gozdesalti tarafından

Paylaş

6. Bölüm: Alışmak.

“Dışarıdan benim için hiçbir anlam ifade etmemesi gereken bu adamla içimizdeki cehennemi tokuştururken yakalanmıştık.”

***

Ona alışıyordum.

Belki bunun farkında olup devam ettiğim bir süreçti bu, belki farkında olmadan takılıp içine düştüğüm bir çukurdu; o zamanlar bunu tanımlayabilecek bir kafada da değildim.

Ona alışıyordum, evet.

Bu baştaki uçurumdan bile daha yüksek bir korkuydu benim için.

Adını koyamadığım bu his bana o zamana kadar yaşamadığım bir güvenle sarsıyordu. İnsan emin olamadığına nasıl bu kadar hevesle tutunabilirdi? Kopmayacağının garantisi olmayan o dalı nasıl saklardı göğsünde? Nasıl nereden geleceğini bilmediği ayazları bir köşede sakince beklerdi?

Bekliyordu işte. Bazı şeylerin tanımı olmazdı. Olsun da istemiyordum. Tüm sıfatların, tüm kalıpların ötesinde şeyler yaşıyorduk ve hislerim isim konulamayacak kadar farklıydı. Sadece alışıyordum; ona, hayatına, tavırlarına, muhabbetimize, paylaştıklarımıza...

Onu, her şeyden öte, anlamaya çalışıyordum. Onu anlamayan herkes için iki kere daha fazla anlamak istiyordum. Yaşadıklarının ağırlığını ben de taşımak ve yükünü hafifletmek istiyordum. Dışarıdan bunun için hiçbir sebep görünmüyorken kendime bunun sebeplerinden liste hazırlıyordu kalbim. Hiç kimseye benzemiyor ve kolay kolay kimsenin yaşayamayacağı şeyler yaşıyordu bir kere. Sonra yalnızdı, çok yalnızdı. Saklanıyor, kaçıyor ve kapatıyordu kendini. Acı çekiyordu, bedel ödüyordu; nedeni kendine ait olmayan şeylerin bedelini ödüyordu. Kendini suçluyordu, bunu bitiremediği ve teslim olduğu için. Bunlara rağmen gözlerini hiç kaçırmadan bakıyordu gözlerime. Çünkü kendi gözlerine bile bakamıyordu; kendine bakınca başka birini görmek cehennemini yaşıyordu.

Dışarıdan benim için hiçbir anlam ifade etmemesi gereken bu adamla, içimizdeki cehennemleri tokuştururken yakalanmıştık.Savurmaya çalıştığımızda uçamayan küllerimiz birbirimizin omuzlarına konmuştu. O yüzden anlamlandırılmasını beklemediğim duygularımla ona bakmaktan hiç vazgeçmeyecektim. O vazgeçse bile, ben vazgeçmeyecektim.

Şarkı bittiğinde hevesle arkama döndüm ve insanların keyifle Oğuz'u alkışladığını gördüğümde içimdeki umutların karnımı doldurduğunu hissedebiliyordum. Tekrardan önüme döndüğümde Oğuz'un bakışlarının benim üzerimde olduğunu fark ettim ve ona kocaman gülümsedim. Ne hissediyordu acaba? Ona özlediği ve hissetmek istediği şeyleri verebilmiş miydi burası? Ona gerçekten sunabilmiş miydim eskiyi özenle? Koyu gözlerinin ardında bunların olduğunu görebiliyordum ama yine de emin olamıyordum. Gitarını yanındaki tabureye koyarken bakışları arkamdaki insanları buldu ve sevinçle gülümsedi. Yanıma doğru ilerlemeye başladığında ben de doğruldum ve gülümsedim.

Birkaç adımla yanıma geldiğinde kulağıma doğru eğildi,“ Gerçekten oldu mu?” diye sorup geri çekildi. Gözlerim tekrardan onu bulduğunda oradaki ışıltıyı yakalamıştım ve o ışıltıdan destek alarak, “Tabiiki!” dedim sevinçle. “Baksana birbirlerine seni gösterip duruyorlar. Hem nasıl alkışladılar görmedin mi?” diye sordum o hemen yanımdaki sandalyeye oturduğunda.

”Of, bilmiyorum bir tuhaftı. Uzun zaman sonra burada bu kadar insana şarkı söyleyemem sanıyordum. Ama bu hissi çok özlemişim.” dedi etrafta dolaşan gözleri son cümlesinde beni bulurken. Küçük bir gülümseme yüzümde belirirdiğinde elimi omzuna koydum ve arkada çalan şarkı sesimi bastırsa da,

“Daha özlediğin neler vardır kim bilir. Bunları unutman benim bile kalbimi kırıyor, vazgeçme Oğuz. Lütfen vazgeçme.” O bana ara sıra uğrayan derin bakışını yine bana yöneltirken bir şey demeden kafasını salladı.

“Deneyeceğim, Ahu. Söz veriyorum.” dedi. Göğsümden karnıma yayılan sıcaklığı hissetmiştim o an. Onu bir kere daha kazandığımı düşünmüştüm. Erken bir düşünme olabilirdi belki ama o umut dedikleri bana uğramazsa ona da bulaştıramazdım. Onu hayata döndürme hevesim hiç solmadan duruyordu, inancım da onun sayesinde tazelenmişti böylece. Yerinden kalkıp istek üzerine yeniden sahneye çıktığında bu sefer az önceye oranla daha sakindi ve gitarını eline aldıktan sonra benden gözlerini hiç ayırmadan söyledi şarkısını. Tüm gece bir şarkıyı söyleyip diğerine geçiyordu ve kalbinin derinlerinde kalan tozlar da uçuşuyordu sanki o mekanda. Diğer karakterler bunu görüyor muydu bilmiyordum ama eğer öyleyse iyileşmek için atılmış bir adım hepsini rahatsız etmiş olmalıydı. Çünkü o gece Oğuz'un üzerinden en kalın tabakanın atıldığını hissetmiştim; çaresizliğin.

Çünkü bir yol bulmuştuk. O yolu kendimiz yapmıştık. Sonunu henüz bir yere çıkarmamıştık ama oradan geçiyor olmak bile umut yağdırıyor, açıyordu önümüzü. Ben inanmıştım, Oğuz inanmıştı. Oğuz yürümüştü, ben arkasından gitmiştim. Şu anlık alabileceğimiz en güzel zaferdi bu.

***

Eve geç saatte gelmiştim ve sessizce içeri girip ayakkabılarımı çıkardım. Annem büyük ihtimalle uyumuş olmalıydı bu yüzden ses etmeden odama gitmeyi planlıyordum. Aslında bedenimin yorgun olması için gereken hiçbir şey yapmamıştık ama kendimi yorgun hissediyordum içeri ilerlediğimde. Mekanın kafamı dolduran gürültüsü, Oğuz'un hastalığının kendisini belli eder mi gerginliği biraz üzerime sinmişti öte yandan. Odama geçip hızla üzerimdekilerden kurtulmak için sandalyemin üzerinden pijamalarımı aldım ve yatağıma çöktüm. Biraz gözlerimi dinlendireyim diye başımı yastığa koyduğum anda saniyeler içinde uyuyakaldığımı sabah annemin seslenmesiyle fark ettim.

“Nereye gittiniz de bu kadar yoruldun, üzerini bile değişmeden uyumuşsun.” dedi odamın perdesini aralarken. Onu duymasam daha uyurdum aslında ama birkaç saatten de işte olmam gerekiyordu o yüzden bir o yana bir bu yana dönüp sonunda doğruldum.

“Erken kalkmıştım, zaten uykusuzdum ondan.” diye geçiştirdim. Perdeyi açtıktan sonra bana kısa bir bakış atıp yatağımın ucuna oturdu.

“Nereye gittiniz dün akşam?” diye sordu, gözlerini hiç kırpmadan bakıyordu.

“Caddenin aşağısındaki parka gittik işte, söyledim ya sana. Biraz durduk orada sonra dolaştık öyle.” Kafasını sallayıp gözlerini kıstığında bir şeyler biliyor olduğundan şüphe etmeye başlamıştım.

“Evet, söyledin. Ama çöp atmaya çıktığımda Betül'ü tek başına balkonda otururken gördüm. Belki bir açıklama yaparsın diye yine sorayım dedim.”

Cümlesini bitirdiğinde oturduğum yere sinmiştim. Gözlerimi yere indirdim, duyduklarım sebebiyle çok büyük utanç duyuyordum. Onu kandırmak veya bir şeyler gizlemek bile bana göre şeyler değildi ama şu an ona bambaşka bir hikaye anlatmış ve onu da elime yüzüme bulaştırmıştım. Çoktan kızardığımı ve üzgün olduğumu belli ediyordum.

“Anne...” dedim sesim çatlak çıkarken.
“Benim... Birinin yanına gitmem gerekiyordu. Seni üzmek istemiyordum.”

“Yo üzülmedim. Sadece hayatında birinin olduğunu bana söyleyemeyecek kadar uzak hissetmene üzüldüm. Birinin yanına gitmem gerekiyor deseydin ne olacaktı sanki?” dedi sesi titriyordu ve böyle hissettiğini duymak beni adeta kalbimden yaralamıştı.

“Hayır anne öyle değil gerçekten, sadece içinde bulunduğum durum çok karışık ve haberin olduğunda aklın bende kalacağına emin olduğum için anlatamadım.” diye geveledim. O, bakışlarını üzerimden hiç çekmeden bakıyordu bana.

“Aklımın sende kalacağına emin olduğun konu her neyse şimdi dinliyorum.” dedi.

“Tamam, anlatacağım her şeyi ama şimdi işe gitmem gerekiyor bir saat içinde. Gelince anlatsam olur mu?” diye sordum ellerini avuçlarıma aldığımda, sessizce kafasını salladı ve ellerini ellerimden çekip oturduğu yerden kalktı. İçim ezilirken arkasından öylece bakakaldım. Böyle öğrenmesini hiç istemiyordum ama yapacak başka bir şeyim yoktu. Onun hayatımda neden olduğunu ve düşündüğü gibi bir durum olmadığını anlattığımda neler düşünecekti kestiremiyordum.

Hemen ayaklanıp bir an önce işe gitmem gerekiyordu. Hızlı hareketlerle hazırlanıp kahvaltı bile yapmadan evden çıktım. Caddenin aşağısında taksi çevirdiğimde telefonuma bir mesaj gelmişti. Taksiye binip adresimi söyledikten sonra telefonu açıp mesaja tıkladım.

“Günaydın Kahkül. Bu gece yine aynı mekanda olacağız. Osman Bey müşterilerin çok memnun kaldığını ve yine sahneye çıkmamı istediklerini iletti. Sanırım güzel bir başlangıç yaptık.”

Mesajı yüzümde kocaman bir gülümseme ile okumuştum. Bu çok iyi bir haberdi ve bu geri dönüş Oğuz'un da geri dönüşü için güzel bir sebepti. Bu akşam anneme her şeyi anlattıktan sonra nasıl bir tepki vereceğini bilemediğim için kısa bir karamsarlığa düşmüştüm ama hiç belli etmeden ellerimi klavyeye götürdüm.

“Çok sevindim! Akşamı iple çekiyorum, eminim yine çok güzel olacak.”

Yazıp gönderdim ve içimden yükselen umutla dışarıyı seyretmeye başladım. Akşamı gerçekten büyük bir merakla beklerken telefonuma yeniden bir mesaj gelmişti.

“Hayatıma uğur getirdin Ahu.”

Mesaja tebessüm ederken bir şeyleri gerçekten başarabiliyor olmam beni mutlu etmişti. Hayatımda ilk defa, burada, bir mesaj kalbime dokunmuştu. Bu hissi orada, en saklı yerinde tutmaya söz vermiştim.

***

“Biraz işleri aksatmaya başladın Ahu, bir saat geç kalıyorsun, sürekli izin istiyorsun. Daha önce de defalarca uyardım seni. Devam edecek bir düzenin yoksa ayrılabilirsin; ne sen yorul ne de biz.”

Beklediğim konuşmayı yapmıştı Aslı Hanım. Haklıydı da. Ama gerçek bir bahanem olması benim de haklı olduğum gerçeğini ortaya koyuyordu. İşimden olursam eve eskisi gibi yardım edemezdim; evet hayatında olmam gereken biri vardı ama bakmam gereken bir annem de vardı. Bundan sonra iş saatleri dışında Oğuz'la görüşmeye dikkat edecektim, zaten onun da beni zora sokmayacağından neredeyse emindim.

“Özür dilerim, Aslı Hanım. Bundan sonra böyle bir şey olmayacağından emin olabilirsiniz. Çok dikkat edeceğim söz veriyorum.”

Kısılan gözler, tereddütlü bakışlar üzerimde gezinirken ben de ona tüm çaresiz bakışlarımla karşılık veriyordum. Sonunda sessizce kafasını salladı.

“Pekâlâ. Bu son uyarımdı. Bir daha tekrarı olmayacak.” dedi ve önündeki bilgisayara çevrildi bakışları. “Şimdi işine dönebilirsin.” 

Tebessüm edip yanından ayrılırken elimde tuttuğum önlüğü de bir yandan belime geçiriyordum.

“Ayrıca,” dedi kapıdan çıkmadan önce.
“Mesai saatlerinde telefonla uğraşmazsan sevinirim.”  İğneleyici ses tonu kulaklarımı zedelemişti.

“Tabii, kolay gelsin.” dedikten sonra kapıyı açıp dışarı çıktım. Şansımı zorlamasam böyle gereksiz uyarılara maruz kalmayacaktım aslında ama yapacak başka bir şeyim de yoktu; Oğuz ne zaman nasıl bir hale geleceğini kestirebildiğim birisi değildi. Hayatına el uzatmıştım ve o elin arkasında durmalıydım. Ama bunu yaparken kendi hayatımı da raydan çıkarmamam lazımdı.

İşe başlamadan önce telefonumu son kez kontrol edip mesaj olmadığını görünce tekrardan cebime koydum. Mola saatine kadar umarım ters bir durum olmaz diye dua edip durdum.

Neyse ki olmamıştı.

İşten, yediye on kala çıktığımda, mola vermeden çalıştığım için birazdan kopacak olan belim dışında bir sorun yoktu. Müşteriler özellikle çağrılmış gibi hiç azalmamıştı çünkü, dakikalarca başka bir masadan başka bir masaya koşmuştum. Kafeden çıkıp telefonumu açtığımda Oğuz'dan mesaj almıştım ama korktuğum gibi sıkıntılı bir şey değildi.

“Kaç gibi çıkalım? 7 uygun mu senin için?”

Dışarıda kaldırımların birine çöktüğümde yorgunlukla gülümsedim. “Benim için uygun,” diye mırıldandım. “Bir de belime sormak lazım tabi.”

“Olur, ben zaten dışarıdayım, attığım konuma gelebilirsin.”

Yazdım ve gönderdim. Kafama birden balta indi ve evde beni bekleyen bir annem olduğunu hatırladım. Mesajı çoktan gönderdiğim için annemi aramaya başladım.

“Efendim?” diye sakin bir sesle açtı telefonu.

“Alo? Anne, sana anlatacağım kişiyle çok acil bir görüşmemiz var, gelince anlatsam her şeyi olur mu?” diye sordum gözlerimi sıkı sıkı kapatırken, vereceği cevaptan korkuyordum.

“İyi misin sen, bir sıkıntı yok değil mi?” diye sordu düşündüğümün aksine.

“Yok, yok. Hepsini anlatacağım sana gelince.”

“Tamam, dikkat et.”

Telefonu kapattığımda Oğuz'un da buraya doğru geldiğinin mesajını okumuştum. Kaldırımda biraz daha oturup bacaklarımın sızısının dinmesini bekliyordum. Yorgun olduğum her halimden belli oluyordu ama Oğuz'a çaktırmamakta kararlıydım ve bu yüzden çantamdan küçük aynamı çıkarıp makyajla bu görüntüyü dağıtmak istedim.

Yaklaşık on dakika sonra köşeden Oğuz'un arabası gözlerime çarptı ve kaldırımdan inip yola doğru yürüdüm. Biraz önceye oranla daha diri görünüyordum ama ne kadar sürdürebilirdim bu durumu bilemiyordum.

“Merhaba,” dedi ben kapıyı açıp koltuğa yerleşirken.
“Bizi birilerinin beklediğini bilmek çok tuhaf.”

“Bizi mi? Beni diyecektin herhalde.” deyip güldüm.

“Sen olmasaydın orada şarkı söyleyen bir adam olmayacaktı.” dedi o da gülümseyerek. Verdiği cevapla sızlayan belimi unutmuştum bile. Birlikte attığımız adımın sadece ben değil o da farkındaydı ve bunu sahiplenmişti.

“Ben olmasam bile bir zaman sonra bu adam hep böyle devam etsin.” dedim yolu izlerken. Ama buna bir cevap vermemiş sadece bana bakıp tekrardan yola dönmüştü. Belki de bunu duymak istemiyordu. Ama o zaman geldiğinde bunu gerçekten bilmesi gerekirdi. Nasıl olsa onun için buradaydım. Ayağa kaldırdığımda kendi devam edebilsin diye.

“Herhangi bir karakter çıktı mı?” diye sordum sessizliği dağıtmak için.

“Hayır,” dedi dudak büzerek, “Ben de şaşkınım, ama şu an normal her şey.”

“Umarım böyle devam eder.” dedim.

“Umarım her şey yolundayken de devam eder.” dedi. Şarkı söylediği mekanda dönüşüm yaşanırsa büyük sıkıntı olurdu ikimiz için, o yüzden böyle bir şey hissedersem onu hemen oradan uzaklaştırmayı planlıyordum.

Benim penceremden olaylar böyle görünse de o an geldiğinde planların unutulacağından da emindim. Özellikle Çağan ortaya çıkarsa onu çok zor durduracağımdan hatta belki de durduramayacağımdan korkuyordum. Onun önünde durabilecek tek kişi Buse'ydi çünkü. Ama öyle bir durumda ne yapıp edip bir yolunu bulmam gerekiyordu, şu an bunun yolunu bilmesem de.

Arabadan inerken kafenin içinden gelen müzik sesleri beni yeniden heyecanlandırmaya başlamıştı. Oğuz ise arka koltuktan gitarını alırken benden daha fazla heyecanlı görünüyordu. Siyah kadife bir ceket vardı üzerinde, altında da yine aynı renk bir pantolon. Koyu saçları düne göre biraz daha derli topluydu ama ben dağınık halini ona daha çok yakıştırıyordum.

Sokağın köşesinde satılan elma şekeri dikkatimi çekmişti içeri geçmeden önce.
“Aa Oğuz, baksana, elma şekeri.”

“Evet,” dedi benim aksime sakince. “Sever misin?”

“Bayılırım. Sen?” diye sordum keyifle ama o burun kıvırdı.

“Benim alerjim var elmaya.” dedi. “Ama yanındaki pamuk şeker dikkatimi çekti ne yalan söyleyeyim.” dedi neşelenerek.

“Yok artık ya.” dedim gülerek.  “İnsanın elmaya nasıl alerjisi olur?”  Satıcı kadının yanına giderken,
“Ne bileyim?” dedi homurdanıp. “Normal bir insan olmadığım için buna da şaşırmıyorum artık.”

Verdiği cevaba kıkırdarken o pamuk şeker ve kağıt helva aldı kendine, ben de elma şekerlerini babamı anımsayarak, derin bir iç çekişle alıp çantama koydum. Bu anı ne zaman yaşasam, bana kutu kutu elma şekerleri alıp geldiği zamanı hatırlıyordum ve kalbime bir hüzün çarpıyordu ister istemez. Oğuz da yüz ifademi fark edip içeri girmeden önce beni durdurdu.

“İyi misin?” diye sordu kaşları çatılırken.

“Evet. Bir an önce şarkını söyle, heyecanlıyım.”

“Yüzünde böyle bir hüzün olursa kendimi veremem şarkıya.” dedi. “Eğer babansa bunun nedeni, o da onu kederle değil minnetle anmanı isterdi.”

Başarmıştı. Yüzümde engel olamadığım tebessümle ona baktım. O da gülümsedi ve içeriyi kafasıyla işaret edip hareketlendi.

Arkasından gözlerim dolu dolu baktığımda babam gibi konuştuğunu fark ettim. Vurguları, imaları, konuşma şekli bana onu hatırlatıyordu. Şimdi de onun gibi düşünmüştü. Şu an burada olsaydı gözlerimin doluluğuna kızar ve güçlü bir şekilde içeri girmemi isterdi. Hızla, akan yaşları silip içeri ilerledim. Güçlü görünmeye çalışarak ilerledim. Gülümseyerek ilerledim. Belki o da bu gece burada olabilirdi çünkü.

***

Oğuz düne göre daha güçlü ve daha sakin bir tavırla söylüyordu seçtiği şarkıları. Ben en ön masada kahvemi içerken onun şarkılarında çıkarabileceğim mesajları arıyordum. Bana yardım edebilecek bir his, bir acı bekliyordum o hikayelerden. Ama o her defasında, onu yaşarken öğrenebileceğimi söyler gibi ifadesiz bakıyordu bana.

Oğuz'u yaşarken.

Bir Oğuz olup bir Ahu olurken.

Daha henüz gelmeyen kötü günlerimiz bizi bir köşede merakla bekliyordu, görmesem bile hissediyordum. Ama onlara gelene kadar Oğuz'a inandırdıklarım ve gösterdiklerimle yaşıyor olacaktık. Bu, her anlamda bizi daha şanslı kılıyordu.

Günün yorgunluğu hâlâ bedenimde gezinirken Oğuz son şarkısını da söyleyip sahneden yüksek alkışlarla indi. Ben de gülümseyerek arkamdaki alkışlara eşlik ettim. Yanıma geldiğinde yüzünde nasıl olduğunu sorgulayan bir ifade vardı, o ifadeyi silmek için hemen, “Harikaydın!” dedim sevinçle.

“Buraya alışmak istemiyorum,” dedi gülümseyerek. “Ama alışacağımı da biliyorum.”

Omuz silktim o yanıma otururken. “Alışalım, en kötü ne olabilir ki?” diye sorunca acı bir tebessüm kendini gösterdi dudaklarında.
“Çok kötü şeyler olabilir,” dedi. “Bunu tahmin edemeyecek kadar hiçbir şey görmemen beni ürkütüyor.”

Sırtıma somut bir ağırlık konduğunda yüzündeki ciddiyet beni de bir anlığına ürkütmüş ve aklıma Çağan'ın hastanedeki hareketlerini getirmişti. Doğru söylüyordu. Çok kötü şeyler olabilirdi, ama bu yola da her şey güzel gidecek diye çıkmamıştık ki, zaten bunu bekliyorduk.

“Ürkütmesin. Açık bir yaraya merhemini sürerken bile yakıyor önce, sonra iyileşiyor. Biz de sızlayacaksak sızlarız. Ama sonra iyileşiriz merak etme.”

Oğuz gözlerime dikkatle bakarken bu kadar emin bir şekilde söylediğim şeylerin tereddütünü yaşıyordum içten içe. Ama ona beklediği şekilde tebessüm ettim.

Mekanda çalan şarkılara insanlar ayaklanıp sahneye doğru yürüdüler ve dans etmeye başladılar. Oğuz çayını içip uzaklara dalarken gözlerim ona değdi ve aklıma gelen fikirle yorgunluğumu rafa kaldırmaya karar verdim.

“Hadi,” deyip ayaklandım o şaşkınlıkla bana bakarken. “Dans ediyoruz.” Kaşları çatılırken yüzüme ifadesiz bir şekilde bakıyordu. Gözlerimi devirip kafamla sahneyi işaret ettim ve o da benim gibi kafasını sahneye çevirip tekrar bana baktı.
“Dans?” diye sordu. “Emin miyiz?”

Hevesle kafamı salladım.

“Ben değilim galiba ya.” dedi. Yüzünde işkence görmüş gibi bir ifade vardı ve bu durum keyfimi yerine getirmişti.

“Ya saçmalama.” dedim gülerek. “Eminiz, eminiz.” Elimi uzatıp elinden tuttum ve kendime doğru çekmeye çalıştım.

“Vallahi, ben hiç anlamam öyle şeylerden Ahu dur,” diyordu bir yandan. “Bu öyle şarkı söylemeye benzemiyor ki kızım ya...” diye söylenmeyi de ihmal etmiyordu zorla ayağa kalktığında. “Bak ayağını falan ezerim, başka bir şey olur karizmayı da yitirmeyelim, daha yeni toparladık.”

Kıkırdayıp onu çekiştirmeye devam ediyordum.
“Hiçbir şey olmaz,” dedim sahneye geldiğimizde. “Müziği duy, bana bırak.” dedim.

“Bırakalım bakalım.” dedi, o elini belime koyarken ben de omuzlarına yerleştirdim ellerimi.

Yüzlerimiz oldukça yakın olduğu için gözleri hiç beni bulmuyor yere bakıyordu. Ben de onun oldukça koyu olan gözlerinden hiç çekmiyordum bakışlarımı. Biz sağa ve sola ağır hareketlerle dönerken çalan şarkının aramıza girmesine izin verdim.

Haklısın biraz geç karşılaştık,

Oysa hiç konuşmadan anlaştık,

Bazı şeyler var ki söylenmiyor,

Biz seninle sözleri susarak aştık.

Şarkı aramızda gezerken bir süre sonra gözleri gözlerime değdi ve oradan anlaşılan huzurun, tedirginliğini alt ettiğini hissetmiştim o an. Söylenmeyen şeyleri şarkılarla anıyorduk, hislerimizi susarak yaşıyorduk. Oğuz bana söylenmeyen şeylerin saatlerce anlatılanlardan daha kıymetli olduğunu hatırlatıyordu. O yüzden o bana, ben ona bakarken çoğu şeyi daha net görüyorduk birbirimizde.

Ben onun korkularını görüyordum, o benim çabamı. Ben onun bölünmüş ruhunu görüyordum, o benim eksik çocukluğumu. Ben onun yaşanmamış yıllarını görüyordum, o benim kayboluşumu. Nasıl oluyordu bilmiyordum ama birbirimize ayna olmak ve birbirimizi farklı acılarla karşılamak gözlerimizle anlaşmamızı sağlıyordu.

Şarkı bittiğinde insanlar yerine geçerken ben ellerimi onun omzundan çektim o da ellerini belimden çekti. Sanki o şarkıyı yalnızca biz duymuş, o sahnede yalnızca biz dans etmiştik. Birbirimize tebessüm ettikten sonra masamıza doğru ilerledik.

***

O gece diğer gecelere oranla biraz daha erken çıktık oradan, daha fazla vakit geçirmeyi istiyordum ve mümkün olduğu müddetçe geceyi seçiyordum. Eve geç kalmayacağımı bilsem daha fazla yanında kalmak isterdim ama annemi daha fazla meraklandırmak ve huzursuz etmek istemiyordum.

İşlek bir caddeye geldiğimizde insanların deli gibi dans ettiğini gördüm. Kadınlar, erkekler, hatta çocuklar bile bir yere toplanmış, çoğu ritmi bile duymadan deli gibi oynuyorlardı. Birden bir sevinçle yerimde zıpladım ve ona döndüm. Ama arkama baktığımda orada olmadığını görünce hızlıca etrafıma bakındım. Ama gözlerim beni yanıltmıyordu, etrafta yoktu. Kalbimin atışları hakimiyetini kaybettiğinde kalabalıklar arasında onunla göz göze geldim. İçime soğuk sular serpilmişti ama yine de korkmuştum. Omuzlarımı indirdim ve ona öfkeyle baktım, benden fazla uzaklaşmamıştı ama o anki şokla görememiştim onu. Ona baktığımda olduğu yerde sırıtıp kalabalığı işaret etti ve bana el salladı. 

Onu dansa davet edeceğimi bildiği için hemen benden kaçmıştı, gözlerimi devirdim. Gerçekten çocuk gibi oluşuna güldüm.

Dansın etkisiyle hafif hafif üzerime gelmeye başlayan insanların arasından sıyrılıp yanına doğru ilerledim. Yaslandığı duvardan doğruldu ve daha yanına ulaşmadan iki eliyle reddetti beni. 

“Korkma, yemeyeceğim seni.” seni dedim gülerken.
“Sen değil,” deyip hemen yanımızda deli gibi bir o yana bir bu yana zıplayan insanları işaret etti.
“Ama onlar yiyebilirler.”

Gülerek yine ona döndüğümde, “Ya sen bırak onları, baksana herkes kendi halinde, biz de kendi halimizde çılgınlar gibi dans edelim.”

“Yok sağ ol ben almayayım bu defa. Dans kotamı doldurdum bugünlük.” dedi dudaklarını büzerek.

“Sen bilirsin, ben edeyim o hâlde!” dedim sesimi bastıran müzikten dolayı bağırarak. Kafasını sakince sallarken kendimi kalabalığa doğru bıraktım. Yorgunluğum had safhada olmasına rağmen onun kafasını dağıtmak için çabalıyordum, birazdan yanıma gelmesini umarak.

Kalabalığa karıştığımda dans etmeye başladım ve ona göz ucuyla baktığımda hâlâ yerinden oynamadığını gördüm. Müziğin ritmi beni daha çok kendine alırken sızlayan bedenimi duymazdan geldim. Tam hâlâ orada duruyor mu diye bakacakken karşıma hiç tanımadığım bir adam gelince durakladım.

“Selam,” dedi adam anlamsız bir gülüşle. “Eşlik edebilir miyim bu güzel dansınıza?” diye sorunca gözüm Oğuz'un olduğu yere kaydı ama orada olmadığını görünce hızla etrafıma baktım.

“Hayır,” dedi tam arkamdan gelen tanıdık ses.
“Ben eşlik ediyorum.”

Hızla arkamı döndüğümde hangi ara burada olduğunu soracaktım ama sabit bakışları adamdan bana yönelmiyordu bir türlü. Karşımdaki adam bozularak yanımızdan ayrıldığında ben de Oğuz'a döndüm.

“Hani nerede eşlik ediyorsun, göremiyorum?” diye sordum tavrının hoşuma gittiğini belli etmemeye çalışarak.

“Ediyoruz işte, burada olmam yetmiyor mu?” diye sordu o da beni güldüren öfkesiyle.
“Yanından on saniye ayrılmaya gelmiyor.” diye homurdandı ve o sinirle dans etmeye başladı. Onun bu haline gülerken ben de bir yandan dans etmeye devam ediyordum.

Yaklaşık beş dakika süren hareketli dansımızdan sonra durdu ve nefes nefese bana baktı.

“Tadını çıkardıysan yavaştan kaçalım, evine geç kalacaksın.” dedi ben de kafa sallayarak arkasından ilerledim. Evde beni bekleyen ve açıklama yapmam gereken bir annem vardı.

Arabaya doğru ilerlerken sızlayan belimle suratımı ekşittim ve bu yorgunluğu atamadan sabah işe gidecek olmak beni daha fazla yormuştu. Bunu belli edemesem de bir işim olduğunu ona anlatmam daha doğru olurdu ama şimdi bahsedersem kendini suçlu hissedeceği için sonra anlatmak istedim.

“Elma şekerini ye istersen, yiyemedik aldıklarımızı.” dedi. Kafamı sallayıp çantamdan aldıklarımızı çıkardım ve ona da pamuk şekerini ve kağıt helvasını verdim.

“Elma şekerine alerjin olması çok üzücü insan böyle bir nimetten nasıl faydalanamaz?” diye sordum gülerek. Abartarak onu güldürmek istiyordum aslında o da tahmin ettiğim gibi keyifle güldü.

“Bence de,” dedi arabayı çalıştırdığında, “Ama sen bu nimetten yararlanabilirsin.” diyerek kağıt helvasından bölüp bana uzattı.

Gecenin yorgunluğunu o işlek caddede bırakırken ara sıra bana bakıyor ve gülümsüyordu.

Yorgunluğumu, paylaştığımız o dakikalarla kapatırken onun da ruhundaki eksiklerin gülüşlerimizle kapanmasını diledim.

***

“Biraz daha erken gelirsin sanıyordum ama zaten uyku tutmadı beni.”

Bana kızgın değildi ama gözlerindeki o solgun ifadeyi, kızgın olmasına tercih ederdim. Onu endişelendirmek ve sürekli tetikte olacağını bilmek benim de huzurumu kaçırıyordu. Yine de anneme her şeyi anlatmaya karar vermiştim.

Dakikalarca olan biten her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattığımda, hiç bölmeden ama ara ara sıkıntıyla iç geçirerek dinledi beni. Onu rahatlatmak adına söylediklerimden ben bile emin değildim aslında ama yine de içi rahat etsin diye Oğuz hakkında iyi olan şeyleri de anlattım.

“Anlattığın hastalık insanın iyi olup olmamasına bakmıyor ama değil mi? Neydi diğerinin adı? Çağan, mesela... Diyorsun ki Oğuz asla öyle birisi değil ama Çağan oldukça kötü bir karakter.”

Sadece kafamı sallamakla yetindim.

“O zaman Oğuz'un çok iyi bir insan olması benim kafamın rahat olmasına yetmiyor. Daha sen kendin tanımadığın adamı bana sanki elli senedir tanıyor gibi anlatıyorsun Ahum. Şimdi ben seni nasıl göndereyim o adamın yanına? Sen garantisini verebiliyor musun bunun sana zararı dokunmayacağının?”

Veremezdim, haklıydı. Ona yalnızca içimdekileri çıkarıp gösterebilirdim. Ben inanmak istediğim için, bir şeyleri düzeltmek istediğim için böyleydi çünkü aslında. Bunu düşünmeyi sürdürürken beklemediğim bir etki yaratan soru attı ortaya.

“Onu seviyor musun?” Kafamı yerden kaldırdım ve gözlerinin içine bakarken bir an ne diyeceğimi bilemedim.

“Anne... Sandığın gibi bir sevgi yok içimde inan bana. O adamda beni kendine çeken bir şeyler var, tanıdıkça daha çok yanında kalmamı sağlayacak şeyler... Bu aşk değil, olsa bilirdim. Ben sadece ona yardım etmek ve içinde olduğu çukura el uzatmak istiyorum. Kimse yapmamış anne, hiç kimse. Hiç kimse ona,  'sen neden buradasın, nasıl düştün, niye çıkamadın?' diye sormamış. Onu o çatıdayken görseydin... Öyle ulaşamıyordum ve öyle görmüyordu ki beni... Halbuki debelenmiş bunca zaman birisi ona baksın, sorsun diye. Son anda geldim ama belki de yaşaması için geldim dedim hep kendime. Bu ne bilmiyorum ama sonuna kadar, ne olursa olsun ona omuz olacağımı biliyorum.”

Anlattığım şeyler gözyaşlarımın süzülmesine neden olurken annemin de gözlerinin dolu dolu olduğunu görebiliyordum. Söylediklerim bittiğinde kafasını salladı ve gülümsedi. Anlamıştı beni, biliyordum. Uzanıp ellerimi avuçlarına alınca,
“İçindeyken aşkı göremezsin, anlayabileceğin, belirtileri olan bir şey değildir çünkü. Aşk inkar sever, kaçmak sever, yormak sever... Ha değil diyorsan yine değildir kızım. Kalbin sana ne diyorsa onu yap, eminim en doğrusunu yapar o. Ama lütfen, kendini incitme, benim derdim yalnızca bu.” dedi.

Gözyaşlarım şimdi ardı ardına akarken bir yandan gülüyor bir yandan onları siliyordum. O bana sıkıca sarılırken ben de ona sarıldım ve beni anladığı için teşekkür ettim. Yaşadığımız her neyse bu süreçte neler olacağını şimdiden kestirmek çok zordu ama incinmemek için elimden geleni yapacaktım.

“Geç oldu istersen uyu şimdi de yine sonra uzun uzun konuşuruz. Sabah işe gideceksin hem, uykunu al.”

Kafamı salladım ve eğilip yanağından bir öpücük alıp, “İyi geceler,” diye mırıldandım.

Yaklaşık altı saat sonra iş için uyanacaktım ve bu durumun ağırlığını omuzlarımda hissederken hemen üzerimi değiştirip kendimi uykunun kollarına attım. Hiçbir şey düşünmek istemiyordum çünkü aklımda biriken o kadar çok şey vardı ki bunlarla sabahı sabah ederdim, o yüzden düşünmemek işime gelecekti.

Ertesi gün iş oldukça yoğun ilerliyordu. Kafenin içinde bir müşteriden diğerine koştururken mola saatim bile gecikmişti ve bundan dolayı da telefonuma saatlerdir bakamıyordum. Oğuz çalıştığımı bilmediği için beni merak etmiş olabilirdi veya bu saate kadar değişim yaşamış olabilirdi ki bu seçenek hiç tercih etmeyeceğim bir şeydi. Son siparişleri de alıp içeri ilerlerken belimin sızısı kendini bariz bir şekilde belli ediyordu.

Kasanın yanında duran Aslı Hanım elimden sipariş kağıdını aldı ve elini omzuma koyarak,

“Ahu, sen molaya çık biz idare ederiz, zaten iki saat sonra da çıkarsın bugün yeterince çalıştın çünkü.” dedi. Duymak istediğim cümleler karşıma gelince belli edemesem de içimden bir oh çektim ve Aslı Hanıma da kafamı sallayarak teşekkür ettim. Belimdeki önlüğü çıkarıp tezgaha koyarken dolabın yanında duran telefonumu da hemen aldım ve dışarıya yöneldim.

Telefonumda sadece bir mesaj vardı; sabah işe geldikten yarım saat sonra atılmış bir 'günaydın' mesajıydı. Oysa şimdi saat akşamın beşi olmuştu ve başka ne bir arama ne bir mesaj atılmıştı. Sanırım mesajına cevap vermediğim için o da tekrardan yazmak istememişti. Hızla klavyeyi açtım ve yazmaya başladım.

“Kusura bakma, işim vardı mesajını görmedim. Nasıl gidiyor?”

Saatler sonra oturacak yer bulduğumda belimin de biraz olsun sancısı dinmişti. Gözlerimi yumup arkama yaslandım ve Oğuz'dan gelecek mesajı beklemeye başladım. Yaklaşık on beş dakika geçmesine rağmen herhangi bir mesaj bildirimi yoktu telefonumda. Bu defa da aramaya başladım ama meşgule atıyordu aramalarımı. Aklıma, hastanede görüşmesi olabileceği ihtimali geldi ama böyle bir şey olsaydı da bana haber verirdi çünkü genelde sabah ilk mesajları o yönde oluyordu. Yine de molanın süresi boyunca bir haber bekledim ama herhangi bir bildirim almayınca mecburen kafeye dönmek zorunda kaldım.

İş çıkışında telefonumu kontrol ettim ve yine herhangi bir bildiğim olmadığını görünce Oğuz'un evine gitmenin daha uygun olacağını düşündüm. Her ne kadar aklıma getirmek istemesem de Çağan'ın ortaya çıkmış olma ihtimali kalbimin yoğun bir şekilde çarpmasına neden oluyordu.

Caddenin aşağısından bir taksi çevirip Oğuz'un evine doğru yol aldım. Bu süre içinde ondan gelecek herhangi bir mesaj veya aramayı da bekliyordum ama yol boyunca değişen hiçbir şey olmadı. Taksiciye parasını uzatıp dışarı çıktım, kapıyı kapatırken gözlerim Oğuz'un  evine yöneldi. Dışarıda arabasını göremedim ama evdekilerin herhangi bir bilgisinin olabilmesi ihtimali üzerine yürümeye başladım.

Aslında başına kötü bir şey gelme durumundan deli gibi korkuyordum. Onu burada bulabilirsem bunu hiç hissettirmeyeceğimden de bir o kadar emindim ama korkuyordum. Çağan'ın neler yapabileceği öngörebileceğim bir durum değildi. Ve bu gözlerim kapalı uçuruma yürüyor olma halim beni oldukça ürkütüyordu. Onunla sadece bir kere karşı karşıya gelmiştik ve bu onu tam olarak tanıyabilmem için yeterli bir süre değildi. Ona nasıl davranmam gerektiğini bilmiyordum ama o an nasıl gelişecekti ben de merakla bekliyordum. Karşısında, çaldığı ve hükmettiği hayatı kurtarmaya çalışan birisi gibi duracaktım, o buna nasıl bir tepki verecekti, görecektim.

Zile bastığımda bir müddet bekledim ve tam geri dönecekken kapı açıldı. Gonca Hanım ifadesiz bir yüzle beni inceliyordu, ben de oldukça endişeli bakışlarımı yüzüne sabitlerken bir açıklama bekliyordum.

“Hoş geldiniz Ahu Hanım.” deyip gülümsedi ama yüzünde tedirgin bir gülümseme olduğunu da söylemem gerekiyor.

“Oğuz için gelmiştim, telefonlarıma yanıt alamadım da.” dedim, başka bir şey söylemeyeceğini anladığımda.

“Oğuz Bey evde değil şu an. En son sabah çıktı bir daha gelmedi.”

“Nereye gittiğini söylemedi mi? Annesi falan biliyordur belki?”

“Yok, kimseye bir şey demeden çıktı. Ama Zümrüt Hanım çıkarken pek iyi görmemiş kendisini.”

“O ne demek? Hasta mıymış yani? Yoksa karakter olarak mı?” Derken kafasını iki yana salladı.

“Vallahi orasını bilmiyorum zaten o da çok geçmeden arkasından çıktı.”

Gonca Hanım’a teşekkür edip oradan ayrıldığımda şimdi ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bundan ne çıkarabilirdim? Oğuz sabah apar topar evden çıkmıştı, annesi de hemen arkasından çıkmıştı, telefonlarıma hiçbir şekilde yanıt alamıyordum. Bütün bunlar kafamda maalesef Çağan'la sonuçlanıyordu ve elim kolum bir kez daha bağlanıyordu. Sessizce bir köşede beklemekten başka ne yapabilirdim?

Oğuz'un ve annesinin ne zaman döneceklerini bilmediğim için şu an yapabileceğim tek şey eve dönmekti. Zaten bedenen de o kadar yorgundum ki adım atarken ayaklarımın sızısı bacaklarıma doğru bir ateş topu atıyordu sanki. Saat de geç oluyordu hem, annemi de meraklandırmak istemiyordum ona her şeyi daha yeni anlatmışken. En iyisi eve gidip ondan bir haber beklemek olacaktı. Nereye gidebileceğini, ne yapabileceğini tahmin etmek güçtü çünkü. Sadece içimden kötü bir şey olmaması ve Oğuz'un yalnız hissetmemesini diliyordum. Çünkü şu anlık yapabileceğim tek şey buydu.

***

Akşam yemeğini yerken bir elim hâlâ telefonda olduğu için annemin dikkatini çekmiştim bile.

“Bu kadar mühim neyi bekliyorsun?” diye sormuştu ekmeğini bölerken.

“Oğuz, bugün hiç aramadı, aramalarıma dönmedi. Başına kötü bir şey gelmesinden korkuyorum. Bu saat oldu hâlâ ses seda yok.” dedim bir yandan kaşıkla yemeğimi bir o yana bir bu yana iterken.

“Dur bakalım canım, ne diye hemen korkuyorsun? İşi gücü yok mu bu adamın? Belki çok yoğundur, hâlâ müsait olamamıştır?”

“Çok çalışmıyor diye biliyorum. Hem öyle olsa bile tek bir mesaj atar yine açıklardı, bu saate kadar haber verirdi yani.”

“Yok, yok, aklına kötü şeyler getirme biraz daha zaman geçsin yine ararsın.” dediğinde sakince kafamı salladım. “Hem o yemeği de ne yapıyorsun öyle kızım? Düzgünce bir şey gitsin midene zaten işte de o kadar yorulmuşsun.”

“Evet ya sorma, o kadar yorgunum ki. Aslı Hanım insaf etti de bir saat erken çıkardı yoksa daha fazla devam edemeyecektim zaten.” dedim tabağımı mutfağa götürürken.

“Bu ay maaşını aldın mı?” diye sordu tabağı tezgaha koyduğumda.

“Yarın alıyorum. Öğlene doğru gideceğim zaten biraz da geç çıkarım sanırım.”

İçeri geldiğimde masadan telefonu aldım ve bir kez daha kontrol ettim ama herhangi bir bildirim olmadığını görünce cebime koyup sofrayı toplamaya başladım. Oğuz'u zaman geçtikçe daha çok merak ediyordum ve elim kolum iyice bağlanıyordu. Tek aklıma gelen sabah uyanır uyanmaz yeniden evine gidecek olmaktı. Ve kötü bir durum olmamış olması için dualar etmekti.

Pijamalarımı giyip yatağa geçtiğimde saat erken olsa bile uyumayı düşünüyordum. Örtüyü kaldırıp yatağa yerleştim ve son bir kez daha değişen bir şey olmadığını bilmeme rağmen telefonu kontrol ettim. Belki bir ihtiyacı olursa ve bana ulaşamazsa diye ama hâlâ bir gelişme yoktu. Telefonu yanımdaki komodinin üzerine koydum ve başımı yastığa koyup eğer mümkünse uykunun beni bulmasını, bir nebze de olsa bedenimdeki yorgunluğu atmak istedim.

Kaç saat uyudum hatırlamıyordum ama deliksiz bir uyku çektiğimi, beni uyandıran mesaj bildirimi sayesinde anlamıştım. Hemen doğruldum ve elimi arkaya uzatıp telefonumu bulmaya çalıştım. Ben telefonu elime alana kadar bir mesaj daha gelmişti ve bunun üzerine doğruldum ve mesajı hemen açtım. Her ne kadar uyku mahmuru olsam da kalbim ağzımda atmaya başlamıştı bile.

“Ahu Hanım, ben Gonca. Telefon numaranızı Oğuz Bey vermişti. Aslında epey bir olay oldu ama size anlatmaya ancak zaman bulabildim. Sizi de bu saatte rahatsız ediyorum, kusura bakmayın ama bilmek istediğinize eminim. Yaklaşık beş saat boyunca Oğuz Bey’e hiç kimse ulaşamadı, korumalar görevliler her yerde onu aradı. Zümrüt Hanım da onu takip ederken bir süre sonra gözden kaybetmiş. İki saat önce geldi ama Çağan olarak. Size de bilmek istersiniz diye haber vermek istedim. İyi geceler.”

Saat 03:25'ti. Hayatımda aldığım hiçbir mesajda bu kadar korku ve endişe duymamıştım. Kalbimdeki soğukluğu o kadar derinden hissediyordum ki parmak uçlarım bile anında buz kesmişti. Bir şeyler düşünmek ve hissetmek istemediğim için bir anda ayaklandım ve olabilecek her şeyi göz ardı edip hazırlanmaya başladım. Dediğim gibi hiçbir şey düşünmüyordum. Yan odada uyuyan ve sabah beni yatağımda uyurken göremeyecek olan annemi, bu saatte bulabileceğim aracı, bu ıssız gecede o dağ başına nasıl varacağımı, yaptığımın mantıklı bir yerinin olmamasını. Ne adımlarımı aksatan ayaklarımın sancısını, ne de dümdüz dururken bile nefes aldırmayan belimin ağrısını.

Aklımda tek bir düşünce vardı o gece evden çıkarken. Ve tüm hayatımı o düşünce için harcayabilirdim. Kim bilir, belki de harcamıştım. Ama mühim değildi, kapıyı kapattım ve dışarı çıktım.

Oğuz'u geri getirmeye.

O çatıya çıkış sebebime.

O çatıdan iniş sebebime.

Karşımda ne görecektim bilmiyordum, ama Oğuz'u bulmaya kararlı olmanın keskinliği hâlâ yüreğimde hissedilebilir düzeydeydi.

Aşağı indiğimde mekanik bir hareketle cebimden telefonumu çıkardım ve Betül'ü aramaya başladım. Kısa bir süre sonra telefon açıldı.

“Alo, Betül?” bir yandan yürüyor bir yandan karşıdan alacağım tepkiyi bekliyordum.

“Kızım bu saatte hayır mı şer mi?” diye sordu oldukça mahmur bir ses tonuyla. Aslında yine iyi uyanmıştı çünkü odasına davulla bile girsem kirpik kıpırdatacak insan değildi.

“Aslına bakarsan şer.” dedim çekinerek.

“Çünkü tam şu an aşağıda seni bekliyorum.”

“Ne? Neden?” diye sordu birazdan uyuyacak gibi olan ses tonuyla.

“Bir yere gideceğiz çünkü.” dedim cümledeki saçmalığa ben bile göz devirirken. Cevap gecikmedi.

“Oğlum manyak mıyız biz bu saatte nereye gideceğiz? Sabahlar yok mu hayatımızda bizim?”

Gülerek bir yandan da sıkıntıyla nefesimi dışarı savurdum.

“Off yok galiba gerçekten. Hadi in sen anlatacağım yolda.”

“Kabus bu değil mi ya?”

“Değil, hadi bekliyorum.”

“Lan kurda kuşa yem oluruz bak Ahu-” telefonu suratına kapatıp beklemeye başladım. Uykudan uyanmamın da etkisiyle dışarıda tir tir titriyordum. Aklım hâlâ okuduğum mesajdaydı ve Çağan'ın herhangi bir şey yapıp yapmadığını da merak ediyordum. Gonca Hanım yeterince açıklamamıştı ama beni çok da güzel şeylerin beklemediğini hissediyordum. Sadece bir an önce onunla yüzleşmek istiyordum.

Betül, söve saya merdivenleri atlayarak inerken yaslandığım duvardan doğruldum ve gülmeden onu beklemeye başladım. Saçı başı dağınık, pijamasının üstüne bir deri ceket almış ve cebinde de ev anahtarının şıngırtısıyla geliyordu yanıma.

“İnşallah dünyayı kurtarmaya gidiyoruzdur çünkü daha aşağısı seni elimden almaya yetmez.”

“Oğuz...” dedim, bir an onun kim olduğunu unutmuş gibi olsa da hemen kafa salladı.

“Ee yine mi çatıda?” diye sordu gözlerini devirip.

“Hayır, evde.” dedim ben de onun tavrıyla.

“İyi, ne güzel işte. Normal insanlar bu saatte evde uyuyor olurlar çünkü.” dedi homurdanarak.

“Betül, o iyi değil. Yani Çağan ortaya çıkmış. Sabahtan beri haber alamıyordum bir gariplik olduğunu hissettim. Az önce de Gonca Hanım mesaj attı, çalışanlarından biri. Çağan eve yeni gelmiş ve başka bir şey yapmasına mani olmam lazım.”

Beni dinlerken yüz ifadesi ciddileşti ve daha sonra benim hissettiğim şeyleri hissettiğini fark ettim. Bir an saçlarını karıştırdı ve gözlerini kısıp, “Ne yapabilir ki en fazla? Bence eve gittiyse uyur, sabah yapar ne yapacaksa.” dedi.

“Uyursa dönüşür. O yüzden uyumuyor, anlatmıştı Oğuz. Aklında her ne varsa bilmiyorum ama her şeyi yapabilecek biri olduğunu biliyorum. O yüzden acele edelim.” Hızla kafasını salladı,

“Tamam, motoru alayım ben, bu saatte başka neyle gideceğiz?” deyip bahçeye doğru ilerledi. Motorsiklet işimize yarardı, en azından daha hızlı ulaşmış olacağım için rahatlamıştım bir nebze. Betül motoru getirirken ben de ona doğru yürüdüm ve bir yandan başka bir mesaj gelmiş mi diye telefonumu kontrol ettim.

“Hadi atla. İçini de ferah tut.” dedi ben bir yandan kaskımı takarken. “Kötü bir şey olmayacak, bunu tekrar et.”

Motora binip ellerimi beline doladım ve hızla yola koyulduk. Motorun, ıssız sokağı inleten sesiyle mahalleden uzaklaşırken, aklımda olan her şeyi bir kenara itip içimden tek bir cümle geçiriyordum.

“Kötü bir şey olmayacak. Olmasın.”

***

Oğuz'un evine geldiğimizde Betül motorsikleti kapının önüne park etti, ben de hemen indiğimde gözümü Oğuz'un odasının penceresine çevirdim. Hâlâ ışıkları yanıyordu ve ne yaptığını çok merak ediyordum. Betül de inip yanıma geldiğinde, “İçeri nasıl girmeyi düşünüyorsun?” diye sordu. Hiçbir fikrim yoktu ama evdekilerin uyumadığına neredeyse emindim. Çünkü ailesi de en az benim kadar merak edip tetikte bekliyor olmalıydılar. Çağan'ı benden daha iyi tanıyan onlardı sonuçta.

“Kapıyı çalıp içeri geçeceğiz.” dedim kulağa her ne kadar komik gelse de.

“Aynen, hiçbir şey yokmuş gibi kapıyı çalıp içeri girelim. 'Pardon gecenin hatta sabahın bu saatinde rahatsız etmek istemezdik ama bir Çağan'a bakıp çıkacaktık.' da diyelim de deli olduğumuzu sanmasınlar bari.”

Daha fazla konuşmasın diye onu kolundan tutup çeke çeke ilerletmeye başladım.

“O her şeyle dalga geçen aklından başka bir fikir geçiyor mu?” diye sordum bir yandan bahçenin kapısını açarken. Etrafta ne bir güvenlik ne de bir koruma var diye düşünürken birden caddeyi tiz bir alarm sesi doldurmaya başladı. Yerimizden sıçrarken ne yapacağımızı şaşırmış halde öylece donakaldık.

“Hay senin yapacağın işe!” diye sitem etti Betül bir yandan etrafı kolaçan ederken.

“Ne yaptım kızım, kapıyı açtım alt tarafı! Uçarak mı geçmeyi düşünüyordun bu tarafa?” dedim ben de hâlâ ağzımda atan yüreğimle.

“Kapat şunu kapat!” dedi ben kapıyı kapatmaya çalışırken halimize gülüyorduk sinirden.

Bahçenin kapısını kapattığımda alarm susmuştu ama çok geç kalmıştık çünkü saniyeler içinde karşımızda Oğuz'un annesini görmüştük. Etrafta da birkaç koruma toplanmıştı. Göz bebeklerim büyürken Betül de sessizce koluma girip olacakları beklemeye başladı. Ben dudaklarımı yalayıp bir Betül'e bir Zümrüt Hanım'a baktım.

“Şey... Zümrüt Hanım... Ben Ahu. O da arkadaşım Betül.” dedim açıklamaya çalışırken. Evet buraya kadar her şey kolay zaten. Karşımdaki kadın kafasını salladı ve devam etmemi bekledi.

“Oğuz'un iyi olmadığını duydum, onu görmek için gelmiştim.” dediğimde kapının arkasından tanıdık bir çift gözle karşı karşıya geldik.

“Yo, gayet de iyiyim.” dedi bu sefer kapının önüne gelerek. Üzerinde yakası açık beyaz bir gömlek ve altında siyah bir pantolonla karşımda gayet normal görünüyordu.

“İyi misin cidden Oğuz?” diye kekeledim.

Kafasını salladı ve ellerini cebine soktu.

“Evet, iyiyim. Ama artık bana Oğuz demezsen daha iyi olurum.” dedi ben göğsüme bir yumruk darbesi inmiş gibi irkildiğimde.

Ne yalan söyleyeyim, o sabah, içinde olduğum durumla, en çıplak haliyle bir kez daha karşı karşıya kalmıştım.

“Çünkü ben Çağan'ım.”

 

 

Sonraki Bölüm Beğen