aycanmutlu tarafından

Paylaş

Tehlikeli Düşman | Bölüm 4

Ege, Kadir ve benim dışımda sergide neredeyse dört beş kişi kaldığında tırnaklarımı kemirerek fotoğrafları incelemeye devam ettim. Artık her birine olan bakış açım değişmişti. Benim için şifreli yapboz parçalarına dönmüşlerdi. Doğru parçaları doğru yere yerleştirdiğimde büyük resmi görebilecektim. Fakat henüz doğru bir parça bulabildiğim söylenemezdi. Ege, ona seslenen kadının yanındaydı. Göz ucuyla ikisinin bulunduğu yöne baktığımda ikisinin de derin bir sohbet içerisinde olduğunu fark ettim. Konuştukları konu her ne ise ikisinin arasında olan bir şeydi. Belki de yalnızca ikisinin bildiği bir konuydu. Kadın saçlarını o kadar elliyordu ki buklelerinin hala bozulmamış olmasına şaşırdım, belki de doğuştan kıvırcıktı. Ege'nin kaşları hafifçe çatılmıştı, sorgulayan gözlerle kadına bakıyordu. Söylediği bir şey hoşuna gitmemiş gibiydi. Dikkat çekeceğimden endişelenerek tekrar önüme döndüm.

Daha önce önünden geçmediğime son derece emin olduğum bir köşe görünce merakla o tarafa doğru ilerledim. Köşeden sola dönünce beni uzun ve dar bir koridor karşıladı. Burada da Ege'nin çektiği fotoğraflar vardı. Fakat biraz ileride, koridorun bitiminde açık bırakılmış bir kapı daha çok dikkatimi çekmişti. Koridordaki fotoğraflara bakmakla vakit kaybetmeden hızlı adımlarla ilerledim. Boş koridorda topuklu ayakkabılarımın çıkardığı ses yankılanıyordu. Kapının tam önüne geldiğimde hayranlıkla gülümsedim. Bu boş ve geniş odanın tam karşı duvarında kocaman bir fotoğraf asılıydı. Bu fotoğrafın arkası ise mavi led bir ışıkla parlıyordu. Fotoğrafa yaklaştım ve beni bir sonuca götüreceğini umut ederek son kez dikkatle inceledim. Bu fotoğraftaki yaşlı kadın ahşap bir sandalyenin üzerinde oturuyordu. Üzerinde tüm bedenini kaplayan uzun, kirli beyaz dantelli bir elbise vardı. Elbisenin tek omzu göğsünden aşağıya doğru süzüldüğünden dolayı tek göğsü açıktaydı. Kadının gözleri diğer kadınların aksine kapalıydı. Bir şeyler düşünüyor gibiydi.

Tabi ya... Kadınlar. Fotoğrafta tek bir yaşlı adam dahi yoktu. Fotoğrafların hepsinde yalnızca yaşlı kadınlar vardı. Bu kadınlar... Çocuklarını kaybetmiş kadınlar olabilir miydi? Gözlerindeki, bakışlarındaki derinlik ve hüzün de buradan geliyor olmalıydı. Zafer kazanmış gibi mutlu olarak ceketimi tekrar üzerime giydim ve kollarımı birbirine doladım.

"İşte bu kadar, soracağım soruya hazır mısın Ege Köksal?" dedim başımı yana eğip fotoğrafa bir kez daha bakarak.

Tak diye bir ses geldiğinde ilk olarak elektriklerin kesildiğini düşündüm. Bu büyük oda karanlığa gömülürken duvarda asılı duran fotoğraftaki kadınla tek başımıza kalmıştık. Fotoğrafın arkasından gelen cılız mavi ışık, yalnızca ellerime yansıyacak kadar etkiliydi. Bense karanlık korkusu olan, karanlıkta kaldığında nefes darlığı yaşayan biriydim. Bu yüzden panikle çantamı kurcalayıp içerisinden telefonumu çıkardım. Bir ışık kaynağına ihtiyacım vardı. Bir yandan hızla kapıya doğru yürümeye başlamıştım. Buradan çıkıp birilerinin yanına gitmeliydim. Karanlıkta yalnız kalmaktansa insanlarla olmak biraz daha iyi gelecekti. Telefonumun el fenerine tıkladım ve ihtiyacım olan ışığı açtım.

İkinci ani bir ses.

Sert, hızlı ve yüksek bir ses.

Aniden çarpan kapının sesiyle telefonumu elimden düşürdüm ve ters düşen telefonumun ışığı yere baktığı için ihtiyacım olan ışığı kaybettim. Nefesim kesildi. Rüzgâr mıydı? Yoksa biri burada olduğumu fark etmeyip kapıyı üzerime mi kapatmıştı? Yoksa sergi kapatılıyor muydu? Ege, benimle vedalaşmadan arkasına bile bakmadan gider miydi? İddiamıza ne olacaktı?

Hızla inip kalkan göğsümün üzerine elimi koydum ve sakinleşmeye çalıştım.

"Git ve kapıyı aç. Bir şey yok." dedim kendi kendime mırıldanarak. Korku filminde olmadığıma göre bir sorun olmayacaktı. Boş yere kuruntu yapıyordum. Kapıdan kilit sesi gelmemişti, açık olmalıydı. Öne doğru bir adım attığımda topuklu ayakkabımın sesinden başka bir adım sesi işittim. Tok bir sesti. Bir başka adım sesine benziyordu. İstemsizce dudaklarımın arasından küçük bir inilti çıktı.

"Kimsiniz?" dedim kapıya doğru bakarak. Karanlıktan başka bir şey göremiyordum. Adım sesinin sahibi yürümeye başladığında geriye doğru büyük bir adım attım. Cevap vermeyen, konuşmayan, karanlıkta dümdüz yürüyen biri varken sakin kalamamaya başlamıştım. Üstelik kim olduğunu göremediğim ve ne yapacağını kestiremediğim biriydi. Karanlığı bu yüzden sevmiyordum!

"Ege sen misin?" dedim bir ümit boşluğa doğru seslenerek. Yürüyordu, yürüyordu ve yürüyordu. Ben de geriye doğru iki koca adım daha attım. Nihayet sırtım duvara değdiğinde kaçacak yerimin olmadığını ve köşeye sıkıştığımı hissettim.

Sonra, korkmama neden olan kişi her kimse fotoğrafın tam önünde durdu. Cılız, mavi ışık sayesinde bedenin bir erkek bedenine ait olduğunu görebiliyordum. Arkası dönüktü, yüzü bana bakmıyordu. Ege değildi. Buna oldukça emindim. Ege'den daha uzun boylu, omuzları oldukça geniş biriydi.

"Ege'yi ne kadar tanıyorsun?" dedi sesin sahibi bir anda konuşmaya karar vererek. O an hareket dahi edemeden ellerim duvara yapışmış bir şekilde öylece durdum. Bir cevap veremeyecek kadar korkmuştum. Dudaklarım birbirine yapışmış gibiydi, konuşmak için ağzımı açtığımda titrediğimi fark ettim.

"Konuş." dedi inanılmaz derecede rahatsız edici, sakin bir ses tonuyla.

"Çok-çok az." dedim sola doğru sessiz bir adım atmaya çalışarak. O an topuklu ayakkabı giydiğim için çok pişman oldum. Düz tabanlı bir ayakkabım olsaydı daha gizli hareket edebilirdim.

"Kimsin sen? Neden saklanıyorsun?" dedim biraz yüksek sesle konuşarak. Yüzünü bana doğru dönmediğine göre kimliğini gizlemeye çalışıyor olmalıydı. Soruma cevap vermek yerine boğuk bir sesle güldü.

"Çok geçmeden öğrenirsin. Neden son iki gündür en çok seni Ege'nin yanında görüyorum? Kız arkadaşı olmadığına emin misin?"

Beni görmediğini unutarak hızla başımı salladım. Bir yandan kapıya yanaşmaya çalışıyordum. En sonunda eğilip topuklu ayakkabılarımı yavaşça çıkarmaya başladım.

"Hayır, gerçekten. Onunla yeni tanıştık." Ege'nin bir düşmanı mıydı? Neden bana onunla ilgili sorular sorup duruyordu? Kız arkadaşı olsaydım ne olacaktı, bana bir şey mi yapacaktı? Çok şükür ki doğruyu söylüyordum... İki gündür tanıyor olduğum adamla nasıl bir ilgim olabilirdi? Peki ya karanlıkta gizlenen bu adam bana inanacak mıydı? Ayakkabılarımı tek elimde tutup artık daha rahat adım alabildiğimi görünce sevinçle yana doğru iki adım attım.

"Doğruyu söylüyorsan ondan uzak dur, zarar görmek istemezsin. Bu sana ilk ve son uyarım."

Sesi son derece ciddi geliyordu. Kapıya en fazla üç adım kalmıştı. O ise artık çok daha uzağımdaydı. Kaçmak için çok güzel bir fırsattı. Yine de cesaretimi toplayıp başımı eğerek yan açıdan yüzünü görmeye çalıştım. Çok karanlıktı, asla tam olarak görebilmem mümkün değildi. Onu göremeyeceğimden emin olunca daha fazla oyalanmayarak kapı kolunu tutup aşağıya doğru indirdim. Kilitli olmadığına o kadar mutlu olmuştum ki arkama kısa bir bakış bile atmadan hızla dar koridorda koşturdum. Serginin ana salonuna geldiğimde burasının da az önceki oda kadar karanlık olduğunu görmek beni hayal kırıklığına uğrattı. Bir an adamın arkamdan geldiğini hissederek başımı çevirdiğimde önümdeki bir bedene çarptım. Başımı çevirip kime çarptığıma baktım. Ege Köksal'ın karanlığın arasından seçmeye çalıştığım yüzü o kadar yakındı ki verdiğim sık ve hızlı nefeslerin yüzüne çarptığını hissettim. Yüzümdeki tedirgin ifadenin yansımasını onun gözlerinde gördüğümde kollarımı tutan ellerinin arasında panikle konuşmaya başladım.

"Neredeydin?" dedim suçlarcasına yüzüne bağırarak.

Ne olduğunu bilmediği için şaşkınlıkla kollarını gevşetti ve anlamaya çalışarak bana baktı.

"Elektrikler kesildi. Ben de gittiğini düşünmüştüm. Nerede olmam gerekiyordu?" Elimi alnıma vurdum. Bir anda olayları çok büyüttüğümü ve gereğinden fazla panik yaptığımı düşündüm. Hoş, hala elektrikler geri gelmediği için pek rahatladığım söylenemezdi fakat sinirimi başkasından çıkarmak pek benim yapacağım bir şey değildi. Bu yüzden derin bir nefes alıp daha sakin konuşmayı denedim.

"Özür dilerim, ben... Biraz endişelendim. Karanlık korkum... Bir adam vardı." dedim ancak yarım cümleler kurmayı başardığımda. Tam o anda ışıklar geri geldi.

"Nerede?" dedi Ege her an koşup fırlayacakmış gibi.

"Ne?" dedim ne sorduğunu anlayamayarak. Kısa süreliğine travma geçirmiş gibiydim. Aptallığıma sinirlenerek alnıma bir kez daha vurdum. Neyi sorduğunu şimdi anlamıştım.

"Şu geldiğim koridorun sonundaki odada." dedim panikle koridoru göstererek. Ege öyle bir hızla yanımdan geçip gitti ki bir şeyler olacağından korkarak gözlerim Kadir'i aradı. Ben etrafta Kadir'i aramayı girişmişken en fazla iki dakika sonra Ege yeniden yanıma geldi. Yanında kimse yoktu.

"Oda boştu." dedi kafasını sallayarak.

"Vardı. Bir adam vardı." dedim kelimelerimi sinirle vurgulayarak. Kime neyi anlatmaya ne konuda ikna etmeye çalışıyordum ki? Benim burada ve hatta bu olayların içerisinde ne işim vardı?

"Yoktu demedim. Sana bir şey yaptı mı? İyi misin?" dedi inandığını belirtmek isteyerek. İstediğini düşünsün, buradan gitmeliydim. Ege'nin elindeki telefonumu görünce ona doğru bir adım attım.

"Bunu yerde buldum. Senin mi?" Başımı sallayarak telefonu elinden aldım ve çantamın içine attım. Kimseyi görmek istemiyordum. Bir an önce güvenli, sakin ve aydınlık olan hayatıma geri dönmek ve kendi kabuğuma çekilmek istiyordum. Bunun içinde olamazdım, olmamalıydım.

"Eve gitmeliyim." dedim apar topar çıkış kapısına doğru yönelerek. Kolumdan düşmek üzere olan kol çantamı son anda yakaladı ve nazikçe geri uzattı.

"Kadir!" dedi başka bir yöne doğru seslenerek. Kadir koşar adım yanımıza geldiğinde ona bir anahtar uzattı.

"Burayı toparlar, sonra da kilitlersin. Yarın sabah anahtarları geri getirirsin. Burası sana emanet." Hızla yanıma geldi ve çıkış kapısını açarak önümden ilerledi. Ben de o sırada ayakkabılarımı geri giymeye çalışıyordum. Giyer giymez kapıya doğru yöneldim.

"Vera sakinleşmeden hiçbir yere gitmene izin veremem. Benim sergimde başına bir şey geliyorsa olayı üstlenmeme izin ver." Yüzüme çarpan soğuk rüzgâr biraz da olsa beni kendime getirdi. Saçımı kulak arkama alarak ona döndüm.

"Olan oldu, senin de bir suçun yok." Elinde tuttuğu araba anahtarına bastığında kırmızı bir arabanın farları yanıp söndü. Bir arabaya bir de ona baktım.

"İddiamız üzerine konuşuruz. Hem bana diğer olanları anlatırsın. Belki de neler döndüğünü anlarız." Hava serinlemişti. Yalnızca bir saat önce beni terleten ceketime sıkı sıkıya sarıldım. Kararsız kalarak düşünceli bir şekilde boşluğa bakındım. Sessiz kalmamın üzerine yanlış anlaşıldığını düşünerek arabaya yürüdü ve sürücü koltuğunun kapısını açtı. Kollarını kapıya yaslayarak bana baktı. Bir anda o donuk bakışları canlanmıştı. Hatta yavru bir kediye dönmüştü. Başka şartlarda olsa bu hali oldukça gülünç gelebilirdi.

"Seni korkuttuysam özür dilerim, gelmek zorunda değilsin. Gündüz de konuşabiliriz. Sadece rahatlatmak istedim." Başımı salladım. Beni korkutanın kendisi olduğunu düşünmesi beni üzdü. Hemen aramızdaki gergin havayı dağıtmak isteyerek gülümsedim ve yolcu koltuğunun kapısını açtım.

"İddiayı kazandım bile. Haydi, bin de serginin şifresini anlatayım." Bu söylediğime gülerek arabaya bindi ve çalıştırdı. Emniyet kemerimi bağlayıp çantamı kucağıma aldım. Titreyen telefonumu elime aldığımda sergideki karanlık odayı hatırladım. Işık açmak için elime aldığım ve yere düşürdüğüm telefonum... Gelen mesajı açmadan telefonu geri kilitledim. Ege'yi ne kadar tanıyorsun? Yabancı adamın sesi yeniden kulaklarımda yankılandı. Nefes alamadığımı hissederek arabanın camını açtım ve içerisinin havalanmasını sağladım. Ege, bir anlığına gözlerini yoldan ayırıp bana baktı.

"Daha iyi misin?" Başımı salladım. Sonra, iddia üzerine konuşmayı bir kenara bırakıp aniden başka bir şey sordum.

"Bir düşmanın var mı?" dedim sanki havadan sudan konuşuyormuş gibi. 

Kısa süreliğine şaşırdığını ve gerildiğini hissettim. Bu konuyu ona ilk soran ben değilmişim gibi çenesi sinirle kasılmıştı. Parmakları direksiyonu o kadar sıkı kavrıyordu ki bunu sonradan fark edip ellerini gevşetti.

"Kimin yok ki?" dedi dümdüz önüne bakarak. Dudağımı dişledim, üzerine gitmek için uygun bir zaman olup olmadığı konusunda tereddüt yaşasam da sorgulama modunu açtım ve elimi çeneme yaslayarak son derece rahat bir tavırla ona baktım.

"Benim yok mesela." Yutkundu, kısa bir bakış atıp tekrar önüne döndü.

"Ne güzel." Konuyu kapatmaya çalıştığını hissediyordum.

"Bana seni sordu. Odadaki o adam." dedim ilgisini çekeceğini düşünerek. Arabayı öyle ani bir frenle durdurup kenara çekti ki bütün vücudum kontrolüm dışında öne gelip en sonunda sırtım koltuğa geri çarptı. Elim refleks olarak öne gitmişti.

"Ne oldu?" dedim ve onu durduran şeyin ne olduğunu görmeye çalışarak yola baktım. Ona ani fren yaptıran şey bir araba değildi, yola çıkan bir kedi veya köpek hiç değildi. Onu sorgulama fikri hiç iyi bir fikir değildi. Anlaşılan Ege Köksal, duygularını kontrol etme konusunda beceriksizdi. Her ne kadar sorduğum sorulara kaçamak cevaplar verip kurtulmaya çalışsa da kendine hâkim olamamıştı. Bir anda vücudunu bana doğru döndürüp bakışlarını üzerime dikti. O cansız, durgun gözleri geri gelmişti. Hatta onunla tanıştığımdan beri ilk defa, korkutucu göründüğünü söyleyebilirdim. Uyuyan devi uyandırdığımı hissederek koltuğumda iki büklüm kaldım.

"Nasıl biriydi? Nasıl görünüyordu? Erkek miydi kadın mı? Sana başka ne sordu? Başka bir şey dedi mi?" Ellerimi havaya kaldırıp onu durdurmaya çalıştım.

"Birincisini tekrar rica edebilir miyim? Çünkü asla takip edemedim." Gözlerini devirdi. Elleriyle direksiyona vurduğunda neden bu kadar panik yaptığını anlamaya çalıştım. Lanet olsun. Ege Köksal'ın gerçekten de bir düşmanı vardı. Hem de tehlikeli düzeyde bir düşman olmalıydı.

"Hatırlarsan elektrikler kesilmişti. Bu yüzden nasıl göründüğünü bilmiyorum. Bir erkekti. Uzun boylu bir erkekti. Fotoğrafının arkasına koyduğun o mavi led ışık olmasaydı bunu bile anlayamayacaktım." Yüzüne baktım. Dalgın dalgın önüne bakıyordu, kim olduğunu düşünüyor gibiydi. Acaba bir tahmini var mıydı? Yanımızdan süratli bir araba geçti. Hızın etkisiyle Ege'nin arabası da hafifçe sağa sola sallandı. Ne zaman konuşacağını merak ederek çaktırmadan onu izlemeyi sürdürdüm.

"Başka bir şey söyledi mi?"

O anları tekrar düşünmek beni her ne kadar geriyor olsa da tekrar aklımdan geçirdim.

"Ona kim olduğunu sordum. Çok geçmeden öğreneceğimi söyledi." Tek kaşının havalandığını fark ettim. Meydan okurcasına bakıyordu. Parmaklarıyla direksiyonda ritim tutmaya başladı. Adamın kendinden emin tavrı karşısında Ege de ona karşı bir o kadar hırsla dolmuştu. Düşmanın kim olduğunu anladığını hissettim. Veya kim olduğunu öğrenmek için delice bir hevese tutulduğunu... Doğruyu söylüyorsan ondan uzak dur, zarar görmek istemezsin.

"Bir de zarar görmek istemiyorsam senden uzak durmamı söyledi." dedim bunu ekleme konusunda tereddüt yaşayarak. Ege arabayı tekrar çalıştırıp yola koyulduğunda başını salladı.

"Doğru söylemiş. Benim sergime, kimseye görünmeden gelip tehditler yağdıran bir adamdan söz ediyorsak ben ve benim çevremdeki herkes artık tehlikede. Üzgünüm ama hikâyeni yarım bırakmak zorundasın."

"Asla!" dedim sinirden köpürmeye başlayarak.

Ne kadar sinirli olduğumu görmüyor olmalıydı. Cevap bile vermeden sadece yola baktı. Ben de daha fazla yorum yapmayarak pencereden dışarıya bakındım. Evet, bu hikâyenin peşini bırakmak istemiyordum. Narin'e bu denli yakın hissediyorken, hikâyesini kaleme almamın üzerimdeki sorumluluğunu öylece bırakamazdım. Fakat korkmuyor da değildim. Benim sıradan bir hayatım, işim ve çevrem vardı. Göz göre göre tehlikenin içerisine atlamak ne derece mantıklıydı? Üstelik adamın sesi son derece tüyler ürperticiydi, uyarısında ciddi olmalıydı. Ben, tehditkâr bir adama kafa tutacak kadar cesaretli değildim. Keşke olsaydım. Başka bir yolu olmalıydı. Ben düşüncelere dalmışken, gelmemiz gereken yere nihayet geldiğimizi fark ettim. Ege arabayı evinin bahçesine park etti. İkimiz de aynı anda arabadan indik. Ege eliyle bahçedeki çardağı işaret etti. Çardağa doğru yürürken adımlarını yavaşlattı.

"Kendime kahve hazırlayacağım. Sen ne içersin?"

"Kahve olur. Sana yardım edeyim."

"Yardım gerekirse seslenirim, teşekkürler. Nasıl içersin?"

"Tercihen sütlü ve şekerli." dedim gülümseyerek.

Sanki ilk buluştuğumuz güne geri dönmüştük. Ev sahibi olarak kibarlık yapan, aradaki resmiyeti koruyan tavrı geri gelmişti. Onu çözemiyordum. Anlık olarak hareketleri, mimikleri değişebiliyordu. Normal hali çok daha rahat ve samimiyken bazı anlarda etrafına görülmez bir duvar örüyordu. Bunun Narin'in ölümüyle bir ilgisi olup olmadığını düşündüm. Belki de sevdiği kadını kaybetmek onun içinden tüm iyi duyguları alıp törpülemişti. Yalnızca derinlerde bir yerde, nadiren ortaya çıkardığı has duyguları kalmıştı geriye.

Çardağın ne kadar güzel olduğunu fark ettim. Çardağın etrafından geçirilmiş olan ışıklandırmayı açtım ve rengârenk ışıkların etrafı aydınlatmasıyla gülümsedim. Çardağın duvarlarında kimin yaptığını merak ettiğim birçok çizim vardı. Bu karakalem çizimleri gerçekten çok başarılıydı. Biri öyle dikkatimi çekti ki yanına gidip parmağımı üzerinde gezdirdim. Bu yüz fazlasıyla tanıdıktı. Küçük, kenarları hafifçe aşağıya düşen boncuk gözler, kemikli yüzündeki kirli sakal, kaşlarını biraz çattığında alnında beliren iki çizgi, hemen kulaklarının altında biten dalgalı saçları... Bu çizim gerçekten de Ege Köksal'ın kopyasıydı.

Arkamda işittiğim adım sesleriyle önüme döndüm ve elindeki iki kahve kupasından birini teşekkür ederek aldım. Yerime geri oturduğumda o da tam karşıma oturdu. Resimleri incelemiş olduğumu anlayarak gülümsedi.

"Narin'in çizimleri." Dedi parmağıyla duvarları göstererek. Şaşkınlıkla tekrar arkamı döndüm ve hızla göz gezdirdim.

"Gerçekten de çok başarılı, böyle bir yeteneğinin olduğunu bilmiyordum." Onun için çok değerli çizimler olmalıydı. Nasılsa ondan kalan ender parçalardan biriydi. Eminim ki Narin'in eşyalarının çoğu ya ailesine kalmıştı ya da yapılan bağışlarla ihtiyacı olan insanlara dağıtılmıştı. Ege Köksal'ın tüm bunlara değer verip tam yanı başında saklıyor olması hoşuma gitti. Sandığımdan da içi dolu bir adamdı.

"Onun daha bilinmeyen o kadar güzel yönü var ki..." Durdu ve cümlesini güçlükle düzeltti.

"Yani vardı." Kahvesinden bir yudum alarak toparlanmaya çalıştı. Hala ölümüne alışamamış olması çok zor bir durumdu. Üstesinden gelmeye çalıştığının farkındaydım. Sessizliğimi koruyarak ben de kahvemden bir yudum aldım. Tam istediğim kıvamdaydı. Bilerek konuyu değiştirdim ve keyifle gülümsedim.

"Serginin şifresini çözdüm." Merakla kaşlarını kaldırdı ve elindeki kupayı masaya bıraktı.

"Ah, öyle mi? Seni dinliyorum." Alaycı tavrı da tamamen geri gelmişti. Bu beni hoşnut etmedi. Bulamadığımı düşünüyor olmalıydı. Yine de kendime güveniyordum bu yüzden tahminimi hemen anlatmaya koyuldum.

"Serginin ismi yaşlı ve çocuk fakat fotoğraflarında bir tane bile çocuk yoktu." Parmağını sallayarak beni onayladı.

"Güzel başlangıç, takdir ediyorum." dedi dalga geçercesine. Gözlerimi devirdim ve anlatmaya devam ettim.

"Fotoğraflardaki bütün yaşlılar kadındı. Her birinin gözlerinde hüzün vardı. Bir şekilde mutsuz görünüyorlardı. Bu kadınların hepsi çocuklarını kaybetmiş anneler olmalı." Teorimin doğru olup olmadığını görmek istercesine başımı öne eğdim ve ona baktım.

"Bingo!" dedi ellerini çırparak. O kadar eğleniyordu ki neşesini bozmak istemedim.

"Ama doğru cevap değil." diyerek cümlesini tamamladı. Şaşkınlıktan ağzım açıldı.

"Nasıl?" dedim inanamayarak.

"Çok yaklaştın. Fakat o kadınlar çocuklarını kaybetmiş kadınlar değildi, çocukluğunu kaybetmiş kadınlardı. Onların çocukluğu ellerinden alındı. Her biri tecavüze uğramış, zorla erken yaşta evlendirilmiş, çocuk olmak ne demek görememiş, erkenden büyümek zorunda kalmış insanlardı. O kadınların gözlerinde hüzün vardı, evet. Fakat hüznün yanında içlerinde kalmış olan umut taneleri yansıyordu. Hayata tutunmuş olmanın verdiği gurur, yaşadıklarından sonra güçlü kalmış olmanın verdiği küçük pırıltılar... İşte o yüzden onlar yaşlı ve çocuk kalan kadınlardı."

Sesindeki durgunluk, sergisine, fotoğraflarına ve hatta tüm o kadınlara verdiği değer gözlerimi yaşarttı. Benim düşünmüş olduğum şey tüm bunların yanında pirinç tanesi kalırdı. Bu kadar yoğun duyguların o fotoğraflarda gezindiğini nasıl da fark edememiştim... Şimdi, hikâyesini bildiğim için bir kez daha gezmek bir kez daha incelemek istiyordum tüm o yaşlı ve çocuk kadınları...

"Kendimi aptal gibi hissediyorum." dedim başımı sallayarak.

"Hissetme, fotoğrafların hikâyesini bilmeyen tek sen değildin. Oradaki kimse bilmiyordu."

"Ama neden? Bunları bildikten sonra incelemek daha güzel olmaz mıydı?" dedim çocuk gibi ona itiraz ederek. Kahve kupasını ellerinin arasında çevirerek başını salladı.

"O zaman ne anlamı kalacak? Bildiklerini görmek ne katacaktı sana? Böyle olunca başka bir hikâye çıkardın kendine... O düşünceyle inceledin her birini... Fotoğrafçının gözünden değil, dış bir gözle bakmış oldun."

Tane tane, akıcı konuşması oldukça ikna ediciydi. Bu yüzden söylediklerini kabul etmekten başka bir çarem kalmadı. İddiamızın sonucunu hatırlatmak istemeyerek bakışlarımı ondan kaçırdım ve çardaktaki resimleri inceliyor gibi yaptım. Pek tabii, Ege Köksal zeki bir adamdı. Kaçma çabalarım gözünden kaçmadı ve zaferini kutlarcasına konuştu.

"İddiayı ben kazandığıma göre..." dedi gözlerini benim gözlerimle buluşturmaya çalışarak. Pes ederek omuzlarımı indirdim ve ona döndüm.

"Tamam. Bir fotoğraf çekmene izin vereceğim." dedim daha fazla kaçma işine girmeyerek. Bunu beklemiyor olmalıydı ki şaşkınlıkla güldü.

"Yine de hakkını vermeliyim. İzleri çok güzel takip etmişsin. Bunun hatırına durumlarımızı eşit sayıp sana da bir soru hakkı verebilirim. Unutma, tek bir soru." İşte şimdi keyfim yerine gelmişti. En sonunda konumuz yine o malum hikâyeye gelmişti değil mi? Ellerimi neşeyle birleştirdim ve kurnaz bir tavırla gözlerimi kısıp düşündüm.

"Ama haksızlık bu! Ben ne soracağımı henüz düşünmedim."

"Düşün öyleyse, beklemedeyim." dedi kahvesini içmeye devam ederek. Bense çoktan kahvemi soğutmaya bırakmıştım. O an hiçbir şey önemli değildi. Öyle bir şey sormalıydım ki bir daha aklımı kurcalamasına izin vermemeliydim. Aklımdan çıkarmama yardımcı olacak bir şey olmalıydı.

Durdum. Aklıma gelen soru, iki gündür kafamı kurcalayan bir şeydi. Fakat alacağım yanıttan o kadar korkuyordum ki bunu sahiden de sorup sormayacağım konusunda düşünmeye başladım. Aklımdan geçenleri görüyormuş gibi dirseklerini masaya yasladı ve bana doğru eğilerek başını olumsuz anlamda salladı.

"Sana hikâyedeki yerimi söyleyemem. Bu kural dışı bir soru olur. Kurallar dâhilinde bir soru düşün, lütfen." Başımı salladım.

"Hayır, sormak istediğim bu değil."

"Evet?" dedi ne soracağımı beklerken. Derin bir nefes aldım. Sahiden de bilmek istiyor muydum? Saçma bir soru mu olacaktı? Sorduğum bu soru aramıza mesafe koyar mıydı? Daha fazla düşünmek istemeyerek ağzımdan kelimelerin dökülmesine izin verdim.

"Bu beş rumuz... Bu beş rumuzdan birinin de olsa Narin'in ölümüyle bir ilgisi olduğunu düşünüyor musun?" Ondan şüphelenmiyordum. Narin'i sevmişti, onu özlüyordu. Fakat içimdeki bir his, tek suçlunun Asil Acar olmadığını söylüyordu. Bu düşünceyi kafamdan atmaya ihtiyacım vardı. Buna yardım edecek tek kişi de Ege Köksal'dı.

Ege'nin gözleri dalıp gitti. Sanki ruhu o uğursuz geceye gitmişti de bedeni burada kalmış gibiydi. Gerilmedi, korkmadı, endişe etmedi. Tüm bu izlenimleri üzerinde görmediğim için tam rahatlıyordum ki o cümle ağzından çıktı ve beynimde dönüp duran tilkilerin hikâye bitene kadar asla gitmeyeceğini tam o anda anladım.

"Düşünüyorum.”

Sizleri böyle bir bölüm sonunun ardından Meraklı Köşesi ile baş başa bırakıyorum... Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

Sonraki Bölüm Beğen