciyi umursamadım. Manyak herifin tekiydi! Sakinleştiğimde burnuma dolan çiçek kokusunu fark ettim ama birden hepsi kayboldu. Etraftaki çiçekler şaşılacak hızla yok olmaya başlamıştı; dikenli çalılar ormanı sarmıştı. Hey bir dakika! Ne ormanı? “Neredeyiz?” diye sorduğumda, bu sefer de taksici beni umursamadı. Sanırım ‘Soykır Malikânesi’ diyerek her şeyi cevapladığını sanıyordu. Kocaman duvarın sardığı kale gibi bir yere gelmiştik. İçerisini, etraftaki duvar yüzünden göremiyordum ama nedense ‘Güzel ve Çirkin’deki sarayı anımsamıştım. Ah, bu çizgi filme bayılırdım! Aslında ben… Çizgi film izlemeyi bırakmalıydım… Çizgi film izleyince gerçekle hayali karıştırıyordum. Yüzlerce sorunumdan biri buydu. Diğerleri ise… İnsanların yüzüne uzun süre gözümü bile kırpmadan bakardım, bazı anlarda vücudum kilitlenirdi ve hareket edemezdim, birkaç ay öncesine kadar hayali bir arkadaşım vardı, psikologlarımdan birini boğmaya çalışmıştım, işim gereği umursamayı hobi haline getirmiştim ve daha nicesi… Eskiden böyle değildim. Annemi ve babamı yatak odasında ölü halde bulduğumda başlamıştı bütün bunlar. Hiçbir yerlerinde yara izi yoktu, kan yoktu ve aynı anda öldüklerini düşünmezsen, ecelleriyle öldüğüne inanmak kolaydı… Kolaydı fakat ağızlarındaki beyaz köpüğü görmüştüm. Üzüntüm ve yıkılmışlığım babamı çok sevdiğimden değildi ama on beş yaşındaydım ve yapayalnız kalmıştım. “Hayatta mısın?” Düşüncelerimden sıyrılıp dünyaya geri döndüğümde, saçma sorunun sahibi olan taksiciye baktım. “Evet?” Gözlerini devirdi. “İyi o zaman geldik, in.” Sinirle kapıyı açtım ve yaşımın getirdiği ruh halini gözler önüne sererek kapıyı hızla kapattım. “Edepsiz gençler,” diye mırıldanarak bagajı açtı. Kendisi mükemmel bir insandı, yetişkindi ya, lütfen! Sırt çantamı sırtıma taktım ve iki tane bavulumun birini sağ, birini sol elime alarak kapıya döndüm. Görünürde kimse yoktu, taksici de indiğim gibi gitmişti. Bavulun sapını daha sıkı kavradım. Bavulun içi kıyafet değil, kitap doluydu; bavulu karıştırmasam da buna emindim, çünkü kıyafetten çok kitabım vardı. Ah, kitaplar… Mutlu sonlar, masum ve saf kızlar, mükemmel erkekler, kötü başlayıp güzelleşen hayatlar… Her zaman bunlara imrenirdim. Hiçbir zaman masum ve saf bir kız olmadım, mükemmel bir erkek arkadaşım olmadı; sadece… mutsuz ve sonu asla mutlu olmayacak bir hayatım oldu. Bavulun birini yere bıraktım ve büyük kapıyı tıklattım. Elim acıyınca geri çekildim. Kapı, büyük bir gürültüyle açıldığında, kulaklıklı ve takım elbiseli adamlarla karşılaştım. Kendimi, başbakanın evini ziyaret etmiş gibi hissediyordum. “Kimi aramıştınız?” Kaba sese karşılık ince sesimle, “Bilmiyorum…” diye mırıldandım. Ardından aptallığıma küfrettim. “Yani… Beni buraya gönderdiler, bir isim vermediler. Ben, Ecre Soykır.” Soyadımı taşıyan bir malikânede tanımadığım insanlar yaşıyordu, ayrıca doğru yere gelip gelmediğimi de bilmiyordum! Adamların ilgi odağı bir anlığına ben oldum, ardından da içlerinden biri elimdeki bavulları aldı ve kocaman malikâneye yürümeye başladı. Büyük kapının önündeki verandaya çıktım. Evin kapısından bile, insanı nefessiz bırakacak bir hava yayılıyordu. Hızlı adımlarla ona yetiştiğimde kapı açıldı. Yaşlı, tatlı bir kadın kapıyı açtı. “Hoş geldiniz, Ecre Hanım.” Adımı nereden bildiğini sormadım. Beni bekleyen şeyler vardı bu evde, bunu hissedebiliyordum. Ve benim dışımda herkes, neler olacağından haberdar gibiydi. Yine tek kalmıştım. Kadın, eteklerini toplayarak yürümeye başladı. “Buyurun.” Her bir adımda, evin büyüklüğüne ve bu kadar büyük olmasına rağmen boşluk hissi vermesine daha da çok şaşırıyordum. Uzun bir koridoru yürürken, hizmetçi kadın bana doğru yaklaştı ve fısıldadı. “Size bir seçenek sunulmadı, biliyorum ama… Buraya gelmemeliydiniz.” “Efendi…” Kelimemin sonunu getirememiştim. Dışarıya açılan kapının yakınında salon vardı. Kapısı içeri girmem için beni davet ediyordu. Kapıda bulunan işlemeler, bir sarmaşık misali bedenimi buraya bağlayacakmış gibi görünüyordu. Bakışlarımı içeriye çevirdim merakla. Ve onu gördüm. Gömleği kırışmış, kravatı ise gevşetilmişti. İş yorgunu olduğu belliydi fakat bunu gösteren tek şey kıyafetleriydi. Bedeni, hiçbir adamda görmediğim kadar dinçti. Kuvvetliydi ve somut denebilecek bir güç yayıyordu. Kumral saçları, kıyafetlerine karşın dağınık değildi. Düzgündü, periler saçlarına özenle dokunmuştu sanki. Ama emindim ki, bu saçlar kendine dokundurtmazdı. Sadece sahibine izin verirlerdi. Yüz hatları ise sert ve ciddiydi. Griye çalan buz mavisi gözleri, tehlikenin çok yakında olduğunu bağırıyordu. Soğuk, esrarengizdi… Bu renk, bu adama has bir renkti. Karanlık, korkutucu, yalancı fakat güzel ve masum bir renk. Hatta adam, tehlikenin beden bulmuş hali olmalıydı. Deri koltuktan kalktı, birkaç adımda bana yaklaştı. Boyu uzun olduğu için, adımların amacına ulaşması kolay oluyordu. Her hareketi korkutucu bir çekiciliğe sahipti. Bakışlarımın, gözlerini bulması o kadar zor oluyordu ki… Gözlerimi kapatma isteği uyanıyordu içimde, hiç olmadığı kadar ürkmüştü bedenim. Omzumda asılı olan çantayı daha da sıkı tuttum; sanki düşmemek için tek kurtuluşum çantanın sapına daha sıkı sarılmakmış gibi. Dolgun dudaklarını araladı ve alaylı bir sesle konuştu. Bu alayı onu düşürmek yerine yükseltmişti. Sesi kalın değildi, bir erkeğe göre mükemmel bir tona sahipti. Adam, gözümde gittikçe büyüyor ve gizeme bürünüyordu. “Ecre Soykır, sonunda tanışabildik.” Düşüncelerim bağırıyordu buradan uzaklaşmam için. ‘Kaç’ diyordu, itekliyordu. ‘Kaçabildiğin kadar uzağa kaç ve asla arkana bakma.’ Kendini tanıtmak istediğini belli ederek eliyle kendini gösterdi. Sanki cümlesinden kimin kim olduğunu anlamayacakmışım gibi. “Ben, Uzay Soykır.” Düşüncelerim, sandalyesinden kalktı ve başını iki yana salladı. Ellerini beline koydu ve onu dinlemediğim için, adamın soğuğunun beni ele geçirmesini zevkle izleyeceğini söyledi. “Soykır?” dedim hiçbir şey anlamadığımı ifade edercesine, sesimi bulmam uzun sürmüştü. “Evet. Amcanın oğluyum.” Eliyle oturmamı işaret etti. Yutkunarak ilerledim, yavaş hareketlerle kocaman koltuğa sindim. Bu sessiz ortamda, ani bir hareket yaparsam tüm eşyaların bana bağıracağını, azarlayacağını düşünüyordum. “Üvey oğluyum.” Dudaklarımı kanatırcasına ısırarak kafamı salladım. Gözlerimi kaçırdım çünkü gözlerine baktığımda nedensizce korkuyordum. Mırıltıyla konuştum, sesimi bulamıyordum çünkü. “Mirasımı alıp gidebilir miyim?” Kaşlarını kaldırdı, alaylı bir ses tonuyla “Miras, alınıp gidilebilecek kadar küçük değil,” dedi. Ürkekçe gözlerine baktım ve o devam etti. “Ev, holding, araba… Bunları alıp gidemezsin. Çünkü hem taşıyamazsın hem de yarısı bana ait.” Çocukça bir şaşkınlıkla ona baktım. “Ne yapacağım peki?” Kendinden emin ve emredercesine, “Burada kalacaksın,” dedi. Yutkundum, bütün gücümü toplayarak ayağa kalktım. “Üzgünüm ama burada kalamam.” İlk adımımı atmıştım ki elini kolumda hissettim. Parmakları, kolumu sıkmıyordu ama canım gereğinden çok daha fazla acıyordu. Anlamakta zorluk çektiğim çok şey vardı ve geri çekilmek istiyordum. Gerilmiştim, tüm kaslarımın gevşemek için mırıldandığını duyar gibiydim. “Kalmana meraklı değilim, küçük.” Sesi soğuk ve kısıktı. Yine de benim sesime karşın, küçük düşürücü bir gücü vardı kelimelerinin. “Sevgili dedenin şartı böyle.” Bileğimin bir karış yukarısını saran parmaklarına baktım, soğuklardı. “Şart mı?” Sabır dilenircesine nefes aldı. “On yedine bastığında bu malikâneye gelecek ve evlenene kadar burada, benimle kalacaksın. Mirasa tamamıyla sahip olmanın tek şartı bu.”
Düşman
Nisanur
Catherine ya düşmanını bitirmek için gittiği yerde bir elektriklenme olursa?
İki Düşman
Nigar
Aileleri yüzünden bir birine düşman olan iki gençden bahs oluyor bu kitapta . İkiside birer örgüt lideri . İntikam almak isteyen kızımız ve intikam alacağı genç . İkisi arasında neler yaşanacak ? İkiside birbirden nefret ederken bu savaşı kim kazanacak ve savaşın kıvılcımları kaç insanın canını yakacak .

Düşman Ama Değil
Azra Arslan
Keman virtiözü olan Amaris, Drystan ile tanışır. İkili anlaşabilecek mi? Yoksa kendi hayatlarına birbirleri yokmuş gibi devam mı edecekler?
İki düşman
~
Düşman düşman kalır istee(20 bölümü olcak daha yazmadım defterimde hepsi var ama sıkıcı yni)

Düşman
Zeynep ece Yıldırım
İki eski düşmanın birbirine aşık olması ama engel olan bir kişinin onları ayırması

Düşman mı
Elif Evli
Liseden beri düşman olan iki kişi ikiside birbirinden nefret ediyor(?) Biraz zaman sonra birisinin içinde bir sevgi yetişmeye başlıyor mu? Yoksa daha da mı beter olucak? Zorbalanan kişinin intikamı acı olucak sanırım.
Düşman Liseler
Güllüzar
.
AŞKA DÜŞMAN
Sultan Ceylan
BEN SENDEN UZAGIM SAMIŞTIM MEYERSEM DAHA YAKINMIŞIM
Düşmanla Anlaşma
Anastasia
Küçüklüğünden beri düşman olan Sueda ve Ayaz arasında oluşan ani bir anlaşma
Dost mu düşman mı?
İnvelia_nur
Dikkat: İntikam, aşk, yalnızlık,gizli sırlar, sahte aşk ve kavga içermektedir
KARANLIĞIMDAKİ DÜŞMAN
Bluedaisy
Hikaye Mardin de başlıyor. Kara ailesi birbirine düşman. Geçmişte yaşanan aşk büyüklerin yüzünden birbiriyle düşman oluyorlar. Sonra evlatları oluyor hikaye o zaman başlıyor. Birbirine aşık olan gençler düşman olduklarını bilmiyorlar düşman olduklarını öğrendiklerinde onlara ne olacak aşklarını etkileyecek mi? Aileler evlatları için düşmanlıklarından vazgeçecekler mi? Bartu ne gibi süpriz bekliyordu. Bartu alaz ın abisi olabilir mi? Öyle alaz ne yapacak. Bu durum alaz la efsunu nasıl etkileyecek Efsunla alaz kavuşabilcekler mi yoksa yarım mı kalacak Hayatlarına başkalarıyla mı devam edecek.
DÜŞMANIN SIRLARI
Gülsüm Yüksel
İki zıt insanın zorunlu evliliğinden doğan bu aşkı yıkacak olan karanlık sırlar. Çeşitli ülkelerin kendilerine has mafyaları vardır. Ki bu yıllarca tecrübeli mafyaların birbirlerine miras bırakmasıyla devam etmiştir. Mafyalar arası düşmanlıklar da kendi sınırlarını genişletmek isteyen mafyalar tarafından başlatılmıştır. Olaylar mafya olan Lena Bellamy' nin, zıtlık yaşadığı mafyaya aralarındaki düşmanlığı bitirmek için elçi yollamasıyla başlar. Bu mafya gönderilen elçiye kalıcı hasar verir ve elçiyle kendi tehdit mektubunu Venedik San Marco sınırları içerisine gönderir. Bir süredir sanal olarak yüzünü dahi görmediği bu mafyadan tehdit mesajları alan Lena iyice sinirlenmeye başlamıştır. Not: Karakterlerin isim ve soy isimleri yapay zeka tarafından kura ile belirlenmiştir.
DÜŞMAN EVLİLİK
Melek
Düşman çocuklar birbirine aşık olursa sonrasında ne olur?
Düşman Aşkı
Sultan Nur Nazlı
İki aile, yıllardır ölesiye düşman. Her plan intikam için, her adım ölümle çizilmiş. Ama kalpler bazen nefretin tam ortasında çarpıyor; en beklemedik anda, en yasak hislerle… Alev ve Aras… Düşman mı, yoksa birbirinin kaderi mi? Ve tüm bu kaosun ortasında, kimsenin tanımadığı bir gölge, her adımlarını izliyor, her planı biliyor, sessizce oyunu oynuyor. Aşk mı kazanacak, yoksa intikam mı? Ve ya… her ikisi birden mi?
Düşman akademisi
Barış
Alara, herkesin birbirinin rakibi olduğu Düşman Akademisi'ne geldiğinde okulun sıradan bir eğitim yeri olmadığını fark eder. Burada güvenmek yasaktır. Duygular zayıflık olarak görülür ve öğrenciler birbirlerine karşı sürekli sınanır. Fakat Alara, okulun yıllardır sakladığı bir sırrı keşfeder. Ve bu sırrı çözmeye çalışırken, güvenmemesi gereken tek kişinin kim olduğunu anlamak zorunda kalır.
Düşman Babam
Kardelen Kübra
17 Yaşında asker olan Ryan Bright, acil bir göreve gitmek zorunda kalır. Savaşta orada terk edildikten sonra bile ölmez. Bu nasıl oldu? İşte hikayesi.
Tuhaf Düşman
Just Başak
Nick orta sınıf bir ailesi olan sıradan bir çocuktur. Düşmanı Jack ile komşu olduğunu öğrenir. Ve yakın zamanda da onun kimsenin bilmesini istemediği bir sırrını öğrenmesi üzerine aralarında bir anlaşma yaparlar. Bu anlaşmadan sonra birbirlerini tanımaya ve aslında Jack'in ona neden düşmanca davrandığını öğrenmesini sağlar.
Bir kadın düşmanı
Didem
İlk evliliğinde yaşadığı kötü olaylar sonucu kadınlarn hepsine önyargılı bakan ve onları değersiz gören İskender ‘in başından geçenler anlatılmaktadır.
Düşmandan aşka...
Zeyzey
8 yıldır bir birlerine düşman olan 2 insan.. yıllar sonra yüz yüze geliyorlar ama tamda o anda bir birlerine aşık oluyorlar..
Düşmanların Dostluğu
Defne
Düşünün normal bir günde okulunuzda iken birden okulla tatile çıkıyorsunuz. Tatile sadece bir gün içende hazırlanmak zorundasınız ve tatilde yurt dışına çıkacaksınız. Peki bu tatilde sizin neler beklediğini ön görebilir misiniz? Bir anda hayatınızın elementlerle değişmesi, hayatınızdaki görebileceğiniz arkadaşlıktan da öte dostluklar, ve bir anda hayatınız parçası olan kişiler... Evinize geri dönmeye çalışırken olan olaylar... Ne olduğunu bilmediğiniz yaratıklar, savaşlar, ihanetler, öfkeler ve son olarak öfkenin yerini bir anda alabilecek olan aşk. Güneşin ve arkadaşlarının bu sırada ne yaşadığını öğrenmek ister misiniz? O zaman buyurun her zaman bekleriz... !!!!!!! (UYARI!!! KÜFÜR VE ARGO BULUNMAKTADIR!)

Düşman Çocukları
kaizen
Yanlış Yanlış olan her zaman daha caziptir ya hani,bu iki genç kendilerini kaptırdı bir yanlışa gidiyorlar. Sonu umurlarında değil çünkü daha hayatlarının baharında iki genç,kimsenin yaptığı hatalar yüzünden duygularından vazgeçemez. Hele ki böyle deli kanlı gençler. İyi okumalar💗

Düşman ve kardeşi
Esma
Esila 20 yaşlarında içine kapanık ve çok kavga eden bir kızdır. Çok düşmanı olduğunu bilinen bir gerçektir ve tek dostu Asya olan Esila başına bu sefer daha farklı bir bela alıcaktır. Acaba neler olacak? Her bölüm merak ve aşk dolacaksınız💗
ANLAŞMALI EVLİLİKMİŞ
Yasemin(nisadankucuk(2yas))
23 yaşındaki Petek 26 yaşındaki emir ile babasının borçları yüzünden evlenmek zorunda kalır... (Kızınrızasıvarokumadanyorumyapmaşamargeliyorha)
Zerdali Çiçeği (Berdel-Kitap Oldu)
Rana Babaoğlan Taşlı
Gözlerimi bir sabah görmemek için açtım. Karanlık tüm düşüncemi mahkûm etmişti siyaha. Yol bitmiş, izim silinmiş, sıfırı tüketmiştim. Dallarda gezen beyaz çiçeklerin adı değildi artık adım. Umudum, hayallerim, güzelliğe dair tüm sermayem, sabırla bekleyişlerim... Döküldü inciler gibi birer birer, tutamadım. Ama tek bir şeyi kazıyamadılar ruhumdan: "Sevgi!" Allah'a, dünyaya, denize, "İnsana!" Gözlerimi bu kez görmek için kapadım ve ben beni yine bende buldum. Göz kapaklarımda kanat çırpan bir kuş ve kanadında kalbime akan keşfedilmemiş gözlerin orman yeşilleri...
Orijinal Ailem
sevipgidenbirisi
klasik abilerim ve aile kurgusudur. Avşar, sabahın ilk ışıklarında hamile olan karısının suyu geldiği için hastaneye getirmişti. O gün Ayla' nın son çocuğu olan Elfida doğacaktı. Her ikisinde de büyük bir heyecan vardı. Doğacak kardeşlerini sevinçle bekleyen abiler büyük bir hüsranla karşılacağını bilmeden hastane kapısının önünde bekliyorlardı. Aradan geçen iki saatin ardından doğumhane kapısı açılmıştı. Doktorun yüz ifadesi iyi şeyler söyleyemeyecek gibi duruyordu. "Doktor bey, karım ve çocuğumun durumu nasıl şu anda? İkisi de sağlıklı dimi?" Doktor, Avşarın suratına hüzünle baktı. Durumu nasıl söyleyeceğini bilemiyordu. İlk defa başına böyle bir olay geliyordu. "Karınızın durumu şu an stabil. Her şey yolunda. Doğumda hiçbir sıkıntı çıkmadı. Ancak bebeği hemşireye verdim ve bebek şu anda yok. Hastane kayıtlarına baktığımızda öyle bir hemşirenin bizim hastanede çalışmadığı tespit edildi. Yani anlayacağınız bebeğinizin kaçırılma olasılığı çok yüksek." Avşar derin bir sessizliğe büründü. Bu fırtına öncesi sessizlikti. Asker olduğundan ayakları yere sağlam basıyordu ve kızını bulamamaktan değilde karısına "kızım nerde?" dediğinde ne cevap vereceğini bilememekten korkuyordu. Tek temennisi bir an önce kızını bulup ona kavuşmalı ve kokusunu içine çekmeliydi. O gece gökyüzünden bir yıldız kaydı ve o yıldız bir kızın hayatını darmadağın etti. O gün kaçırılan bebeğim bir daha hayatı yüzune hiçbir zaman gülmedi. Kaçıran kişinin amacı belliydi. Geçmişte yaşanan olaylardan ötürü Avşardan intikam almaktı. Küçücük bedene büyük acılar yükleyen teröristi asker Avşar bulup kemiklerini lime lime edecek miydi? Hadi gelin birlikte okuyalım. Selamlar yeni kurguyla geldim. Tanıtımı nasıl buldunuzz? Selamlar, yeni kurguyla yine ben geldim. Klişe bir kurgu olsa da dedim benim diğerlerinden ne eksiğim var? Bende yazayım ve bir anlık hevesle başladım. İlk iki üç bölüm üçüncü kişi ağzından olacak. Sonrasında kızın ağzından okuyacağız. Karakter fotoğraflarını da koyacağım bu bölümden sonra. Keyifli okumalar diliyorum. Umarım beğenirsiniz. Birde bir oturuşta çok uzun bölümler yazamadığım için bölümler maksimum 1500 kelime olacak. Baştan söyleyeyim de ona göre okuyun. Bana sövmeyin. Kitapla ilgili düşüncelerinizi de yorumlarda belirtebilirsiniz.
Kopya | Texting
alice
Elçin: O gün senden kopya çekmemiştim Elçin: Ama şimdi çekebilirim Elçin: Verirsen tabi Pars: Yanındaki çocuğu kaldır Pars: Sol tarafa otur "İnsan akademik başarı hırsı arasında duygularına yenilip kalbinin kapılarını aşka açar mı, açarsa ne olur?" bunun üzerinde duracağız.
Unutama Beni
blanco_s
Yağmurlu bir günde, yağmur tanelerinin arasında tanışıp yağmurun durmasıyla bir daha samimi olamamıştılar. Hilal, lise yıllarının çoğunu Serkan'a aşık geçirmişti ama Serkan, o yağmurlu günden sonra bir kez olsun kızın yüzüne bakmamış, onu hiç hatırlamamıştı. Hilal, Serkan'ın son darbesinden sonra ona olan aşkını nefretle örtmüş ve 7 yıldır onu hiç görmemiştir. Ta ki ikisi de aynı şirkette çalışmaya başlayana kadar. Yıllar önce 𝑢𝑛𝑢𝑡𝑎𝑚𝑎 𝑏𝑒𝑛𝑖, diye Serkan'ın kulağına fısıldayan Hilal, şimdi Serkan'a kendini hatırlatacak mıdır yoksa yüzüne bile bakmayacak mıdır? ⏳
BÜYÜLÜ KILICIN ESARETİ
Melonis ✧
Karanlık ruhların etkisi altına girmiş bir diyarda hükümlerin değil, kan ve kaosun konuşulduğu bir yerdi Astantra Krallığı. Krallıkta halkın ve kölelerin uğradıkları zulümlerin sonu yoktu ve Ares onlardan yalnızca biriydi. Küçük yaşlardan itibaren işittiği sesler onun zihnini ablukaya almış bir zanlı konumundaydı ve artık bu esaretten kurtulmak zorundaydı. Astantra Krallığı'nın Prensesi Desina, Ares'e yaptığı evlilik teklifi ile hayatına bir yol çizdi ama bu yol geçmişini ve kim olduğunu öğrenmesini sağladı. Peki ya onların aşkı, karanlık ruhlara kalkan olabilir miydi? Kimsenin yerini bulamadığı büyülü kılıcın esaretinden kurtarabilir miydi? Esaret, onlar için yalnızca kalpteydi ve bunu aşmayı başarabilirlerse kimse önlerinde duramazdı. Ölümcül bir aşkın savaşıydı bu. Bir kölenin ve prensesin ruhlarla olan savaşı. 1. Kitap "Kanlı Gül" tamamlandı. 2. Kitap "Ateşin Varisi" tamamlandı. Fantastik/Romantik/Gizem
Yaz Yağmuru
Selins
Seren yaz tatilinin gelmesiyle babasıyla bodrumdaki yazlığa gider. Annesinin ölümü ardından her akşam içen babası yüzünden her akşam iskeleye gider ve bir erkekle karşır..
Ölüm virüsü
★Reynwq★
Klasik bir okul gününde tuvaletteyken aniden gelen bir çığlık sesiyle herşey değişmişti. Etrafta koşuşturma sesleri duyuyordum, çok fazla çığlık vardı ve ben hayla ne nolduğunu anlayamıyordum. Siren sesleri kulağımı sağır ederken içimden bir ses dışarı çıkma diyordu. Ama neler olduğuna bakmak zorundaymışım gibi hissediyorken bunu yapmamak çok zordu. Yutkundum ve neler olduğuna bakmak için yavaş adımlarla yürüdüm... (Tamamlandığında düzenlenicektir)
Hesperides A...
York
Aşk mı Atlas mı?.. Atlas Meriser ile Eugina Phillipa Faustin birbirlerine rakiplerdi. Ancak Eugina'nın Atlas'tan çalacağı öpücük sadece duygularını değil hayatlarını da tepetaklat etmek üzereydi. Peşlerine düşen sosyopat onlara ve sevdiklerine hayatı dar ediyordu.
MÜHÜRLENMİŞ RUHLAR VARİSİ - KARANLIĞIN TAHTI
Alizade
Karanlık Çöküyor... Mühür Kırılıyor! "Mühürlenmiş Ruhlar Varisi" Bin yıllık bir sessizlik... Zincire vurulmuş yasak bir güç... Ve kanla mühürlenmiş, geri dönüşü olmayan bir kader! Hiç kimse masum değil. Hiçbir sır sonsuza kadar gizli kalmaz. Ve hiçbir miras, bu kadar ağır olmamıştı. "Gölgelerin arasından fısıldayan seslere kulak ver. Çünkü onlar sadece geçmişi değil, senin sonunu da fısıldıyorlar." Sarayın soğuk duvarları arasında başlayan bu oyun, tüm dünyayı ateşe vermeye hazır. İhanet kapıda, sadakat ise sadece bir yanılsama. Ruhun mühürlendiğinde, artık kim olduğuna sen karar veremezsin. "Bazı sırlar mezara girer, bazıları ise bir 'Varis' seçer." Mühürlenmiş Ruhlar Varisi: Karanlığın Tahtına Hoş Geldin.

Mafyanın minik tutsağı
Gülfem Gökçe
Ormana giden bir kızın mafya ile karşılıp adam öldürdüğünü görür fakat adam kızı tanımaktadır gerçekler içeride eyer öğrenmek istiyorsan oku ve ayrıca diyer kitaplarımada bakmaya unutma
Abimin Düşmanı
eylül
"
Son Ölüm
Görünmez Yazar
Portalın bozulması sonucu vampirler insan dünyasında mahsur kalıp katliama başlıyorlar. 500 yıl sonra artık insanlar vampirlerle yaşamaya alıştı ama nasıl? Vampirlerin hayatı yaşamak sayılmaz, sadece hayatta kalıyorlar. Artık onların da yaşamaya hakkı olduğunu düşünen bir bilim kadını portalı tamir etmeye çalışır. Ama bunu yaparken kendisinin de geçmişteki zalim bir vampir tarafından vampire dönüşeceğini nereden bile bilirdi ki?
İki düşman mafya ve yeni aile
Gülfem Gökçe
İki düşman mafya aşka dığru gider ama inci bebekken karışmıştır yeni hayatına alışabilicekmi ve ailesine mafya olduğunu söylicek mi yoksa saklıcakmı
Akıl ve kalp - Tom Riddle fanfic
Acaeris
Freaja rüyasında gördüğü görüntüler tarafından rahatsız edilmeye başlayarak sorunu çözümü için gördüklerini resmeder. Bir gün bilmediği bir kutu bularak açar ve kendisini hiç bulmadığı bir dünyada bulur
Selemerçe - Esir Ruhlar
Asiliya
Akaf'ın gözdesi, Selemerçe'nin esareti altında yaşayan, ölümü yaşam sanan ve saf arzularla dolu eşsiz bir ırk... İgnalar... Güneş'in noksan noktasına ihanet eden, toprağa can veren ışıltıları kemiren ve gölgelerin torunları olan arzu hırsızları... Kranlar... Büyülü bir diyar olan, 6. Boyut'un tek hâkimi Morulas'ta ruhunun sahibini arayan bir adam... Bir kızıl... Kör kehanetlere uyanmaması için düş diyarında hapsedilmiş bir ahneyat... Eski bir dost... Ve vahşetin gelişini haberdar eden bir çan sesi... Ölülerin Çığlığı... Akaf, kaybettiği evlatlarını yeniden kazanabilmek ve öngörülmüş felaketi engelleyebilmek için bir kayıp igna olan Cevza'yı yuvasına geri çağırır lakin tehlikeli olan ne arzu hırsızları ne de gök kapılarını yaran vahşilerdir. İlk İgna'nın kalbini elinde tutabilen tek kişi olan Cevza'nın ta kendisidir. Ölümsüzlerin dünyasında, ölüm getirenlerin dahi ruhunu sömüren bir felaketin doğurduğu varlık, Cevza, Gökkuşağı Kapısı kırıldığında nüksedecek son savaşta merhamet göstermeyi mi, yoksa tutsak ruhların zincirlerini kırarak yeniden doğmayı mı seçecektir? NOT: Birinci kitap tamamlanmıştır, ikinci kitap Wattpad'den devam etmektedir. Wattpad: @asiliya_ #epikfantastik #bilimkurgu #düşmandanaşka #aşküçgeni #fantezi *Her hafta yeni bölüm gelmektedir/Devam ediyor *Kitap ismi şahsım tarafından üretilmiştir, ilk ve tektir. Kapak tasarım: @tugcedelen Kurgu: 21.07.21 Yayımlanma: 08.08.22
Nokta Gelmedi
Aytuğ Tunç Deveci
Eylül Soral ülke çapında ismi bilinen ünlü bir yazardır. Bir gün imza günlerinden birinde dolaylı yoldan, istemeden de olsa okurlarından birinin ölümüne sebep olur. Bu olayın ardından yaşananların vicdanıyla daha fazla hayatına devam edemez ve ölümüne sebep olduğu kızın ailesinin evine gitmeye karar verir. Fakat önü görülemez bir kadere adım atacağından habersizdir. Eylül'ün imza gününde hayatını kaybeden kızın abisi Araf Arsoy, kardeşinin intikamını almaya ant içmiştir. Eylül'ü düşmanı olarak kabul etmeye başlamış Araf'ın planları, kadını kendi evlerinde görmesiyle beraber bozularak bambaşka bir hâl alacaktır. Aralarında nefretle başlayan ilişki, zaman içerisinde bambaşka bir hisse dönüşecektir. Fakat Araf'ın gizlediği büyük bir sırla herkes derinden sarsılacak, ortaya çıkan gizemli ve anonim bir düşmanın Araf'ın ailesini ve Eylül'ü tehdit etmesiyle kurulmaya başlanan tüm dengeler bozulacaktır.
opss i kissed him again (abimin arkadaşı +18)
stella
bir hukuk fakültesi öğrencisi olan olivia, kaldığı yurdu su basması nedeni ile abisi ve abisinin arkadaşı hokey oyuncusu aiden ile kalmak zorunda kalır (+18)
BEYAZ KEKLİK [AĞA SERİSİ 1]
Este
Bir zamanlar hayatım boyunca kimseden hissedemeyeceğim o sevgi gözlerinde parıldarken şimdi aynı gözlerde idam ipini boynuma geçirmeye çalışan bir adamın silüeti gizliydi. Doğrularımız ve zorla bize öğretilen doğrular. Yaşamayı unuttuğumuz, kendimizi başkasına göre yönettiğimiz, uğruna boşluğa düştüğümüz uzun yıllar... Çocukluğumu ve gençliğimi verdiğim adamın gördüğüm, görmek zorunda bırakıldığım diğer yüzü. "Duru." Demişti o gün bana "Duru beni bir gün anlayacaksın." Küçüktüm , kimsem yoktu. Seni de aldılar, büyüdüm. Kimsenin adımı kullanmasına izin vermedim. Büyürken küçük Duru'yu öldürdüm, Yüsra oldum. Senin öğrettiğin doğruların yanlış olduğunu söylediler hep. İnanmadım, inanmak istemedim. Savundum, seni yanında başka bir kadınla görene kadar hep savundum. Sonra gördüm ki ne benim sana verdiğim değere saygın kalmış ne de yaşattığın duygulara.
Bir Dombiliyi Sevebilir Misin?
GÜLSEN KILIÇASLAN
Etine dolgun, bol kıvrımlı ve birazcık, çok azıcık tombul bir kız olan Evrim ile sporu takıntı haline getirmiş, sağlıklı yaşam gurusu ve kas yığını Diren'in yolları bir ev yüzünden kesişir. Evrim'e miras kalan evin, onun haberi olmadan illegal bir satışı olmuştur ve Diren de bu sebeple evin kendisine ait olduğunu iddia etmektedir. Birbirlerinden pek haz etmeyen bu ikisinin ortak bir "zevki" ❤️🔥 olduğunu fark etmeleriyle işler hayli "kızışır"🔥🥵 ! NOT: Bu hikaye +21 yaş için uygundur. BDSM içeriklidir ve cinsel sahneler barındırmaktadır.
Draco Malfoy İle Hayal Et ~Göl~
helllllööööömuah
Y/N: Ayrılalım diyorum anlamıyor musun ? Sen onu seviyorsun onunla ol Draco: Sende mi beni hiç sevmedin... * ilk kitabım olduğu için yazım yanlışları var, mazur görün *
Harp Okulu
hlnkzlbga
Burası sırlarla dolu büyük bir Harp okulu... İnsanların büyük bir çoğunluğu, destek verdiği ve umut bağladığı birçok hayati konulara; örgüt, kurum, patron veya sıradan bir insana hiç sorgusuz inanmakta, hizmet etmekte ve desteklemekte. Fakat en önemlisi de onlar tarafından kısıtlanmakta! " Yeni Dünya düzeni teorisini gerçekleştirmek için her milletten topladığı öğrencilere eğitim veren okul yeni arkadaşlıklara ve yeni mücadelelere kapı açmıştır. " . Duyguları aktarmam ve hissetmeniz dileğiyle! ♡ UMUTSUZLUĞUN İÇİNDEKİ UMUT! +16 ( Detaylı ve yoğun olmasada üstü kapalı savaş unsurları içerdiği için bu yaş sınırı yeterli olacağını düşünüyorum)
Son krallık
İnci
Arsilya ve Kanteya yıllar önce dost şimdi ise düşman olan bu ülkelerin iki genç varis aralarındaki çekimi durdurmayı başaracak mı?

Ateşle Mühürlü
8.
Bazı güçler seçilmez. Bazı aşklar yasaktır. Bazı kaderler ise yakarak yazılır. Lina, ateşe dokunduğunda yanmayan bir kızdı. Kael ise buzla mühürlenmiş bir kalbin varisiydi. Dört element krallığının dengesi, bir gecede gökyüzünü yaran kızıl bir alevle bozuldu. Kadim kehanet yeniden fısıldanmaya başladı: “Ateşle mühürlenen, dünyayı ya kurtaracak… ya da küle çevirecek.” Ama kehanetlerin söylemediği bir şey vardı: Aşk, her mührü kırabilir. İhanetle sınanan bir bağ, düşmanlıktan doğan bir yakınlık ve her dokunuşta büyüyen bir felaket… Ateşle Mühürlü, fantastik bir dünyanın tam kalbinde filizlenen, yakıcı ve kaçınılmaz bir aşkın hikâyesi.

