aycanmutlu tarafından

Paylaş

Zakkum | Bölüm 5

"Nasıl? Nasıl öylece oturabilirsin? Narin'in arkadaşlarından birinin ölümüyle ilgisi olduğunu bile bile..."

O kadar sinirlenmiştim ki çardağın etrafında dört dönüyordum. Ege ise benim aksime sakin tavrından ödün vermemişti. Ara sıra çenesinin gerildiğini ve ben hiddetlendikçe daha çok kasıldığını görüyordum. Fakat yine de benim kadar tepkili değildi. Anlam veremiyordum. Bütün öfkesi, direnci yıkılmış mıydı? Yoksa en başından beri böyle miydi? Anlatmadığı şeyler vardı. Mümkün olsa aklından geçen her şeyi bir sünger gibi çekip almak isterdim.

"Benim ne düşündüğümü sordun, Vera. Ben de söyledim. Benim düşüncelerimin bir önemi yok." dedi ellerini birleştirmiş ve gayet ciddi bir tavırla.

"Peki neden anlatmadın? Hakim karşısındayken... Ne biliyorsan neden anlatmadın?"

"Bilmediğin çok şey var." dedi karşısında bir amatör varmış gibi üstten bakarak. Bazı zamanlar o kadar yorgun o kadar ağırbaşlı görünüyordu ki gerçekten de yüz yaşında bir adamla konuşuyor gibi hissediyordum.

"Evet, var! Anlatırsan daha iyi anlayabilirim." dedim en sonunda patlayarak.

"Neden bu kadar merak ediyorsun? Amacın yalnızca kitabını pazarlamak değil mi? Narin'in adaleti, benim düşüncelerimin senin için bir öneminin olması çok saçma." Ses tonu yükselmişti. Bu konu hakkında konuşmak onu bambaşka birine döndürüyordu.

Sinirden gözlerim dolduğunda yumruklarımı sıktım. Ne zaman kendimi bir tartışma içerisinde bulsam bu oluyordu. Güçsüz görünmekten her ne kadar nefret edersem edeyim gözlerim bana ihanet ediyordu. Nasıl bu kelimeleri sarf edebilmişti? Evet, kitabı yazmak benim için çok önemliydi. Fakat Narin benim yaşlarımda, genç bir kızdı. Üstelik son aylarımı yalnızca onun adına araştırmalar yapmakla geçirmiş biriyken ve adalet gerçekten de yerini bulmamış ise bu en çok benim canımı yakardı.

"Dalga mı geçiyorsun? Yalnızca kazanç sağlamaya çalışıyor gibi mi görünüyorum?" İkimiz de fazlasıyla yükselmiştik. Bu yüzden ağzımızdan çıkacak kelimelerin birbirimizin canını yakacağının farkındaydım. Aniden ayağa kalktı ve aramızdaki mesafeyi kapatarak yanıma yaklaştı.

"Kimsin sen Vera? Öyleyse bana amacının ne olduğunu söyle. Bir dedektif misin veya polis misin? Narin'in cinayetinin gerçeklerine ulaşmak eline ne geçirecek?"

Daha fazla sözlerine katlanmak istemeyerek çardağın üzerine bıraktığım çantamı alıp yanından ayrılmak için sağa doğru bir adım atmıştım ki kolumu tuttu.

"Özür dilerim, fazla üzerine geldim." dedi aniden. Başımı salladım.

"Hayır, yalnızca ilk defa içinden gelen neyse onu söyledin. İki kez düşünmeden."

Kaşları çatılmıştı, kolumu bırakmadan yüzüme bakmaya devam etti. Tutuşu sert değildi, her an gitmek istersem gitmeme izin verecek kadar nazikti.

"Ben içten pazarlıklı biri değilim, Vera."

Bir yanıt vermeden kolumu parmaklarının arasından kurtardım ve hızla yürüdüm. Sinirliydim, daha fazla konuşup ortalığı aleve vermek istemiyordum. Ben böyleydim işte... Tartışacak gücüm her zaman vardı fakat kavga edecek gücüm asla. Kavgalardan, yükselen ses tonlarından ve iğneleyici laflardan nefret ederdim. Hayatın en can sıkıcı yanlarıydı. Bir kavga, insanı canından dahi edebilecek iğrenç bir olaydı. Kendimi bu gerilimin içinden şimşek hızıyla çıkardım ve bir taksi çağırmaya koyuldum. Ege Köksal'ın karanlık ve sessiz caddenin üzerinden beni takip eden adım seslerini duyabiliyordum.

"En azından seni bırakmama izin ver." dedi dik başlılığına devam ederek. Başımı ona çevirmeden dümdüz karşı yola baktım.

"Gerek yok." dedim omuz silkerek.

"Vera, tehdit altında olduğumuz gerçeğini unutmadığını varsayarak bir daha rica ediyorum. Söz veriyorum, arabadayken tek kelime dahi etmeyeceğim. Yalnızca evine bırakıp geri döneceğim."

Tehdit altında olduğumuz gerçeği... Haklıydı. Henüz bir saat önce tanımadığım bir adamla aynı odada kapalı kalmış ve tehdit edilmiştim. Üstelik bana Ege Köksal'dan uzak durmamı söylemişti. Şu anda izleniyor olabilir miydik? Uyarısını dikkate almadığım için bana ne yapardı? Aklıma korkunç fikirler gelince uysal bir kediye dönüşüp fikrini kabul etmek zorunda kaldım. İşi daha fazla inada bindirmeden bu kez adımlarını takip eden ben oldum. Arabaya bindiğimizde gerçekten de söylediği gibi bir kez bile ağzını açmadı.

Çalışan motorun sesi ve açık camdan içeriye sızan rüzgardan başka bir ses yoktu. Kafamda dönen tilkiler yine ortaya çıkmıştı. Araba ilerlerken belki de milyonuncu kez farklı senaryolar kuruyordum. Neyse ki Ege, sözünün dışına çıkarak tek bir soru sordu.

"Evini tarif edebilir misin?" Bir taksi şoförünün tavrından uzak bir hali yoktu. Tanımadığı bir yolcu arabasına binmişti, o da evine götürecekti o kadar... Ben de ciddiyetimi sürdürerek evimin yolunu tarif ettim. O kadar karmaşık anlatmıştım ki mutlaka bir daha soracağını düşündüm. Yolu karıştırması muhtemeldi. Ancak hiç sekteye uğratmadan, arabayı doğru yollardan götürdüğünde şaşkınlıkla onu izledim. Harika bir hafızası vardı. Şehrin tüm yollarının haritasının zihninde olup olmadığını merak ettim. Arabayı evimin bulunduğu sokağa getirdiğinde emniyet kemerimi çözdüm. Sonra, arabadan inmeden önce aklıma sızan düşünceyi daha fazla tutamayarak konuştum.

"Seninle olan buluşmalarımı biliyor." dedim kapıyı açtığımda. Bir anda dikkatini çekmiştim. Yorgun gözlerini bana çevirdi.

"Kim?" dedi. Gömleğinin altından, her nefes alıp verişinde inip kalkan göğsünü görebiliyordum. Bu kez daha çok yükselmişti. Meraklıydı, heyecanlıydı belki de gergindi.

"O adam. Beni neden son günlerde sürekli senin etrafında gördüğünü sordu. Biliyor olmalı." dedim ve arabadan indim. Hızla arkamdan indi ve çok kısa bir sürede aramızdaki mesafeyi kapatarak önüme geçti.

"Burada kalamazsın." dedi eliyle beni durdurmaya çalışarak.

"Ne?" dedim yüzümü buruşturarak. Elbette en çok kendi evimde güvendeydim. Saatlerdir güvenli, sakin kabuğuma çekilmenin hayalini kuruyorken beni durdurması çok saçmaydı.

"Buluştuğumuzu biliyorsa evini de biliyor olmalı, Vera. Başka gidebileceğin bir yer yok mu? Bir aile dostu, akraba, arkadaş?" Aniden yolun ortasında durdum. Başımdan aşağıya bir kova dolusu buz dökülmüş gibi hissediyordum. Benim ailem yoktu. Baba diye sesleneceğim bir adam yoktu. Annem ise çoktan cennete doğru giden bir yola çıkmıştı. Sığınabileceğim bir kapı, kendi evimden başka gideceğim bir ev, korktuğumda sarılıp başımı yaslayabileceğim biri yoktu. Taner dışında.

"Kendi evimden kaçacak değilim. Fazla abartıyorsun." dedim onu es geçip evime doğru yürüyerek.

"Fazla mı abartıyorum? O adamın seni ne kadar ürküttüğünü hatırla." Kendi etrafımda tam tur atıp yüzümü ona döndüm ve meydan okurcasına konuştum.

"Onu tanıyor musun?" Hiç tereddüt etmeden başını salladı ve ellerini hayır dercesine iki yana açtı.

"Bir tahmininde mi yok?" Bu kez bir yanıt vermedi. Daha fazla üstelemeyerek başımı salladım ve omuz silktim.

"Öyleyse iyi geceler, Ege. Daha kim olduğunu bile bilmediğin bir düşmandan kaçmayacağım."

Evimin kapısını açtım ve ayaklarımı sızlatan ayakkabılarımı bir kenara fırlatıp nihayet içeriye girdim. Üzerimdeki ceketi rastgele koltuğun üzerine fırlattım. Yatak odama girip ışıkları açmadan pencereye yöneldim. Elime aldığım lastik tokanın içinden düzensiz bir şekilde saçlarımı geçirirken perdenin ucundan Ege Köksal'ın arabasının olduğu yere baktım. Araba birkaç dakika hareketsizce öylece durdu. Ardından ışıkları yandığında arabayı çalıştırdığını anladım. Sonrasında araba öylece evimin önünden geçip gitti. Ne bekliyordum ki? Bütün asi tavırlarımın üzerine benim için kapıda korumalık yapacağını mı? Üstelik beni çok az tanıyordu. Doğru düzgün tanımadığı ve ısrarcı davranan bir kız için kendini riske atması gülünç olurdu. Ayrıca kendi başımın çaresine elbette bakabilirdim. Yıllardır olduğu gibi...

Elbisemi çıkarmadan kendimi yatağa attığımda ne kadar yorucu ve korkunç bir gün geçirdiğimi düşündüm. Telefonumu elime alıp karanlığın içinde parlayan ekranımın gözlerimi acıtmasına izin verdim. Ekranın üzerindeki bildirimler yine beklediğimden daha fazlaydı. Her zamanki gibi beni tek düşünen ve endişelenen kişi Taner'di. Mesajlarını hızla okudum. Son iki mesajı gerçekten de ne kadar endişelendiğini gösteriyordu.

"Vera şu lanet olası telefonunun sesini açar mısın?"

"VERA SANIRIM EVİNE GELECEĞİM."

Attığı son mesaj iki dakika önce atılmıştı. Hemen arama tuşuna bastım ve telefonun çalmasını bekledim. İlk çalışta telefonu açtı.

"Seni geberteceğim." İlk cümlesinde beni öldürme isteği gözlerimi yaşartmıştı.

"Özür dilerim." dedim ve cümleme devam edemedim. Hızla, cümleleri arka arkaya sıraladı.

"Telefonuna iki dakika bakmak çok zor olmamalıydı. Seni alt tarafı fotoğraf sergisine gönderdim. Sabahlasaydın? Beş gün sonra aklına gelirdim belki. Sen iyi misin? Bir şey mi oldu? Canını sıkan bir şey mi yaptı Ege? Neden bu kadar geç kaldın?"

Nihayet aklına gelebilmiştim. O konuşurken istemsizce gülüyordum. Taner'e asla kızamazdım. Sitemlerinde haklıydı, polisi aramadığı için şükrediyordum.

"İyiyim. Sadece emin ol fotoğraf sergisinden çok daha öte şeyler yaşadım."

"Ne? Nasıl? Noldu?"

"Taner şu an gerçekten çok yorgun-" Cümlem dışarıdan gelen bir sesle yarıda kesildi. Gelen ses bir takırtı sesiydi. Kaynağını tam olarak çözemesem de kalp atışlarımı hızlandırmaya yetmişti. Apar topar yataktan doğruldum ve pencerenin kenarından dışarısını süzdüm. Boştu, sessizdi. Görünürde kimse yoktu. Yine de içim son derece huzursuzdu, bu yüzden etrafı süzmeye devam ettim.

"Ne oldu?" dedi Taner. Telefonu kulağıma yasladım ve mutfağa gittim. Çekmeceden en büyük bıçağı alıp dış kapıya yöneldim.

"Yok bir şey. Bir ses duydum." dedim ve kapıyı dikkatle açıp elimdeki bıçağı geride tutarak başımı uzattım. Üç yıldır yalnız yaşıyordum. Haliyle daha önce çok kez kendimi tam da bu pozisyonda bulmuştum. Hırsızlar, etrafta dolaşan serserilere karşı kullanmaya hazır olduğum bir numaralı bıçağım benimleydi. Etrafta kimsenin dolaşmadığına ve bir tehdit unsuru olmadığına emin olunca sinirle kapıyı kapattım ve bıçağı yerine geri götürdüm.

"Taner sana gelebilir miyim?" dedim bıkkınlık dolu bir sesle.

"Tabi ki! Bir şey olmadı değil mi? Sesin huzursuz geliyor." Sesimin huzursuz çıkmasının tek nedeni Ege Köksal'dı. İkimizin de tehdit altında olduğunu vurgulaması ve fazla kuruntu yapması içimi huzursuz etmeye yetmişti. Her ne kadar kararlılığımı bozmak istemesem de o gece evde kalmak istemediğim konusunda emindim. Bu yüzden küçük bir çantaya rahat edeceğim birkaç kıyafet parçası koyup apar topar hazırlanmaya başladım.

Yaklaşık on beş dakika sonra Taner, bir taksiyle beni almaya geldi. Beni tek parça gördüğü için çok rahatlamıştı. Arabadan inip elimdeki çantayı aldı ve beni kucakladı. Neyse ki halimden ne kadar korkunç göründüğümü anladı ve telefondaki görüşmemizin aksine bana sakinlikle eşlik etti. Eve geldiğimizde olanları yarın tek bir detayını bile atlamadan anlatacağıma söz vererek uyumak istediğimi söyledim. Beni kırmayıp teklifimi kabul etti ve yanağıma küçük bir öpücük kondurarak her zamanki gibi kardeşinin yıllardır kullanmadığı odasını benimle paylaştı. Kendimi uykunun kollarına bıraktığımda tüm yaşananların bir rüya olmasını diledim.

Odanın minik penceresini örten çiçekli perdenin açıkta bıraktığı küçük aralıktan sızan güneş ışığı gözlerimi açmama neden oldu. Bugün kendimi uzun zaman sonra çok dinç uyanmış hissediyordum. Saati kontrol ettim. Sekizdi. Normal şartlar altında daha uyanmama en az iki üç saat vardı. Yine de beklediğimden daha erken uyanmış olmak beni zorlamadı. Üzerimdeki canlılığı kullanmak isteyerek yan odada uyuyan Taner'in odasına sinsice süzüldüm ve dizüstü bilgisayarını ödünç aldım. Yanlış hatırlamıyorsam bugün tek bir dersi vardı ve o da saat üçteydi. Ders saatine ne kadar az bir süre kalırsa o zaman uyanmış olurdu.

Odaya geri dönerek bilgisayarı açtım ve bağdaş kurarak açılmasını bekledim. Bugünkü planım belliydi. Narin Durukan adına yaptığım araştırmalara göz atıp atladığım detayları kontrol etmek ve elbette daha önce yapmamış olduğuma şaşırdığım şeyi plana sokmaktı. Narin Durukan'ın sosyal medya hesaplarını sonuna kadar didikleyip arkadaş çevresini kontrol edecektim. Bilgisayar yavaş yavaş kendine gelirken tırnaklarımı kemirdiğimi fark ettim.

İlk önce mail hesabıma girdim ve oradan kayıt ettiğim Narin Durukan klasörünü açtım. Yüzünü ve fiziğini betimlememe yardımcı olması adına açtığım fotoğraflar klasörünü es geçtim. Gazete haberleri klasörünü indirdim ve içindeki fotoğraflardan rastgele birine tıkladım. Bu, Narin'in ölümünden önce verdiği büyük partilerden birinin haberiydi. Normalde dikkat ettiğim bir kare değildi. O yüzden pembe, mini elbisesinin içinde son derece mutlu görünen Narin'in arkasında beliren insanlara doğru yakınlaştım. Hiçbirinin yüzü belirgin değildi. Bu haberden bir ipucu yakalayamayacağımı anlayınca kapattım ve bir başkasına tıkladım.

İşte bu haber, mide bulandırıcı, acı verici ve herkesi şoke eden o malum haber içeriğiydi. Haber başlığı ezberimdeydi: Narin Durukan'ın kanlar içinde kalmış bedeni Sümbüllü Restoran'ında ölü bulundu. Aniden kafamın içinde bir ışık çakmışçasına durdum. Ayağa fırladım ve çalışma masasının üzerinde duran küçük not kağıtlarından bir tane kaptığım gibi yatağa geri döndüm. Hızla Sümbüllü Restoran'ın adresini ve sahibinin adını not aldım. Hazan Pektaş ile bir görüşmem olacaktı. Belki de Ege'den öğrenemediğim bir detayı ondan kapacaktım. Ege'ye ve anlattıklarına bağlı olmadan düğümlerden bazılarını kendi kendime çözmek beni mutlu ediyordu. Edecekti, eğer işe yararsa... Haberin içeriğini daha dikkatli okumak için yaklaştırdım ve her cümleyi tane tane okudum:

"Narin Durukan, son zamanların en ilgi çeken sosyal medya fenomenlerindendi. Paylaşımları yüz binlerce beğeni ve yorum alan Narin Durukan'ın hayatı hepimizin gözleri önündeydi. Cıvıl cıvıl, renkli ve neşeli hayatıyla bilinen Narin Durukan'ın şok edici ölümü herkesi derinden sarstı. Sümbüllü Restoran, alınan haberlere göre Narin Durukan'ın kendi rezervasyon isteği üzerine özel olarak kapatılmıştı. Narin Durukan'ın son kez mesaj yazdığı ve görüşmek istediği isim, daha önce adı kendisi ile anılan iş adamı Asil Acar'dı. Göğsüne aldığı darbe sonucu hayatını kaybeden Narin'in ölümüne yol açan kadeh, inceleme ekipleri tarafından olay yerinden götürüldü."

Haber yazısının hemen altında Narin'in çekildiği son fotoğraf ve onun da bitişiğinde yerde, kanlar içerisinde yatan bedeninin fotoğrafı duruyordu.

Bedeni, bir yemek masasının ardında belli belirsiz uzanıyordu. O güne tezat oluşturacak kadar parlak gözüken saten, gümüş renkli elbisesinin göğsü kıpkırmızı olmuştu. Kendi kanı kollarını lekelerle kaplamıştı. Kan bulaşmış tek şey kolları değildi. Açık kahve, sarıya kaçan iri dalgalı saçları omuzlarından süzülürken o gün ilk defa cansız ve göz alıcılıktan uzaktı. Saçlarının uçları da tıpkı kolları gibi kan içerisindeydi. Ters ışıkta kaldığı için çok net bir fotoğraf karesi değildi. Fakat Narin'in bulunduğu gün bütün gizlilik önlemlerinin alındığı düşünüldüğünde bu kareyi çekmeyi başaran gazetecinin aldığı bu fotoğrafla çok şanslı olduğunu söyleyebilirdim.

Narin... Adı kadar Narin demişti onun için, Ege Köksal. Narin, rengarenk kişiliğiyle ve o kocaman gülümsemesiyle insanların içini ısıtırken bir gün kendi içinin soğuyacağının farkında değildi. Bir gece, son kez karnını doyuracağının bilincinde olmadan o akşam yemeği için özenle hazırlandı. Kendi ölüm törenine gittiğini bilmeden belki de son kez güldü. Sonra birisi çıkageldi ve onun o hayat dolu bakışını buz gibi soğuk, cansız bakışlara döndürdü. Bir daha anlamla bakamayacak olan yeşil ve parlak gözlerini işlevsiz birer organa çevirip yummasına ve bir daha da açamamasına sebep oldu.

Kalbimin tam ortasına çöken ağırlığa daha fazla dayanamayarak haberi kapattım. İnternete girdim ve Narin'in hala aktif olan instagram hesabına girdim. Doğum günü kutlamasında paylaştığı karelere girdim ve etiketlemiş olduğu insanları inceledim. Arkadaş çevresi çok genişti ve gördüğüm insanların hiçbirinin Narin ile birlikte olduğu ikinci bir fotoğraf yoktu. Hepsi yalnızca tek bir karede Narin ile birlikteydi. Bu çok garipti. Eğer Ege'nin anlattıkları doğruysa, Narin'in çok yakın beş dostu olması gerekiyordu. Onlarla birlikte çekildiği bir fotoğraf olmalıydı değil mi?

Fotoğrafların arasında gezinirken bir fotoğraf karesi dikkatimi çekti. Narin'in bir teknenin üzerindeki bikinili fotoğrafı inanılmaz bir sayıda beğeni almıştı. Fakat bu fotoğrafta yakaladığım şey beğeni sayısı değil, fotoğrafın hemen sol köşesinde vücudunun yarısı gözüken bir kadındı. Fotoğrafı yaklaştırdım ve kadının yarısı gözüken suratını inceledim.

Bu kadını tanıyordum.

Ege Köksal'ın sergisinde derin bir şekilde konuştuğu sarı bukleli kadının ta kendisiydi. Bu kadının başka bir fotoğrafta olup olmadığına baktım. Nihayet Narin ile ikisinin yakın açıdan bir fotoğrafını bulduğumda keyifle gülümsedim. Üzerine tıkladığımda artık bir isme sahiptim.

Menekşe Temkin. Menekşe'yi takip eden isimlerden biri de Ege Köksal'dı. Narin ve Ege'nin ortak arkadaşı olan hanımefendiye ulaşmak beni son derece memnun etti. Menekşe'nin Neda veya Bilge olma ihtimalini düşündüm. Mümkün müydü böyle bir şey? Sergiye sınırlı sayıda insanın katıldığını düşünürsek, Menekşe Ege'nin gerçekten de yakın bir arkadaşı olmalıydı. Bu iki rumuzdan birinin gerçek kimliği olma ihtimali yüksekti. İçimden bir ses doğru isme ulaştığımı söylüyordu. Hesabı kapalı olduğu için onun fotoğraflarını kontrol etme şansım yoktu. Bu yüzden doğruca arama çubuğuna koştum ve isminin yanına Sarıkule Anadolu Lisesi yazarak arattım. Karşıma çıkan Sarıkule Anadolu Lisesi'nin duyuru haberine girdim ve bir şeyler bulabilme ümidiyle fareyi aşağıya indirdim.

Duyuru mezunlar listesiyle ilgiliydi. Sarıkule Anadolu Lisesi 2014 mezun listemiz ve kazandıkları okullar tam liste aşağıda yer almaktadır. Öğrencilerimizin hepsiyle gurur duyuyoruz.

Kısayol kullanarak Menekşe'nin adını arattım. Listenin tam ortalarında ismi yer alıyordu. Hatta tam altında Ege Köksal'ın adı yazılıydı. Ege ve Narin ile aynı üniversiteyi kazanmıştı. Gayet güzel ilerliyordum. Bilge veya Neda olma ihtimali bir hayli yüksek olan Menekşe, Ege ve Narin aynı üniversitede okumuşlardı. Peki ya diğer iki erkek? Onların da aynı üniversitede olma ihtimali var mıydı? Bu kez üniversitenin adını girdim ve bu üniversiteyi kazanmış olan erkeklerin isimlerine baktım. Karşıma tam yedi sonuç çıktı. Bu isimleri de ayrı bir kağıda not aldım.

Taner kapımı çalıp munzur bir tavırla içeriye girdiğinde mutlulukla bilgisayarı kapattım ve elimde tuttuğum iki not kağıdına gururla baktım. Sevinçle ayağa kalktım ve ona sarıldım.

"Günaydın, dünyanın en iyi, en vefalı arkadaşı!" dedim yanağına kocaman bir öpücük kondurarak. Tiksinerek yanağını sildi. En nefret ettiği şey birinin ıslak dudaklarıyla onu öpmesiydi ama ben onu sinir etmekten keyif aldığım için her defasında bunu uyguluyordum.

"Günaydın. Bugün pek bir neşelisin, ne o elindekiler?" dedi elimde hazine gibi tuttuğum kağıtları işaret ederek. Kağıtları havaya kaldırdım ve koca gülümsememle başımı salladım.

"Bunlar, Narin ile ilgili çok değerli bilgiler. Bizzat ben buldum!"

"Ah, anlıyorum Holmes Vera yine iş başında. Telefonuna baksan iyi edersin, uyanmama sebep olacak kadar çok titredi." Elinde tuttuğu telefonumu aldım ve titremesine neden olan kişinin kim olduğuna bakmak için ekran şifresini girdim. Bir yandan mutfağa doğru yürüyen Taner'in adımlarına eşlik ettim.

"Kahvaltıyı hazırlıyorum. Bunun karşılığında dün verdiğin sözü yerine getirsen iyi edersin. Meraktan çatlayacağım." dedi buzdolabını açıp içinden kahvaltılık bir şeyler çıkarırken.

Telefonuma kayıtlı olmayan numara bir cevapsız çağrı ve iki yeni mesaj bırakmıştı. Çağrı bildirimini sildim ve mesajı açtım.

"Günaydın. Yarım saate seni dün bıraktığım yerden alabilir miyim? Bahsine girdiğimiz bir olay vardı hatırladın mı?" İkinci mesajı okumasam dahi numaranın sahibinin Ege Köksal olduğunu anlayabiliyordum. Hayır desem de beni almaya geleceğini hissediyor gibiydim.

"Numaranı Kadir'den rica ettim. Bahis meselesini kapattıktan sonra da hikayemize devam edebiliriz." Hikayemiz. Ne zaman ikimizin ortak hikayesi olmuştu ki? Bana karşı dün sarf etmiş olduğu cümleleri hatırlayarak sinirle yanıtlamaya bastım.

"Hikayeye devam etmek istediğimi kim söyledi?" yazdım ve hiç düşünmeden mesajı direkt gönderdim. Çevrimiçi oldu ve yazmaya başladı. Tekrardan tırnaklarımı kemirerek ekrana baktım.

"Sen." yazdı. Sonra yazmaya devam etti.

"Hikayeyi asla bırakmayacağını söyleyen sendin."

Haklıydı. Onunla konuşurken boşa kürek çeken bir yarışçı gibi hissediyordum. Her seferinde güçlü dalgalarını yüzüme vuruyor ve hamlelerimi küçük düşürüyordu. Bu söylediğine bir yanıt yazmak yerine duraksadım. Kendi evimde değildim. Öncelikle bunu açıklamak çok daha iyi olacaktı.

"Arkadaşımın evindeyim. Konum atıyorum." Konumu gönderir göndermez yanıt geldi.

"Tamam."

Ne kadar da kaba bir sohbet bitirişiydi! Karşımdaki kişi Ege Köksal ise onun dengesiz ruh hali değişikliğini sorgulamaya girişemiyordum. Bir yanıt yazmayarak numaraya tıkladım ve rehbere Köksal ismiyle kaydettim. İnsanları soy isimleriyle kaydetmek gibi garip bir huyum vardı.

"Sen kiminle yazışıyorsun?" dedi Taner, ilgimin onun üzerinde olmadığını fark edince. Önemsiz olduğunu gösterircesine başımı salladım. Masanın üzerine koyduğu kahvaltı tabaklarını önüme çekip hızlıca bir dilim peyniri ağzıma tıktım. Az vaktimin olduğunun bilincinde olarak hızlı davranmaya çalıştım. Bu adam neden beni sürekli aç ve uykusuz bırakıyordu ki? Bir yandan alelacele dün gece yaşanılanları Taner'e kısa bir özet geçtim. Her anlattığım karşısında şok oluyor, elini ağzına götürüyordu. Ege'nin bahçesinde yaşadıklarımızı anlattığımda neredeyse ağzındaki çayı püskürtecekti. Bense çoktan ayağa kalkmış, giyinmek üzere odaya uçmuştum.

Yarı kapalı duran odanın kapısının arkasından bana seslendi.

"Şimdi nereye? Görüşmeye devam mı?"

"Maalesef." dedim üzerime ne giyeceğimi seçmeye çalışırken. Fotoğraf çekilme planım yoktu. Dün gece, endişeyle çıktığım evimden son dakika aldığım parçalara muhtaçtım.

"Ne demek maalesef?" dedi Taner çocuğunu haşlayan bir anne edasıyla.

"Kendime bir söz verdim. Duyduklarım ne olursa olsun objektif kalacağım ve Narin'in hayatını elimden gelen en iyi şekilde kaleme alacağım. Bu yüzden onun anlattıklarını dinlemeye mahkûmum."

Elimdeki parçalar çok sınırlıydı. Şık ve gösterişli bir giysim yoktu. Yalnızca beyaz, kolları fırfırlı beyaz bir kısa elbise, renkli bir gömlek, ev içerisinde giydiğim gri, uzun ve büyük beden bir tişört. Telefonumu elime aldım ve görmesini ümit ederek Ege'ye bir mesaj attım.

"Ne giymem uygun olur? Kapalı bir yerde mi olacağız?" Bir stüdyosu var mıydı acaba? Beni kendi yerine mi götürecekti? Sergisine bile hayran kalmış biri olarak, onu kendi yuvasında görme düşüncesi kalp atışlarımı hızlandırdı.

"Ne istersen onu giyebilirsin." Gözlerimi devirdim. Anlaşılan hiçbir ipucu alamayacaktım. Her konuda bu kadar kapalı kutu olması beni çıldırtıyordu.

"Fazla üzerine gitme. Belli ki adamın kendi sınırları var, ötesine geçmeye çalışıyorsun." Dedi Taner her zamanki gibi idolü Ege Köksal'a leke sürmeme izin vermeyerek. Gömleği ve elbiseyi elime alıp başımı uzatarak Taner'in yüzüne doğru tuttum. Beyaz, kısa ve son derece şirin olduğunu düşündüğüm elbiseyi işaret etti. Elbiseyi hızla üzerime geçirirken bir miktar saçım fermuara takıştı. Dışarıdan gelen korna sesini duyduğumda pencereye koştum. Kırmızı jeep arabayı Taner'in evinin tam önünde görmemle huysuzlanarak saçlarımı elbisemin içinden çıkardım.

"O mu gerçekten?" dedi Taner heyecanla ve yanıt bile vermemi beklemeden kapıya koştu. Odanın kapısını ayağımla ittirdim ve hala kapamadığım fermuarı omzumun üzerinden kapatmaya çalıştım. Fermuar mücadelemde tamamen ter içerisinde kalmıştım. Kendi evimde hazırlanamamak benim için çileye dönmüştü. Kapı girişinde Ege Köksal'ı karşılayan Taner'in neşeyle cıvıldayan sesini duyabiliyordum.

"Merhaba, nihayet tanışabildik. Hala burada olduğunuza inanamıyorum."

"Merhaba?" dedi Ege kiminle konuştuğuna dair bile bir fikri olmadan. Kafası karışmış olan yüz ifadesini görebilmek adına odadan başımı uzattım. Bakışlarımız kesiştiğinde eliyle yarım bir selam verdi.

"Buyurun, içeride bekleyin lütfen." dedi Taner eliyle içerisini işaret ederek. Taner'in heyecanının söneceğine ve hayal kırıklığına uğrayacağına emindim. Çünkü Ege Köksal, tanımadığı ve son derece enerjik hareketlerde bulunan birine karşı tepkisiz kalırdı, henüz çözemediği bir insana en soğukkanlı ve ciddi tavrını gösterirdi. En azından bana karşı öyle yapmıştı. Hatta alaycı olduğunu bile söyleyebilirdim. İç sesime karşı sitem ederek başımı salladım. Beni çözdüğünü de kim söylemişti?

"Gerek yok, Taner. Ben hazırım."

"Ne kadar kabasın sen öyle, tatlı şey." dedi Taner dişlerinin arasından konuşarak. Omzuma elini koyup kapıdan çıkmama engel olunca ona dik dik baktım. Ege'ye karşı attığım kısa bakışta muzip bir şekilde dudağını ısırdığını ve bıyık altından gülümsediğini gördüm. Fakat o kadar kısa süren bir hareketti ki bir yanılsama olduğundan şüphe ettim.

"Bizi tanıştırmayacak mısın?" dedi merakla ellerini ceplerine sokarak.

"Taner, arkadaşım ve biliyorsun işte, Ege Köksal." dedim kısa keserek. Ege kibarca elini uzatınca Taner kocaman gülümsemesiyle elini sıktı.

"Sizi bekletmeyeyim ama mutlaka bir gün sizinle tekrar görüşmek isterim. Fotoğraflarınıza hayranım. Yani çektiklerinize..." dedi konuştukça daha da heyecanlandığını belli eden ellerini nereye koyacağını şaşırarak. Ah, Ege Köksal'ı o kadar gözünde büyütmüştü ki sanki dünyanın en popüler ünlüsüyle karşılaşmış gibi davranıyordu.

"Teşekkür ederim, Taner. Çok kibarsın. Müsait olduğun bir gün Vera'yla birlikte seni evimde ağırlamaktan keyif alırım. Bu arada bana sen diyebilirsin."  Bana eliyle arabasını gösterdi. Daha fazla oyalanmadan Tanerin kolunu sıvazlayıp müsaade istedim. Ege arabasına doğru yürüyüp yanımızdan uzaklaştığında Taner'e minnettar bir şekilde baktım.

"Bu birkaç gün daha sende kalsam sorun olur mu? Eve uğrayıp biraz daha eşya alayım diyorum."

Taner bunu sormuş olmama bile sinirlenerek meşhur hareketlerinden biri olan göz devirme hareketini yaptı. Kapıya yaslanarak kollarını birleştirdi ve bir sır vermek istiyormuş gibi öne eğilip fısıldayarak konuştu.

"Bu kez sorunsuz bir gün geçir, tamam mı? Çektiği fotoğrafı da sosyal medyada paylaşacağına söz ver." Bu dediğine küçük bir kahkaha attım. Ben fotojenik bir insan değildim, sosyal medyaya attığım fotoğraflar bir elin parmağını geçmiyorken bugün Ege Köksal'ın çektiği fotoğrafların birinin bile işe yarar gözükeceğine emin değildim. O gerçekten de başarılı bir fotoğrafçıydı ve ne kadar itiraf etmekten çekinsem de böyle bir fırsat elime geçtiği için çok memnundum. Fakat emin olamadığım konu kendi poz verme becerilerimdi.

Taner'in yanağına kocaman bir öpücük kondurup koşar adım Ege Köksal'ın arabasına bindim. Yan koltuğa oturduğumda arabanın aynasını indirip yüzüme baktım. En azından gözlerim şiş değildi. Yine de bu, hafif bir makyaja ihtiyacım olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.

"Makyaja ihtiyacım var." dedim kendi kendime yorum yaparak. Bunu sesli söylediğimi fark edince utangaç bir tavırla Ege'ye baktım. Neredeyse siyaha kaçan koyu kahve gözlerini kısmış bir şekilde bana bakıyordu. "Gerçekten mi?" dercesine olan bakışları karşısında yanlış bir şey söylemiş olduğumu düşünerek iyice koltukta küçülmeye başladım.

"Fotoğrafta makyaj pek güzel çıkmıyor. Parlıyor... O sürdüğünüz şeyler..."

Bu söylediğine gülmeye başladım. Emniyet kemerimi taktım ve elimi saçlarımın arasından geçirdim. Gerçekten de sıcak bir gündü, güneşin tam tepeye ulaştığı bir saatte çıkmış olmamız benim için işkenceli bir günün başlangıcını gösteriyordu. Tamam... En azından bir günlüğüne ön yargılarımdan kurtulmaya çalışacaktım. Çantamın içerisinden lastik tokamı çıkarıp alttan bir topuz yaptım.

Tam o sırada Ege, arabayı çalıştırdı. Saniyeler içerisinde bir şeyde tereddütte kalmış gibi ellerini direksiyondan çekti. Siyah, büyük ekranlı saatinin bulunduğu koluyla bana doğru uzandı ve saçlarımın iki yanından, ikişer ince tutamı nazikçe çekip çıkardı. Hassas bir şeye dokunurmuşçasına temkinliydi. Domino taşlarının arasından bir taşı alıp çıkartmak gibi... Yanlış bir hareketinde tüm taşlar düşecekmiş gibi ince bir dokunuştu. Gözlerimin hemen önüne doğru düşen iki saç tutamını bozmadan geriye doğru ittirdim. Her nedense bu hareketi beni utandırmaya yetmişti. Başımı ondan uzaktaki noktalara, Taner'in evine doğru çevirdim.

"Böyle daha iyi." dedi ve arabayı sürmeye başladı.

"Nereye gidiyoruz?" dedim sohbet edecek bir konu açmaya çalışarak.

"Ona sen karar vereceksin." dedi kendinden emin bir ses tonuyla.

"Nasıl?" dedim ve meraklandığım için nihayet vücudumu ona doğru çevirdim. Bugün üzerinde en az benim gri tişörtüm kadar geniş, kısa kollu siyah bir tişört vardı. Kollarının kıvrılmış olması ona ayrı bir hava katmıştı. Beni almaya geldiğinde üzerinde deri siyah bir ceket vardı. O da sıcak havaya katlanamamış olacaktı ki ceketi arabanın arka koltuğuna fırlatmıştı. Zaten kim böyle bir havada deri ceket giyerdi ki? Düşüncesi bile beni terletmeye yetti... Ege Köksal, dış görüntüsüne önem veren biriydi. Bunu yeni öğrendiğim bilgiler arasına sıkıştırdım. Uzun saçlarını da bu kez ilk defa arkada toplamıştı. Arabanın yanındaki bölmeden siyah bir gözlük çıkarıp tek eliyle taktığında ne kadar hoş gözüktüğünü düşündüm.

"Bana sevdiğin bir şey söyle. Deniz, sevdiğin bir obje, bir çiçek... Vera denince akla gelebilecek klasik bir şey." Bunu ne amaçla sorduğunu merak ettim. O da benimle ilgili bir şey mi öğrenmek istemişti yoksa fotoğrafla mı ilgiliydi? Çiçek deyince aklıma gelen ilk şeyle gülümsedim.

"Ben zakkum ağaçlarına bayılırım. Nerede görsem fotoğrafını çekerdim." Bu dediğime şaşırarak gözlerini yoldan ayırdı ve bana baktı.

"Zakkum ağacı zehirlidir, cehennemdeki ölümcül ağaç olduğuna inanılır."

Omuz silktim. Ne yani görüntüsü hoşuma gidiyor olamaz mıydı?

"Ben de tehlikeli şeyleri severim zaten." dedim alay ederek. Neye imada bulunduğumu anlamayarak sorgularcasına baktı. Belki de ilk kez ikimiz arasında anlaşılmayan bir espri yapan taraf bendim.

"Hani tehdit altındayız ya..." dedim açıklama yaparak. Onaylamaz bir tavırla başını salladı.

"Bu dalga geçilecek bir konu değil. Esprisi bile yapılamaz." Bu konuyla ilgili hala çok dikkatliydi. Tam o anda, bir tehdit hissedecek olursa diye harekete geçmek adına diken üzerinde oturuyor gibiydi. Onu daha fazla incelemeyi kestim ve dümdüz yola baktım.

Yaklaşık yarım saat sonra Ege Köksal beni kocaman, denize bakan pembe bir zakkum ağacının önünde indirdiğinde ağzım şaşkınlıktan açılmış bir şekilde arabadan indim. Zakkum ağacının çiçeklerinin güzelliğini incelerken Ege, arabanın arkasından kılıfında sağlam bir şekilde duran tripodu ve fotoğraf makinesinin çantasını çıkardı. Tutuk kalmış vücudumu güç bela ona döndürüp ellerimi inanamayarak iki yana açtım.

"Tesadüf mü bu? Yoksa gerçekten de zihninde zakkum ağaçlarına kadar detaylı gösteren bir harita mı var?"

"Fotoğrafçıyım ben, Vera. Böyle yerleri biliyor olmam olağan bir durum."

Sakinliği karşısında daha da şaşırarak zakkum ağacının hemen bitişiğinde, sahille ağacın arasına set koyan ve belime değin uzanan duvara yaslandım. Bu açıyı görmekten hoşnut olan Ege, fotoğraf makinesini çantasından çıkardı ve eline aldı. Uzun parmaklarının arasındaki makine, adeta onun bir diğer organı olduğunu göstererek eliyle bütünleşti.  Fotoğraf makinesini tripoda yerleştirip doğru açıyı bulmaya çalışırken bir anda gerilmeye başladım.

"Ne yapmam gerekiyor? Poz vermede dünyanın en beceriksiz kızıyım. Bu konuda anlaşalım." dedim gerginliğimi atmaya çalışarak. Tripodun arkasından başını yana eğdi ve pek aşina olduğum o alaycı yüz ifadesiyle gülümsedi.

"İşi eğlenceli yapan taraf da bu ya..." dediğinde yapmacık bir kahkaha attım.

"Çok komiksin. Gerçekten! Fotoğrafçı olan sensin, bana nasıl durmam gerektiğini söyleyeceksin değil mi?"

"Biraz sabır... Çok uzun sürmeyecek." dedi eliyle fotoğraf makinesini işaret ederek. Ayarlama yapmasını beklerken parmaklarımla ağacın çiçeklerine dokundum ve sahilden yüzümüze doğru esen rüzgarın verdiği serinlemeyle gülümsedim.

Ege ayarlamasının bittiğini söylediğinde heyecanla ona döndüm. Arabanın içinden çalan telefonunun ritmik melodisini duymamla başımı salladım ve güldüm. Telefonunun çalması tadını kaçırmış gibiydi, gözlerini devirerek arabaya doğru yürüdü.

Ben de çekimimizin biraz daha ertelenmiş olmasının verdiği keyifle arabanın etrafında bir tur attım.

"Bunu açmalıyım, hemen geliyorum." dedi sürücü koltuğunun önünde duran telefonunu alıp biraz daha uzaklara giderek.

Onu beklerken arabanın içinden çantamı aldım ve not kağıtlarının orada olup olmadığını kontrol ettim. Ege'nin yanından ayrılır ayrılmaz gitmem gereken bir restoran vardı. Aklım hala oradaydı. Ege'nin bana anlatacaklarından çok, bu restoranda yapacağım görüşme için heyecanlıydım. Elbette ona Sümbüllü Restoran'dan ve yapacağım bu görüşmeden bahsetmeyecektim. Ondan gizli saklı işler yapıyor olmam her ne kadar içimi huzursuz etse de gerçeklere bu şekilde daha kolay ulaşabilir olma düşüncesi mantıklı yanımı harekete geçiriyordu. Kulağındaki telefonu omzuna yaslamış bir şekilde yanıma yaklaşan Ege, bir yandan fotoğraf makinesinde bir şeyler düzeltirken görüşmeyi sonlandırdı.

"Tamam, Menekşe. Buradaki işim biter bitmez görüşebiliriz. Anladım, tamam. Görüşürüz."

Menekşe ismini duymamla birlikte kaşlarım istemsizce havalandı. Arabayı ikimizin arasına alarak ona doğru yaklaştım.

"Neda mı Bilge mi?" dedim meydan okurcasına. Bir anda dikkatini makineden bana doğrulttu.

"Efendim?" dedi yumuşak bir ses tonuyla. Benim ses tonum onunki kadar yumuşak çıkmadı. Elimde değildi, lafları ağzından cımbızla almaktan çok sıkılmıştım. Daha ilk buluşmamızda bana açık olması gerektiğini söylemişken rumuz olayını başlatması hiç hoşuma gitmemişti.

"Menekşe Temkin. Neda mı Bilge mi?" dedim daha açık olduğunu düşünerek. Gülümseyen yüzü soldu ve bakışları ortaya attığım bu teorinin doğruluğunu gösterircesine keskinleşti. Şah mat. Bu elin kazananı ben olmuştum.

Sonraki Bölüm Beğen