aycanmutlu tarafından

Paylaş

Madalya | Bölüm 2

Bu hikâye, altı liseli gencin bir araya geldiği o basketbol maçına dayanıyor. Bütün Sarıkule Anadolu Lisesi'nin pür dikkat izlediği, maçı kazanmak adına tribünlerden türlü tezahüratlar yaptığı o tanışma hikâyesine... Okulun final maçından iki gün önce profesyonel boyutlarda basket oynayan okulun meşhur ekibinin, sigara içme uğruna okulun perdelerini ateşe tutuşturma girişimlerinden dolayı okuldan uzaklaştırma cezası yemesi üzerine oluşturulan bu karma takımın içinde yer almanın verdiği gerginlikle bu altı arkadaş patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Öğretmenlerinin onlara pek güvendiği söylenemezdi. Çünkü onlar sadece bu maç için bir araya gelmiş, birbirini çok fazla tanımayan, ileride birbirlerinin çok yakın arkadaşı, hatta sırdaşı olacağından bihaber olan gençlerdi. Koç, takımdan hoşnut değildi. Etrafında toplanmış olan bu ekip, kolay kolay söz dinlemeyen, dik başlı, acemi öğrencilerdi. Üstelik ekipte bir kız yer alıyordu. Bu, Tuncer hocanın kabul etmekte zorlandığı en büyük gerçeklerden biriydi. Çünkü kendisinin basketbol ve futbolun sadece erkekler için üretilen bir oyun olduğuna inanması gibi akıl almaz bir fikri vardı. Senelerce onu hiçbir öğrenci bu fikrinden vazgeçirememişti.

"Hocam, ne olur daha fazla oyalanmayalım. İster kabul edin ister etmeyin bu kız bu takımda oy-na-ya-cak!"  Neda'nın oynamasını en çok isteyen kişi olarak koçun tepesinde dikilen kişi Ender'den başkası değildi. Ender, Neda'yı tanımıyordu. Aynı sınıfta bile değillerdi. Oynamasını istemesinin tek nedeni basketbol yeteneğinin yanında parayla not satıp işi ticarete çeviren Neda'dan indirim kapmaktı. Neda'nın sattığı notlar oldukça kaliteliydi ve bu notlar sayesinde derslerden geçenler sahiden de vardı. Neda, bütün ilginin üzerinde olmasından sıkılmış bir surat ifadesiyle formayı eline aldı ve üzerine geçirdi.

"Harbiden hocam ya, siz de biliyorsunuz ki yerime sokacağınız herhangi bir öğrenciden çok daha iyi top oynuyorum. Bırakın artık şu cinsiyetçi yaklaşımı!"

"Hocanızla düzgün konuşun. Hocam Neda yerine dilerseniz Faruk'u takıma sokabiliriz."  Ekibin arkasından olaya dâhil olan müdür yardımcısı Damla Hanım'ın önerdiği isim basket topuyla dahi tanışmamış olan, okulun inek öğrencisi Faruk'tu. Alnına yapıştırmış olduğu saçlarını gülümseyerek geriye doğru bir kez daha yapıştırdı.

"Gireyim mi hocam?" dedi hevesle öne atılarak. Koç, iki arada bir derede kalmıştı.

"Hocam yapmayın, bu matematik sınavı değil ki! Basketbol fonksiyon çözmeye benzemez, Faruk." dedi Giray kahkaha atarak. Faruk rahatsız olmuş bir şekilde, koç arkasını döner dönmez Giray'a hareket çekti. Koç karar vermekte güçlük yaşarken, karşı okulun takımı çoktan ısınmaya başlamıştı bile.

"Hocam?" dedi Anıl oluşan sessizlikte bir kez daha koça baskı uygulayarak. Aralarında Neda dışında basketbola aşina olan ikinci isim Anıl'dı. Anne ve babasının baskısıyla da olsa basketbol dersleri alıyor olmasının avantajını bugün kullanacaktı.

"Sen ne düşünüyorsun Anıl?" dedi Tuncer Hoca Anıl'dan bir fikir almaya karar vererek. Ender, Giray ve Neda üçlüsü aynı anda gözlerini Anıl'a dikti. Anıl, saçlarını geriye iterek takıma baktı. Sadece müdürün oğlu olduğu için takıma girmesine izin verilen Deniz dışında diğer herkesin isteği Neda'nın oynamasıydı. Başka bir yorumda bulunması hoş karşılanmayacaktı. Zaten Neda'nın beden eğitimi derslerinde basketbol dışında hiçbir şeyle uğraşmamasından dolayı herkes onun becerisinin farkındaydı. Takımda olması çok şey katacaktı.

"Hocam Neda çok yetenekli bir kız. Ben oynamasını dilerim." Tuncer Hoca nihayet ikna olmuş gibiydi. Memnun olmasa da başını salladı ve Neda'ya bakmadan ellerini çırptı.

"Haydi aslanlarım çabucak ısınmaya başlayın, bu maç bizim!" dedi Neda ve gülümseyerek topu eline aldı.

"Baş aslanınız benim gençler!" dedi adeta koçla dalga geçerek ve potanın yanına koştu. Neda, gerek karakteriyle gerekse fiziksel özellikleri ile okulun diğer kızlarından çok daha özgün biriydi. İri vücudunun altında yatan maskülen tavırları ona son derece farklılık katıyordu.

Ender, üzerine forma geçiren Anıl'ın omzuna hafifçe çarparak önüne geçti ve ısınmaya başladı.

"Neda'ya kıyak geçmiş olmanın altında başka bir şey yok değil mi? Yapabilseydim bu kıyağı ben yapardım, sana gerek kalmazdı." dedi tehditkâr bir tonla. Anıl kaşlarını çatarak ona baktı.

"Sahiden mi? Şu an oturup bir kız üzerine iddiaya girmeyeceksin değil mi?"

"O kadar basit değiliz, oğlum. Sadece kazanamayacağın oyunlara girme diyorum." İkisinin konuşmasına kulak misafiri olan Giray, Ender'in göğsüne doğru basketbol topunu fırlattı.

"Boş beleş işler peşinde koşmayın. Maça odaklanın."

Ege'nin hikâyeyi anlatmaya başlamasıyla çoktan gizlenmiş isimler altındaki bu kimliklere alışmıştım. Hatta Neda'yı, Ender'i, Anıl'ı ve Giray'ı tanıyor gibi hissetmeye başlamıştım. Ege'nin ikram ettiği kahveden hızla bir yudum alıp not almaya devam ettim. "Neda: Ender ve Anıl'ın göz bebeği." diyerek not düştüm. Onay alabilmek adına onu durdurdum.

"Ender'in en başında Neda'ya ilgisi vardı. Peki ya Anıl?"

"Anıl ile Ender'in arası o günden sonra çok iyiydi. Anıl hiçbir zaman Neda'ya kast ettiğin şekilde bakmadı."

Biraz önce yazmış olduğum notta Anıl'ın üzerini çizdim. Ender'in yanına bir parantez açtım. Ege Köksal olma ihtimali düşük. Yanına bir de soru işareti koydum. Neda'ya karşı ilgisinin olması bu ilginin ortadan kalkmayacağı anlamına gelmezdi. Günün birinde Neda'ya olan tüm ilgisi bitebilir, hayatına girecek olan yeni bir isim(Narin?) dikkatini çekebilirdi.

Peki ya Anıl o olabilir miydi? Hikâye şekillendikçe aldığım detaylar beni sonuca götürebilirdi. Hikâyedeki kimliklerden en çok çözmek istediğim kişi ise Ege'ydi.

"Bu hikâyeye Narin ne zaman dâhil oldu?" dedim en merak ettiğim konuya bodoslama girerek. Ege kendi kahve fincanından bir yudum aldı ve kaşlarını kaldırarak bana baktı.

"Her zaman bu kadar aceleci misin?"

"Peki aynı lisede mi okuyordunuz? En azından bunu öğrensem?" dedim sorusunu duymazlıktan gelerek. Yüzünden bir tebessüm geçer gibi oldu. Sanki o günleri düşünmek onu mutlu ediyordu. Hayatının en güzel zamanlarını o anlarda bırakmış gibiydi. Keşke benim de onun kadar güzel bir lise hayatım olsaydı. Son derece sıradan bir lise hayatı geçirmiştim. İstemsizce iç çektim.

"Evet. O maçı tribünlerin arasında izliyordu." dedi gülümseyerek. Hikâyeyi anlatırken asla yüzüme bakmıyordu, gözü duvarda asılı duran tablolardaydı. Ayaktaydı, bir kez bile oturmamıştı. Birine içini dökmenin verdiği rahatlığı yaşıyor gibiydi. Sonra hiç duraksamadan devam etti. 

Maçın son dakikalarına girmek üzereydiler. Öne geçirecek olan son sayıyı tahmin edilebileceği üzere Neda, takıma kazandırmıştı. Neredeyse maça sayı getiren tek oyuncu olmuştu. Diğer oyuncular yalnızca savunma yaparak ona destek sağlamıştı. Büyük bir sevinçle bir araya geldiklerinde Neda tribünleri sevinç gösterisi yapmaya davet etmek adına ellerini çırptı. Bir anda bütün okulun ilgisi onda toplanmıştı. Hep birlikte ellerini öne geri sallamaya başladılar. Yaklaşık beş dakika sonra sevinç gösteresi biten Neda, diğer üçlünün yanına geldi.

"Alıyor muyuz madalyalarımızı gençler?" Ender büyük bir tebessüm ve  yılışık bir tavırla kolunu Neda'ya doladı.

"Madalyayı getiren sensin! Helal olsun sana!" Giray koluyla Ender'i dürtükledi. Ender uyarısını dikkate almayarak göz devirdi.

"Sizi tanımak güzeldi. İyi iş çıkardık." dedi Anıl sakin bir tavırla. Grubun en sakini her zaman o olmuştu. Giray, Ender ve Neda'ya göz kırptı. Giray ise grubun en neşeli ve yatıştıran tarafı olarak devreye girmişti.

"Hayırdır Anıl? Maç bitti sen sağ ben selamet mi diyorsun?" Anıl utangaç bir tavırla onlara baktı. Müdürün torpiliyle takıma girmiş olan Deniz haricinde diğer üçlüden aldığı enerji çok daha farklıydı. Farkında olmadan maç sürecinde birbirlerine öyle kenetlenmişlerdi ki onlardan kopmak istememeye başlamıştı.

"Yani... Eğer birbirimizi daha yakından tanıyabilirsek... Sizlerle arkadaşlığımızı sürdürmek isterim." Neda küçük bir kahkaha attı ve Anıl'ın omzuna vurdu.

"Oğlum bu kadar ciddi düşünme ya! Eğlenmene bak." Ender'in buz gibi bakışları Anıl ile ikisinin arasında dolanınca Giray bütün dikkati madalyalara çevirdi. Madalyaları eline alan koç büyük bir gülümsemeyle ekibe yöneldi. Her birinin yüzünden mutluluk okunuyordu. Ta ki koçun elindeki madalya sayısını fark edene kadar... Tuncer Hoca madalyaları tek tek boyunlarına asarken her birinin yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. Çünkü Neda'ya bir madalya kalmamıştı. Tuncer Hoca dalga geçer gibi bir tavırla boş kalan eliyle Neda'nın omzunu sıvazladı. Neda vücudunu öyle sert geri çekti ki Giray kulağına doğru fısıldadı:

"Sakin ol şampiyon. Sana madalya yoksa bize de yok." Boynundaki madalyayı çıkarmak üzereydi ki Neda, Tuncer Hoca'nın arkasında gururla gülümseyen bir yüzü fark etti. Kollarını birbirine dolamış Neda'nın solan yüzünü ve Tuncer Hoca'yı izliyordu. Gülmemek için kendini zor tutarken alt dudağını ısırmıştı. Narin Durukan.

O an kimse Neda'yı tutamadı veya tutmak istemedi. Tuncer Hoca'yı görmezden gelerek Narin'in üzerine atlayan Neda herkesin içerisinde o nefret dolu cümleyi söyledi.

"Bir kere kıskanma ve kendin başar kızım! Göreceksin, senin sonun benim elimden olacak!"

İçtiğim kahveyi az daha püskürtecektim. Elimdeki fincandan bir miktar kahve üzerime döküldü. Yaşadığım ani şoku fark eden Ege, dikkatini tablolardan bana yöneltti.

"İyi misin?" dedi masada duran peçetelerden birini üzerimi silmem için uzatırken. O kadar nazikti ki... Saatler içerisinde ona karşı olan bütün tabularımı yıkıyordu.

"İyiyim... Yalnızca... Çok şaşırdım. Neden? Neden madalyayı almasına engel olan kişinin Narin olduğunu düşündü?"

"O an hepimiz bunu yapanın Narin olduğunu biliyorduk. Narin... Göz önünde olmayı seven, popüler bir kızdı. Sarıkule'de onu tanımayan ve onunla flörtleşmek istemeyen erkek yoktu. Neda'yı zaman zaman sıkıştırdığı, kilosuyla dalga geçtiği günler olmuş. O gün basketboldaki başarısını, onun göz önünde olmasını kaldıramadı."

"Buna sen de dâhil miydin?" dedim önceki cümlesine odaklanarak. Nihayet koltuğa oturdu ve gözlerimin içine baktı. Belki de hikâyeyi anlatmaya başlamasından sonra ilk defa gözlerime bakıyordu.

"Neye?" dedi sorumu anlamamış gibi. Sorumu bu kez daha açık bir şekilde yeniledim.

"Onunla flörtleşmeyi istiyor muydun?"

"Onunla flörtleşmek gruptaki herkesin hayaliydi." dedi kurduğu cümleden asla çekinmeyerek. Bunu o kadar normal bir şeymiş gibi dile getirmişti ki... Rahatlığı karşısında şaşırarak gözlerimi devirdim.

"İğrençsiniz." dedim.

"Neda'yı kafasına takmış olan Ender'ine kadar herkesin aklında o vardı. Lisedeydik, Vera. Çok da bir şey bekleme." Ender'in yanına yine bir soru işareti koydum. Defterin sayfasına şöyle bir uzaktan baktığımda her noktada soru işareti vardı. Ege Köksal'ın kim olduğuna kafayı öyle takmıştım ki asıl noktayı unutmuştum. Ana konuya, Narin Durukan'a odaklansam çok daha iyi olacaktı...

"Peki, nasıl oldu da Narin grubunuza girmeyi başardı?"

"İşte bu noktada Bilge devreye giriyor. Onun hikâyenin neresinde olduğunu sormanı çok bekledim. Unuttun mu yoksa?" Sesindeki eğlenceli tını hoşuma gitse de tavrımı bozmadan başımı salladım. Her ne kadar Bilge karakterini atlamış olsam da bunu kabul etmeyerek defterin ilk sayfasına geri döndüm.

"Olur mu öyle şey? Ben de tam onu soracaktım." Bilge'nin ismini kontrol ederken kalemin arkasını dişimle kemirmeye başladım. Başımı kaldırıp Ege'ye baktığımda yalanımı yutmamış olduğunu fark ettim. Keyifli bakışlarını sürdürerek başını yana eğdi ve gözlerimin içine baktı. Bakışlarından kaçmak isteyerek boğazımı temizledim ve saati kontrol ettim. Zaman su gibi akıp geçmişti. Bu kadar çabuk geçeceğini asla düşünmemiştim.

"Bilge'yi ve Narin'in ekibe girişini deli gibi merak etsem de ben sizi daha fazla tutmayayım." dedim ve defterimin kapağını kapatarak toparlanmaya başladım. İki adımda aramızdaki mesafeyi kapattı ve hayal kırıklığına uğramış gibi yüzüme baktı.

"Hikâye bitince yine size geçtin?" Başlangıçta ne kast ettiğini anlamadım. Daha sonra, az önce kurmuş olduğum cümlede ona karşı sen diye hitap etmeyi bırakıp tekrardan size geçtiğimi fark ettim. O nasıl hikâyeyi anlatırken kendini daha çok açıyorsa, ben de ona karşı daha samimi hissediyordum. Fakat hikâyeyi yarıda kestiğimizde sanki aramızdaki o enerji uçup gitmiş gibiydi. Bir cevap veremeyerek omuz silktim. Çantamı omzuma astım ve koridora yöneldim.

"Bir daha ne zaman geleceksin?" dedi çekingen bir tavırla bana yolu göstererek.

"Her zaman bu kadar aceleci misin?" dedim nükte yaparak. Hazırlıksız yakalanmıştı. Kibarca güldü. Eve girmiş olduğum arka kapıya geldiğimizde güler bir yüzle cevap verdim.

"Kadir ile haberleşiriz. İkimizin de uygun olduğu en kısa zamanda tekrardan gelmek isterim."

"Peki... Umarım misafirperver olabilmişimdir." dedi elini uzatarak. Uzattığı elini bu kez daha rahat bir şekilde sıktım. Kapıda bekleyen Kadir etrafı kolaçan ediyordu. Yanına gitmeden hemen önce Ege Köksal'a son bir kez gülümsedim.

"Cevapların ve misafirperverliğin için çok teşekkürler." Kadir'in yanına gittiğimde ona bir özür borçlu olduğumu hatırladım. Tam özür dileyecektim ki telefonuma gelen mesajla cümlem havada kaldı. Taner ne olup bittiğini delice merak ediyordu. Yaşananları ona aktarıp durum değerlendirmesi yapmak için sabırsızlanıyordum. Buradan çıkar çıkmaz onunla buluşmaya gidecektim. Çünkü Taner, sosyal medyayı kullanmakta benden çok daha iyiydi. Böylece onun yardımları sayesinde öğrendiğim tüm bilgileri toparlayabilecektim.

"Nasıldı? Hala yanında mısın? Beni ne zaman arayacaksın? Ege Köksal nasıl biri?"

Ege Köksal nasıl biriydi? Güzel bir soruydu. Belki bunu cevaplamak için henüz erkendi fakat emin olduğum bir şey vardı. Hemen yanıtlama tuşuna bastım ve hızlı bir mesaj yazdım. İçimdeki kıpırtı, bu itirafı gerektirmişti.

"Günüm harika geçti!"

Yazar Notu: 2.Bölüm'ün sonuna geldik! 3.Bölüm'e dair soru işaretlerinizi biraz olsun giderebilmek adına yine sizlere Meraklı'nın hazırladığı çalışmalardan getirdim. Bölümler hakkında sohbet etmek ve kitapla ilgili düşüncelerinizi aktarmak için Çizgi'nin discord kanalına da bekliyorum. Eğer bana ulaşmak isterseniz instagram üzerinden @aycanmtl1 hesabına mesaj atabilirsiniz. Devam bölümlerinde görüşmek üzere, sevgilerle...

Sonraki Bölüm Beğen