gozdesalti tarafından

Paylaş

9. Bölüm: Bahar Zamanı.

Onunla geçen tüm zamanımın en güzel günleriydi o haftalar. Mutlu olduğum her anın nasıl geçici olduğuna inanmıyor olsam da, o günleri yaşamam göz açıp kapayıncaya kadar kısa sürmüştü. Ama yaşamıştım, bu yeterliydi; o şansım elimden alınmamıştı. Bana verilen bu sürede de nasıl içime sinerse, o nasıl mutlu olabilirse öyle devam ettik.

Biz, yaşamayı deneyen iki kalp olarak o günleri hiç kırık almadan yaşayabilmiştik. Emekleyerek bile olsa avuçlarımızda heveslerimizle, mutluluk denilen o ince çizginin üzerinde ilerleyebilmiştik.

Oğuz'un yaptığı iş teklifini kabul edeli bir hafta olmuştu ve deneme süresini de güzelce atlatmıştım. Aslında şirket işlerinden hiç anlamadığımı defalarca söylesem de, çalışanların hepsi bana oldukça sıcakkanlı bir şekilde yaklaşıp her detayı temkinli bir şekilde anlatmışlardı. Oğuz'un bu şirkette çalışmadığını hatta içeriye de belli sorulardan sonra girebildiğini bu bir hafta içinde daha iyi öğrenmiştim. Daha önceleri Çağan yüzünden kaybedilen dosyalar, hatta davalık olan işler olduğundan dolayı Oğuz'un annesi böyle bir önlem almış ama bu durum Oğuz'u hiç gücendirmiyor aksine annesine hak veriyordu. Çağan'ın, ailesinin ortaklık kurduğu insanları bile şikayet ettiği olmuş ve birçok ihale de bu yüzden kaybedilmiş. Oğuz artık alıştığı için gayet düz bir şekilde anlatırken bunları, ben anlattığı her olayda, onu kulaklarıma inanamıyormuş gibi dinliyordum.

İş ortamı bana çok iyi gelmişti, hem çalışanlar hem çalışma saatleri açısından beni zorlamıyordu. Oğuz da bazen benimle geliyor, bazı ilgilenilmesi gereken işlere bakıyor, çıkış zamanlarımda da birlikte çıkıyorduk. Bu bir hafta içinde onda değişen hiçbir şeyin olmaması da moralimizi oldukça güzel etkiliyordu. Öyle ki birbirimizle sürekli atışıyor ve başkalarının anlamayacağı ama bizim kendi aramızda güldüğümüz espriler bile buluyorduk.

Haftasonu günleri izinli olduğum için o gün de normalden biraz geç kalkmıştım ve kahvaltıdan sonra çöpleri atmak için dışarı çıktım. Apartmandan çıkıp karşıda duran konteynıra ilerlerken karşı binanın hemen aşağısında duran bisiklet dükkanı dikkatimi çekti. Çöpü atıp tekrardan dükkana baktığımda yıllardır burada olan dükkanın şimdi neden bir anda karşıma çıkmış gibi hissettiğime anlam veremedim.

Dükkana girmeden önce Salih abiyi elindeki mavi bisikletle dışarı çıkarken gördüm. Yıllardır burada oğluyla beraber bisiklet tamiri ve satışı yapıyorlardı. Aklıma gelen ve içimi sıcacık bir hisle kaplayan fikirle içeri doğru ilerledim.

"Oo Ahu, gel kızım hoş geldin." diyerek gülümsedi Salih abi beni görür görmez. Koyu dalgalı saçlı, ela gözlü ve tam olarak yaşını bilmesem de hep abi diye hitap ettiğim birisiydi. Tahminimce kırk- kırkbeş yaşlarında görünüyordu, orta boylu ve iri yapılıydı. Her zaman güler yüzlü ve oldukça samimi birisiydi, genelde muhabbetimiz ayaküstü olur ve hal hatır sormayle geçerdi. Bisikletlerine bakmak hiç aklıma gelmiyordu, tamir edilecek bir bisikletim de olmadığı için bu dükkana pek yolum düşmüyordu. Ama her zamanki gibi şimdi de yüzünde samimi bir tavırla karşıladı beni.

Çıkık elmacık kemikleri tebessümüyle daha da belirginleşirken, oturmam için eliyle sağ tarafındaki koltuğu gösterdi. "Gel kızım otur şöyle," dediğinde ben de bir yandan yan tarafta birbiri içine geçmiş büyüklü küçüklü bisikletlere bakıyordum.

"Yok oturmayayım Salih abi sağ olasın, nasılsın işler nasıl gidiyor?" diye sordum, arka tarafta birkaç kişi bisikletlerle uğraşırken o da elindeki birkaç aleti masanın üzerine koydu ve tekrar bana döndü.

"İyiyiz, kızım, hamdolsun. Sen nasılsın?"

"Ben de iyiyim, bu bisikletler ne kadar güzel duruyor Salih abi ya. Geçerken gözüm takıldı. Bizim de arkadaşla bir planımız vardı da yabancıdan almayayım dedim." diyerek gülümsedim. O da memnun olmuş bir ifadeyle hemen bana doğru ilerledi.

"Aa, tamam, ne güzel, al tabii kızım. Bak burada var bunlar yeni modeller," dedi benim de biraz önce göz attığım yerdeki bisikletleri gösterirken. Sonra diğer tarafı gösterip, "Burada da bunlar var, sizin gibi gençler çok beğeniyor bu tarzları. Hangi renk ve nasıl bir şey istersen seç sen."

Açıkçası tüm bisikletler hoşuma gitmişti, hepsi kendi tarzında güzel görünüyordu ama Oğuz'u da işin içine dahil ettiğimde nasıl bir şey severdi kestiremiyordum, o yüzden iki bisikleti farklı alıp karşısına çıkmayı düşündüm. Böylece o birisini seçtikten sonra ben de diğerine razı olurdum, benim için fark etmezdi. Hoşuma giden kırmızı ve mavi bisikleti alıp kenara çektikten sonra üzerimde para olmadığı için hemen bir koşu eve gittim, merdivenleri çıkarken bir yandan da Oğuz'u arıyordum. Eve girip annemin soru dolu yüzünü görünce elimle 'bir dakika' diye işaret yaptım ve odama yöneldim. Oğuz da telefonu tam kapatacağım sırada açmıştı.

"Ahu?" diyerek telefonu açtığında ben de o sırada cüzdanımı çıkarıp parayı alıyordum.

"Oğuz, selam, nasılsın?" diye sordum bir an nasıl cümleye başlayacağımı şaşırmıştım.

"İyiyim, sen nasılsın, bir sıkıntı yok ya?" diye sorarken ben çoktan merdivenlere yönelmiştim bile.

"Yok, yok. Ama önemli bir işin yoksa acilen bizim evin oraya gelmen lazım... Ve ne olduğunu sorma." dedim basamakları hızlı hızlı inerken. Tahmin ettiğim gibi elbette soracaktı aslında ama şansımı denemek istedim.

"Tamam çıkıyorum hemen ama ne olduğunu soracağımı biliyorsun."

"Evet, ama şimdi kapatmam lazım o yüzden sadece gel." diyerek cevabını beklemeden kapattım. Oğuz'un yüreğine iniyor olabilirdi şu anda ama ona böyle bir planım olduğunu anlatırsam nazlanacağını ve kırk saatte anca geleceğini biliyordum, o yüzden bu daha iyi bir yoldu.

Telefonu kapatır kapatmaz mesajlar ekranıma yağmaya başlamıştı bile ama ben hızlı adımlarla dükkana doğru ilerliyordum.

"Teşekkür ederim Salih abi," dedim gülerek parayı uzatırken.

"Ne demek kızım, ikisini götürebilecek misin sana ağır olur mu, çocuklardan biri gelsin mi gideceğin yere kadar?" diye sorarken çoktan dükkanın dışına çıkmıştım ve kafa sallayarak ona doğru seslendim.

"Yok ben hallederim abi, hadi sana kolay gelsin!"

Telefonumu cebime koymuş ve iki bisikletle yukarı caddeye, Oğuz'un beni her zamanki beklediği yere doğru ilerlemeye başladım. Üzerimde ince bir ceket altımda siyah eşofmanımla kendimi bile hayrete düşürüyordum ama içimde öyle güzel bir heves vardı ki bunu planlı yaşamak istemiyordum. Saçlarımı hafifçe arkadan toplayıp kahküllerimi düzelttikten sonra ilerlemeye devam ettim. Telefonum ara ara hâlâ titriyordu bu yüzden cebimden aldım ve okumaya başladım.

Oğuz: Neler olduğunu tek kelime bile olsa söyle lütfen.

Oğuz: Gelene kadar kafayı yiyebilirim.

Oğuz: Hatta değişebilirim çünkü acayip gerginim şu an.

Oğuz: Lütfen ahu, iyi olduğundan emin olayım bari.

Oğuz: Bak sana yazmaktan önüme bakamıyorum, bence bunu istemezsin

Aceleyle elim klavyeye gitti ve onu sakinleştirmek için hızla yazdım, bu kadar da merak edeceğini düşünmemiştim.

Hayır, hayır. iyiyim ama lütfen önüne bak ve sadece gel. Mümkünse sağ salim.

Ve iki dakika sonra bir kere daha titredim.

Oğuz: Bu şartlar altında mümkün değil.

Güldüm ve beklemeye başladım. Bisikletlere heyecanlı heyecanlı bakarken bunu nasıl karşılayacağını da aşırı merak ediyordum. Aslında yıllardır bisiklet sürmemiştim ama başına geçince bir sıkıntı yaşamam diye ümit ediyordum. Umarım öyle de olurdu çünkü bu anları gerçekten yaşamak istiyordum. Onunla çocuklar gibi mutlu olmayı, gerçekten istiyordum. Çünkü belli ki ruhunun sakat tarafı o yıllardaydı. Onun kırık yıllarını bendeki son güçle alçıya alacaktım, kararlıydım.

Sokağın başında siyah arabasını görünce heyecanla titredim ve hemen bakışlarımı arka duvara yasladığım bisikletlere çevirdim. Onun bu açıdan bisikletleri görmesi mümkün değildi ama benim bu yerimde duramayan ve üstelik paspal halim gözünden kaçmamıştı. Camın ardından bana bakarken sorunun ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ama başarılı olamıyordu. Sonunda park ettiğinde ağır adımlarla arabadan indi ve gözlerini benden bir saniye bile ayırmadan kapısını örtüp bana doğru ilermeye başladı. Üzerinde beyaz bir tişört ve gri ceketi vardı, altında da siya bir pantolon. Koyu saçları her zamanki gibi dağınık ama güzeldi, siyah gözlerinin altındaki halkalar buradan bile fark ediliyordu. Gözleri, boş bakışına ve bedeninin ruh gibi dolanışına rağmen güçlü bir şekilde bana bakıyordu. Sakalları, bana doğru yaklaşırken daha da belirginleşiyordu. Onu sanki yıllardır görmemişim gibi izliyordum.

Daha yanıma tam olarak gelmeden birkaç metre öteden eliyle işaret yaptı.

"Hemen anlatmaya başla, cidden merak ediyorum." dedi yüzü dümdüz bir şekilde bana dönüktü ve kısa bir süre gözlerini üzerimde gezdirip bir sorun olup olmadığına baktı.

"İyisin değil mi? Hemen buraya gel ama ne olduğunu sorma ne demek Allah aşkına? Bir sürü yol teptim ve aklımdan binlerce şey geçti."

Söylediklerini bir kenara koyup asıl meseleye geçmek istedim çünkü tepkisini çok merak ediyordum. Lafını bitirmesini bekledim ancak sonu gelmiyordu.

"Artık neler olduğunu anlatacak-"

"Sürprizlerden hoşlanır mısın?" diye sordum lafını ağzına tıkarak. Ben gülümserken o yüzüme düz bir şekilde bakıyordu.

"Ne?" diye sordu sadece.

"Sürpriz," dedim yineleyerek ve kenara çekilip arkamda duran iki bisikleti gösterdim. Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle ona bakıyordum. O bakışlarını bisikletlere çevirince yüzünde hiç görmediğim bir ifadeyle karşılaştım. Kaşları çatık ama bakışları daha sakindi. Şaşırmamıştı ama beklemiyordu da. Sadece bir şey okumak istedim yüzünden. Mutlu muydu? Başarmış mıydım?

"Ahu..." dedi bir bana bir bisikletlere bakarken. Ve sonra hiç beklemediğim bir şey oldu.

"Benimle yarışmak istemezsin..." dedi ve hemen keyifle arkama koşup mavi bisiklete atladı ben daha olayı algılayamadan o pedalları çevirmeye başlamıştı bile.

"Ne o, öylece kaldın, kımılda, bana yetiş de görelim!"

Hızla diğer bisikleti alıp onu yakalamaya çalıştım ve bu esnada ben de bir yandan ona sesleniyordum.

"Bu anı mı bekliyordun anlamadım ama birazdan sen görürsün." Bir yandan gülerken bir yandan bana laf atıyordu.

"Göreceğiz, bu konuda çok hırslıyımdır ağlama sonra."

"Aslan, sen misin?" diye sordum nefes nefese ona yetişmeye çalışırken. "Bu tavrın başka bir açıklamasını bulamıyorum da." Güldüğünü görebiliyordum ve ben de içinde olduğumuz bu hale kahkaha atmamak için zor duruyordum.

"Aslan, iyi fikirmiş, ama bu anı ona kaptıramam." diyerek aramızdaki farkı kapatmaya çalıştı.

Bursa sokaklarında dolaşan iki deliydi belki adımız. Sadece biz yarışıyor, sadece biz kahkahalar atıyor, sadece biz eğleniyorduk. Diğer herkes dışarıdaydı dünyamızın. Kimileri gülüyor, kimileri anlam veremiyordu bu deli coşkusu içindeki neşemize. Biz biliyorduk, neyi kovaladığımızı, neyden kaçtığımızı...

Bunca zamanın kaybı değil kârı vardı hep aklımda. Çünkü her ne kadar atılan adımlardan emin olmasam da yanımda güvendiğim bir ayak izi, arkamda tanıdık bir gölge vardı daima. Yolunuzun bir yere çıkmasından çok, orada yalnız olmamanız daha elzem çünkü.

Oğuz'un benim için o zamanlarda da kıymetli bir yeri vardı. Kısa süre içinde değil o süre içinde neler yaşadığımızdan kaynaklı. Çünkü yıllarca yanından geçip gittiğim bu adamı, hayatına tanık olduktan sonra arkada bırakmak yapabileceğim bir şey değildi.

Ona güçlü değildim, ona kırılgan değildim, ona acımıyor ve ondan gelen herhangi bir şeye ihtiyaç duymuyordum. Beni bu denli kendisine ve hayatına çeken, yanında kalmamı sağlayan geçmişindeki o kara delikti. İyileşmesini tüm kalbimle istiyordum, belki birçok şeyden vazgeçecek ve birçok şeye göğüs gerecek kadar.

Bunun bende yarattığı etkiyi ve beni içinde aldığı psikolojiyi sanırım şimdi bile yeterli şekilde izah edemem ama öyle hissediyordum ki, başka hiçbir çıkış yolum yokmuş gibi, onun tek çaresi benmişim gibi, gözlerinin ardına kadar sinen yalnızlığı elimin tersiyle silebilirmişim gibi hissediyordum, bunu bana o hissettiriyordu. Ve yemin ederim, bunu aşikar duygularla değil mahcup bir ifadeyle yazıyordu gözbebeklerinin içine. Ve yine yemin ederim, bunu benden başkası okuyamazdı.

Bunu bırakıp gitmek, bunu görmezden gelmek, yıllardır yaşadığın evi bir gecede terk etmekle eş değerdi benim nezdimde. O eve bir kere bile dönüp bakmadan gitmek demekti. Ha, diyebilirsiniz ki o kadar kısa sürede nasıl evin gibi gördün onu, nasıl yıllarca yaşamış gibi sayabildin? Sayabildim işte. Yıllardır onunla olamasam da, içinde büyüyen ve çaresi bulunmayan o geçmiş gibi yerleştim hayatına. O bana tutunmadı, ben de ona dal olmadım. Ama hep yakınındaydım. Hep. Çabam da savaşım da benimle kalmasını istemek değildi. Onunla gelecekler inşa etmek, sonsuz bir aşkla yaşamak değildi. Onu iyi etmek, ve yolunda huzurla ilerlemesini sağlamaktı. Benim sayemde olmasını diliyordum sadece, illa benimle olmak zorunda değildi...

 

 

Sonraki Bölüm Beğen