aycanmutlu tarafından

Paylaş

Kırmızı Oda | Bölüm 8

Yedi yaşındaydım. Çocukluğun en saf, en derin, en kalıcı hatıralarının biriktiği o belirgin yaş. Benim yedi yaşım ise, hayatımın en büyük lekesiydi. Bembeyaz, masum yaşamımın üzerine sürülen o pütürlü, kara leke bir çığ gibi büyüdü ve kalbimin eksik kalmasına neden oldu. Hayata dair inancımı kıran, çocukluğumu alıp götüren o olayın tek sorumlusu vardı. Babam. Baba diye seslendiğim son gün olmuştu o kara gece. Sonrasında benim için bir hiçlikten ibaretti o adam...

Babam, annemi öldürmüştü. Bir bıçakla değil, bir silahla hiç değildi... Açtığı yara, sessiz sedasızdı. Annemin içi kan ağlıyorken dünya umurunda olmamıştı. Onun değer verdiği bir eşi, kalbini verdiği bir ailesi hiç olmamıştı. Annemse kalbini vermişti onun için... Bir başkasını annemin yerine koyması annemin sonu olmuşu. Dayanamadı, sevdiği adamın onu terk etmek isteyişini...

Annem bir adam için kalbini vermişti, ruhunu onun yüzünden teslim etmişti. Evet, intihar ettiği o gece yedi yaşında bir çocuktum. Neler döndüğünü anlamayacak kadar saf, annesinin gittiğini hissedecek kadar kalbi paramparça olmuş, acı dolu bir kız çocuğuydum. Ölüm denilen şeye aklım tam yetmiyor olsa da ölenin geri gelmediğini biliyordum. Annem geri gelmeyecekti, bana bir daha masal okumayacaktı. Okuldan döndüğümde yaşadıklarımı anlatacağım biri olmayacaktı. Uyuyamadığımda korkuyla yanına gidip yatacağım biri yoktu. Saçlarıma kokulu bir öpücük bırakamayacaktı. Bana çok gülerdi melek annem. Komik bir çocuksun, Vera sen olmasan nasıl olurdu bilemiyorum derdi. O olmadan ben nasıl olacaktım? Güldüreceğim ve yanında güleceğim en değerli varlığımı kaybetmiştim.

"Annen gitti, Vera ama seni izleyecek meleğim. Biz yanındayız." Dedi adını bile bilmediğim akrabalarım. Olmadılar, unutulup ortalıkta yalnız bırakıldı Vera. Babası bile sahip çıkmadı. Bu küçük yürek, bir kızının olduğunu yalnızca ara sıra hatırlayan babasını affedemedi.

"Peki, babam nereye gitti? O kadına mı?" diye sordum annemin arkasından ağıt yakan insanlara. Ağlayan kadınlar gözyaşlarını hızla sildi ve güçlü görünmeye çalıştılar. Yine de bir cevap alamadım. Babamın nereye gittiği meçhuldü. O kadının yanında olduğunu hissediyordum.

Onu en son annemin cenazesinin olduğu gün gördüm. Siyah bir takım elbise giymiş, özenle hazırlanmıştı. Annemin arkasından yalnızca bir tek gözyaşı akıttığını gördüm. Neden benim kadar ağlamıyor diye düşündüm masumca. Annemin üzerine toprak attığında kolundan tuttum ve bana bakmasını sağladım.

"Neden annemi gömüyorsun baba? Onu oradan çıkaramaz mısın?" dedim bunu yapamayacağını bilsem de. Başını eğerek bana baktı. Bir şekilde bunun son bakışı olduğunu hissettim. Koluna daha sıkı sarıldım. Beni kucağına alıp sarılmasını istedim. Kolunu çekmedi ama beklediğim sevgiyi de göstermedi. Lanet olsun ki en muhtaç olduğum anda beni sevdiğini söylemedi. Başımı eğdim, annesiz kalan bir çocuğun kalbinde açılan yarayı göremeyen herkesten, ondan, dünyadan utandım.

Tıpkı babamın, annemin cenazesinde akıttığı o tek damla gözyaşı gibi, gözlerimi açtığımda sağ gözümden bir damla yaş süzüldü. Ne olduğunu anlamadan Ege'nin fotoğrafı çektiğini işittim. Fotoğraf makinesini hızla bir kenara kaldırdı ve yanıma geldi. Elini kibarca koluma değdirdiğinde oturduğum yerden kalktım ve yanağımdaki ıslağı elimin tersiyle sildim.

"Seni üzdüğüm için özür dilerim ama inan bana, çektiğim en güzel fotoğraflardan biriydi."

Bir fotoğraf uğruna beni en kötü anılarıma sürüklemiş olması sinirlerimi bozuyordu.

"Fotoğraflarında hep bir duygusallık mı ararsın? Buna mecbur musun?"

"Her zaman değil, yalnızca bir derinlik aradığım fotoğraflarda..." dedi mahcup bir şekilde. Fotoğraf makinesini eline geri aldı ve kapıya doğru yöneldi.

"Fotoğraflarını halledelim mi?"

Üzerimdeki siyah elbiseyi gösterdim.

"Değişip hemen geliyorum."

"Elbise üzerinde kalabilir, daha dün satın aldım. Sana yakıştı." Anlaşılan herkesin üzerine giydiğini düşündüğüm bu elbiseyi ilk deneyen ben olmuştum.

"Teşekkür ederim ama gerçekten gerek yok." dedim kabine yönelerek.

"Peki, ısrar etmiyorum. Dışarıda bekliyorum öyleyse."

Kabine girdiğimde derin bir nefes aldım. O günü düşünmeyeli yıllar olmuştu. Hiçbir şey olmamış gibi davrandığım için kendimden nefret ediyordum fakat devam etmemin tek yolu bu olmuştu. Sakinleşmek için bir süre bekledim. Bir beş dakika kadar bekledikten sonra elbisemi değiştirip odadan çıktım. Stüdyonun bekleme yerinde Ege'yi göremeyince ona seslendim.

"Ege?"

"Buradayım." dedi diğer bir odadan başını uzatarak. Bekleme koltuklarının üzerine bıraktığım çantamı alıp almama konusunda kararsız kalsam da hiçbir şeyi almadan doğruca odaya yürüdüm. Ege'nin aralık bıraktığı kapıdan içeriye süzüldüğümde şaşkınlıkla etrafıma bakındım. İçerisinin karanlık olması bir miktar kalbimi sıkıştırsa da ileriye doğru adım atmaktan kendimi alamadım. Karanlık korkumun önüne geçebilecek tek şey belki de ince bir ipin üzerine asılmış fotoğraflarla dolu olan, kırmızı oldukça cılız, loş ışıklarla donatılmış bu odaydı.

Ürkek adımlarla Ege'ye doğru yürüdüğümde kırmızı ışık yansıyan yüzünün ne kadar hoş göründüğünü düşündüm. Yandan attığı kaçamak bakışlarının arasında yüzüne çekici bir gülümseme kondurduğunda onun neden kızların gözdesi olduğunu anladım. Nasıl olgun bir adam gibi görünürken aynı zamanda çocuksu tebessümlere sahip biri olabiliyordu? Ben onu incelerken, o işiyle ilgileniyordu. Filmi çoktan bir tankın içindeki kimyasalla kaplamaya başlamıştı. Bütün ilgi odağı önündeki tank iken, yanına geldiğimi hissettiğinde başını kaldırdı.

"Burası küçük cennetim." dedi arkasını işaret ederek. Karanlık korkum, etrafta yürüyüp fotoğrafları ve odayı incelememi engelliyordu. Bu yüzden yanımda olduğunun verdiği rahatlamayla biraz olsun kıpırdamadım. Hatta vereceği tepkiden çekinmesem koluna yapışabilirdim. Neyse ki Ege Köksal'ın dengesiz tavırlarından çekiniyordum. Bu yüzden yalnızca onu izlemeye devam ettim. Ege, siyah bir matara gibi gözüken tankın içerisindeki filmi karıştırıyordu. Tank, su dolu şeffaf bir kabın içerisinde olduğu için bu durum bana daha da ilgi çekici gelmeye başlamıştı. Hayatımda ilk kez böyle bir şey izliyordum. Kimyasalların kokusu beni biraz rahatsız etmiş olsa da Ege'nin kokuyu aldığından bile şüpheliydim. Ellerine giymiş olduğu siyah eldivenler sanırım kimyasallardan korunmak içindi.

Yanından ayrılmadan pür dikkat onu izlediğimi fark edince şaşkın bir tavırla bana baktı. Nihayet açıklama yapmam gerektiğini düşündüm.

"Karanlık korkum var da... Yanında kalsam iyi olacak." dedim endişeyle etrafımı süzdüğümde.

Ege, kısık bir sesle güldü. Dalga geçer gibi değildi. Yalnızca söyleme şeklim onu güldürmüştü. O gülünce, ben de güldüm.

En sonunda cımbıza benzer bir çubuğu eline alıp başını kaldırarak bana baktı.

"Durulama işlemini sana bırakıyorum." dedi ve cımbızın ucuyla fotoğrafı çekip çıkardı. Her ne kadar bunu yapabileceğimden emin olamasam da bu fırsatı geri çevirmedim. Dikkatle fotoğrafı aldım ve ona baktım. Hemen önümüzde duran şeffaf kabın içerisindeki sıvıyı işaret etti.

"Yalnızca bırakıyorum değil mi?" dedim heyecanla.

Başıyla onayladı ve tatlı heyecanımı gülümseyerek karşıladı. Filmi yıkama işlemi için bıraktığımda kolundaki saatten dakikayı kontrol etti. Kısa bir süreliğine beni kabın önünde yalnız bırakarak arkamızda duran masanın arkasına geçti.

"Biraz daha içeriye doğru bastırabilirsin." dedi masanın üzerinden bir şey alıp yanıma gelirken. Aldığı şeyin bir mandal olduğunu görünce fotoğrafın nihayet servis edileceğini anladım. Elimdeki cımbızı almak için parmaklarını elime değdirdiğinde bir anda elektrik çarpmış gibi aptallık yaparak neredeyse cımbızı düşürüyordum.

"Eyvah!" dedim korkunç bir şey yapmış olmaktan korkarak. Ege kıvrak bir hareketle çubuğu yakaladı ve fotoğrafı içerisinden çıkardı.

"Sorun yok." dedi beni sakinleştirmeye çalışarak. Fotoğrafı kabın içerisinden çıkardığı gibi arkasını döndü. İpe asılı duran fotoğrafların en ucunda bir boşluk buldu. Fotoğrafı görmek için yanına gittiğimde dikkatim diğer fotoğraflara kaydı. Benim fotoğrafımı astığı fotoğrafın hemen yanında yaşlı bir adam vardı. Karanlık olduğu için çok net gördüğüm söylenemezdi ama beyaz saçları ve gülümseyen yüzü bana bakıyordu.

"Deden mi? Adı ne?" dedim o benim fotoğrafımı asmakla meşgulken.

"Ta kendisi, Beşir dedem." dedi ve fotoğrafı astıktan sonra ellerindeki eldiveni çıkarıp masanın hemen yanındaki çöp kutusuna attı. Küçük cennetim dediği bu odanın içerisinde yaptığı her hareketi yıllarını fotoğrafçılığa vermiş bir üstadı izler gibi pür dikkat izliyordum.

"Üniversiteye başladığımdan beri onun evinde kalıyordum. En güzel yıllarımı onunla geçirdim." Elleriyle yüzünü ovuşturdu. Bana sırtını çevirip kurumaya aldığı bazı fotoğrafları mandallardan çıkartırken ben de odanın etrafında kısa bir tur attım.

"Narin'in hiç fotoğrafı yok mu?" dedim kitaba ekleyebileceğim bir detay bulma ümidiyle. Kimsenin görmediği bir fotoğrafı kitaba ekleme düşüncesi enfes olurdu. Vücudunu bana döndürmeden, omzunun üzerinden kısa bir bakış attı. Gölge düşen yüzünden bakışlarını okumam imkansızdı.

"Hepsini kaldırdım." dedi. Sesi soğuk çıkmıştı.

"Neden?" dedim hiç düşünmeden. Aldığı derin nefesle inip kalkan omuzlarını görebiliyordum.

"Çünkü her yerde onu görmek delirmeme neden oluyor, Vera. Oldu mu?" dedi ters bir şekilde. Onu daha fazla kızdırmak istemediğim için omuz silktim ve kendi fotoğrafımı astığı yere gittim.

"Peki, tamam. Şu fotoğrafı daha yakından inceleyebilir miyim? Işıkları açamaz mıyız?"

Fotoğrafın dibinde olduğumu fark eden Ege koşar adım yanıma ulaştı ve fotoğrafın tam önünde durarak görüş açımı kapattı. Fotoğrafı görmeye çalışarak başımı yana uzattığımda bir adım sağa kaydı.

"Hayır, Vera! Bakmak yasak! Dijital olanı da yazıcıdan çıkartayım, sonra ikisini hediye yapacağım." Heyecanla ellerimi birleştirdim ve ona baktım.

"Nasıl yani? Fotoğraf bende mi kalacak?"

"Bir iki güne hallederim. Buluşmaya geldiğinde eline geçmiş olur. Haydi, geç kalıyoruz."

Apar topar odadan çıktığında hızına yetişemeyerek peşinden koştum. Ege'yi takip etmem çok zorlaşmaya başlamıştı. Oradan oraya koşturmak onun için son derece olağan bir durumdu. İşlerinden dolayı bünyesi yoğunluğa ve koşturmacaya alışkın olmalıydı.

"Şimdi nereye?" dedim stüdyonun girişindeki dik merdivenleri saniyeler içerisinde çıkıp dışarıya ulaştığında. Bir anda yüzüme çarpan rüzgârla kendime geldim. Stüdyo gerçekten de dışarıdan daha sıcaktı. Ege, stüdyonun kapısını kilitler kilitlemez arabanın anahtarını çıkardı ve kırmızı jeepinin farları arabanın açılan kilidiyle yanıp söndü. Yan koltuğa doğru yürüdüm ve bir cevap vermesini bekledim.

"Akşam yemeğine davetlisin unuttun mu? Misafirlerim gelmeden yemeği yetiştirmem gerekiyor."

"Bir dakika, bir dakika. Hızına asla yetişemiyorum, Ege!" dedim panikle. Çabucak arabaya binip emniyet kemerimi bağladım. Ege, arabanın yan bölmesine koyduğu siyah gözlüğünü taktığında yeniden bu oval gözlüklerin onu ne kadar havalı gösterdiğini düşündüm. Kendi düşüncelerimden rahatsız olarak bakışlarımı dışarıya doğru çevirdim. Birinin fiziksel görünüşünden etkilenmiş olmak beni korkutuyordu. Saçmalıyordum... Ergenliğinin başında, bütün duygularını zirvede yaşayan bir kız gibi davranmaya başlamıştım. Normal olmalıydı değil mi? Sonuçta Ege Köksal, dikkat çekici, çoğu kızın iltifatlara boğduğu biriydi. Benim biraz olsun etkilenmiş olmam sıradan bir durum olmalıydı. Başlangıçta kızların abartıyor olduğunu savunurken şu anda bu düşüncelerin zihnime sızması büyük bir ironiydi.

"İstersen seni evine bırakabilirim ama birkaç saatliğine git gel yapmak saçma olacak." dedi dikiz aynasını düzeltirken.

"Benim Taner'i aramam gerekiyor." dedim telefonumu almak için çantamı açtığımda. Ege Köksal'ın yanındayken telefonumu bir saniyeliğine bile elime almadığımı fark ettim.

"Gerek yok, ben hallettim bile."

Suratımın tam önünde bomba patlatılmış gibi irkilerek ona baktım. Nasıl sorusunu sormaya bile tenezzül etmeden şaşkınlıkla gözlerimi üzerine diktim. Sessizliğim garip gelmiş olacaktı ki dönüp beni kontrol etti. Ardına kadar açılmış gözlerimi ve soru sorarcasına kalkmış olan kaşlarımı görünce gülümsedi.

"Bir mesaj yazmak on saniyemi alıyor, Vera. Sandığın kadar zor bir şey değil."

"Ama senin numaran onda yok ki..." dedim bütün masumiyetimle bunu nasıl saniyeler içerisinde hallettiğini çözmeye çalışarak.

"Sosyal medya yalnızca fotoğraf atmaya yaramıyor değil mi? Sen benden de fena haldesin, Vera."

Bu dediğine gülmeye başladım. Sosyal medyayla neredeyse bağlantısı kopuk olan Ege'den sosyal medya dersi almak gülünç bir durumdu. İmkânsız diye bir şeyin olmadığını ispatlanmıştı. Menekşe'ye de Taner'e yazdığı gibi bir mesajla haber uçurduğunu tahmin ederek sesimi çıkarmadım.

"Sen yemeği yetiştirmem gerekiyor mu dedin? Yemek sipariş etmenize hiç gerek yok, Ege bey. Yemek yapmakta pek usta değilim ama mis gibi soslu makarna yapmakta üstüme yoktur. Şefiniz sizinle olacak." dedim bir süper kahraman gibi kollarımı birleştirerek.

Ege'nin tepkisini merak edip kısık gözlerimle onu süzdüm. Burnu kaşınıyormuş gibi bir hareketle işaret parmağını dudaklarının üst noktasına değdirdi. Dudaklarını birbirine bastırdığında gülmemek için kendini zorladığını fark ettim. Öksürüyormuş gibi yumruk yaptığı eliyle ağzını kapattı ve camı açarak içeriye hava girmesini sağladı.

"Ne oldu şimdi? Niye gülüyorsun?"

"Kim? Kim gülüyor? Ben mi? Ben gülmüyorum." dedi omuz silkerek. Yapma bir kahkaha attım.

"Sen inanmıyorsun... Benim nasıl lezzetli makarna yaptığıma... Öyle mi?"

"Yok... Ona inanıyorum da... Misafirlerimizin karnını makarnayla doldurma düşüncesi baya iyi bir plan, ona gülüyorum." 

Makarnayı, üstelik benim soslu makarnamı küçümsemiş olması çok üzücüydü. Çok şey kaçırdığından bihaberdi. Sonuçta diğer yemeklerin yapılışını bilmiyor olmam bana makarnada ustalaşma beceresi kazandırmıştı. Taner'in aşçılık okuduğunu sosyal medya hesabında paylaştığı fotoğraflardan görmüş müydü acaba? Aklıma gelen bu düşünceyle sinsice gülümsedim. Taner gibi eli pek lezzetli birini akşam yemeğine davet etmek cüretkar bir hareket olmuştu.

Ege, hızlı bir manevrayla arabasını bahçesinin içindeki tentenin altına bıraktığında akşam serinliğiyle birlikte artmaya başlayan rüzgarın uçuşturduğu elbisemi kontrol altına alarak araçtan indim. Güneş battı batacaktı, Ege'nin çizimlerle dolu orijinal çardağının hemen arkasında turuncu ışığıyla hoş, parlak bir görüntü oluşturuyordu. Gözüme gelen güneş ışığıyla elimi alnıma yasladım ve gölgelik oluşturdum.

"E hiçbir şey sipariş etmedik? Yumurta kırmaya mı karar verdiniz yoksa, Ege bey? Makarnamı küçümseyen sizden daha büyük bir hamle beklerdim."

Ege, yüzüne alaycı bir gülümseme kondurarak doğrudan bahçenin arkasına yönelince onu takip ettim. Anlaşılan Ege Köksal’ın her zamanki gibi bazı planları vardı. Acaba bugün bizi ne gibi bir sürpriz bekliyordu. Merak dolu düşüncelerle duraksamıştım ki bana seslendi:

“Gelmiyor musun?” Daha fazla oyalanmadan hızlı adımlarla peşine takıldım.

Yazar Notu: Selamlar! Safderun ile ilgili sohbetlere katılmak, etkinliklere dahil olmak isterseniz Çizgi'nin discord linkinde buluşalım! :) https://discord.gg/gwzrTC7Kqt

Sonraki Bölüm Beğen