gozdesalti tarafından

Paylaş

4. Bölüm: Dermansız Yara.

&

“Nasıl başladığımızın bir önemi yoktu, sonumuz yan yana olacaktı, artık emindim.”

***

Bizi neredeyse göğe yakın olan bir tepeye getirdi. Uzun uzun yollardan, bayırlardan sonra manzarasının şehrin sessizliğine uzandığını görmek iyi hissettirmişti. Arabanın altından gelen taş ve toprak sesleri eşliğinde bir ağacın altına park etti. El frenini çekerken gözlerini manzaraya yöneltti. Ben de karşıya bakarken Bursa'yı daha önce hiç bu kadar yukarıdan görmediğimi fark ettim. Şehrin ışıkları karanlığa yaraşır bir şekilde parıldarken, rüzgar tepemizdeki ağacın yapraklarını savuruyordu. Bakışlarımı ona çevirdiğimde bir şeyler söylemesini bekledim. Kirpikleri ağır ağır kapanıp açılıyordu.

"Diyorum ki," dedi beklemediğim bir anda. "Geceye bir hikaye bırakalım. Kimsenin bilmediği, bize yük olan. Hiçbir insanın anlayamayacağı şeyler olduğunu bildiğimiz için hem geceye hem birbirimize anlatalım. Diyorum ki, bu sefer gece bizden korksun, zayıf kalsın, sussun. Bu sefer de biz onu hapsedelim, ürkütelim. Ne dersin kâhkül? Ben daha önce hiçbir şey için bu kadar hevesli değildim. Beni kırma."

Dünyanın bütün anlamları gözlerinde toplanmış bana bakıyorlardı sanki.

Karşımda duran ve böylesine umut arayan hiç kimse görmemiştim daha önce. Hangi sayfalarını açacaktı bana? İçinde biriktirdiği, kaybolduğu, zindana çevirdiği o köhne diyarlarında mı gezdirecekti beni? Öncesinde bana tüm dertlerini anlatmaya bu kadar çekinen hem de bu kadar hevesli kimse olmamıştı. Çekinerek mi gezecektim ben o diyarlarda? Veya, daha önemli bir sorum vardı; Ne anlatacaktım ona? Ne anlatmalıydım? Onun varoluş sancısı içindeki yerleri gezmişken, ben neyden bahsedecektim?

Hepsini bir kenara bırakarak bu adamı dinlemeye karar verdim. Anlatabildiği, dilinin döndüğü her hikayesini, bir çocuğun babasını tüm merakıyla dinlemesinden farksız bir şekilde dinlemeye karar verdim. Çünkü bu adam sadece anlamlara sığınan biri değildi, kendini ve duygularını çoktan yitiren bir adamdı. Sanıyorum ki, anlamlar burada ona sığınıyordu.

"Tamam," dedim başımla onaylayarak. "Seni dinliyorum."

Kahkülümden arta kalan saçları kulağımın arkasına sıkıştırdım ve ona doğru döndüm. Gözlerinde nasıl bir sevinç ışıltısı belirdi, nasıl heyecanı filizlendi size anlatamam. Görüyordum ki daha önce onu dinleyen ve karşısında bu denli merak içinde anlatmasını bekleyen biri olmamıştı, ondandı bu heyecanı.

O da bana doğru döndü ve derin bir nefes alıp verdikten sonra bana baktı. Gözlerimle ısrar ettim tekrardan. Sonra başladık o diyarlarda dolaşmaya.

"Artık biliyorsun rahatsızlığımı. Öyle öğrenmeni istemezdim. Yani benden duyman yerine onunla karşılaşmanı istemezdim. Bununla beraber yaşamak, getirdiği tüm olayları göğüslemek, anlaşılmadan yargılanmak artık katlanılması zor bir durum. Bana yardım edecek, güzel şeylerin olduğunu gösterecektin ama artık bunun için çabalamak istemezsen hak veririm, yanlış anlamam."

Lafını bitirdiğinde sessizlik oldu aramızda, karşımdaki adam tekrardan pes edecek olan gözlerle bakıyordu bana. Benim de vazgeçebileceğimi, onunla uğraşmayacağımı sanıyordu.

"Sana elbette yardım edebilirim, Oğuz. Böyle düşünme. Ben-" Hemen eliyle durdurdu beni.

"Hayır, hayır. Bir şeyi yanlış anladın. Yardım edemezsen demiyorum, yardım etmek istemezsen diyorum."

O anda daha iyi fark etmiştim. Oğuz bana yük olacağını ve bunun da benim başımı ağrıtacağını düşündüğü için böylesini uygun buluyordu kendince. Bunun karşılığında hangi söz söylersem, hep onun yanında kalıp şikayet etmeyeceğimi anlayabilirdi? Yine o anda aklıma gelen, kelimelerin silindiğiydi. Bu adamın yanında sadece gözler bir cümle kurabilirdi. Ve hayatım boyunca bunun için uğraştığımı söyleyebilirim.

"Oğuz, ben sana neden yardım etmek istemeyeyim? Ne olursa olsun, yaptıklarım bir adım atmana yardımcı olacaksa ne mutlu bana."

Konuşurken, bu isteğim yüzünden istemsizce titredim ve o da bunu fark etti. Gülümseyerek dışarı baktı ve ben de sanki bunu bekliyormuş gibi yüzünde oluşan çizgilere, gözünün tam yanındaki oluşan çukura baktım, baktım. O an bir şey daha anladım, sırf çıkmayı bekleyen o çukur için, şakaklarına uzanan çizgiler için daima bu adamı güldürmek istediğimi anladım. Dışarı doğru bakıp güldü ve sonra bana baktı. Kısa sürüyor yazması ama bu hareketi geceler boyu düşündüğümü biliyorum.

"Ahu," dedi hemen sonra, "Benim için çabaladığını görmenin tarifi yok. Umarım bu heves bir gün kaybolup gitmez."

"Hastalığını tam olarak bilmek istiyorum." Dedim son dediklerini duymazdan gelerek. "Hayatındaki yeri ne? Tedavisi nasıl gidiyor? Bilmek istiyorum."

Bunları bana anlatması demek, anılarını yeniden yaşaması demekti. Onu içinden çıkamadığı, orada saplanıp kaldığı dakikalara götürmek istemiyordum ama sebebini öğrenmek önümdeki taşlardan birini kaldırmış olacaktı en azından.

Cümlelerine başlamadan önce kafasını salladı, boğazını temizledi ve anlatmaya başladı.

"Küçükken hayatımda depremler olmuş ama ben bunları hatırlamıyorum. Yaşadığım bazı ciddi problemler varmış, bu hastalığı tetikleyen anlar. Beynim bu anları benim hatırlamama izin vermediği için, o anların üzerini örtecek farklı karakterler yaratmış. Bu karakterlerin her biri birbirinden çok farklı. Acıyı uyuşturmak için geçici çözüm yolu da diyebilirim. Beni asıl yıpratan Çağan oldu. Bende olmayan ne varsa hepsine sahip bir karakterde. Bedenimi, ruhumu, hayatımı tepetaklak etti. Ayağımın altından kaydırdı dünyayı. Kendimi bildim bileli bu böyle. Tedavilerde de hiçbir ilerleme görülmedi. Ne geçmişimdeki olayı hatırlıyorum, ne de kişilikleri tam anlamıyla tanıyabiliyorum. Kapana sıkıştım ve her nereye dönersem döneyim eziliyorum Ahu."

İçimin eridiğine şahit olduğum o anlarda gözlerindeki acı kor olup içimi çoktan yakıp geçmişti. Öylesine derin, sanki artık özgürlüğüne kavuşmak isteyen bir mahkum gibi anlattı bana yaşadıklarını. Kaybolduğu sokaktaki bilmediği birinden medet uman küçücük bir çocuk gibi.

İçinde biriktirdiği duyguları, daha önce tanımadığı birine anlatması ona nasıl hissettiriyordu bilmiyordum ama o beni sokaklarında gezdirmekten vazgeçmiyordu. Gezdikçe gördüm, gördükçe yaşadım, tattım o sokakların tozunu. Belki onun gibi genzimi yakmamıştır ama daha önce hiç böyle bir acının boğazıma tutunduğunu görmemiştim.

"Sen hatırlamıyorsun diyelim, ailen veya etrafındaki diğer insanlar da mı bilmiyor?" Diye sordum, yutkundum. Hatırlamadığı o zamanların şahidi olan bir insan olmak bile kim bilir nasıl zordu.

"Babam yok, nerede bilmiyorum. Annem desen hiçbir şey bilmiyor."

"Nasıl bilmiyor? Yanında değil miydi? Her ne yaşadıysan o bilmez mi?"

"Hayır Ahu. Bunlar artık takılmadığım konular çünkü bıraktım artık irdelemeyi. Annem de zor şeyler yaşadı ona yüklemiyorum hiçbir şeyi. Bir sonuç yok, bir şeyler yaşanmış bitmiş ve bedel ödeyen tek ben olmuşum."

Bu kabullenişi sevmemiştim. Hâlâ bir çıkış yolu varken neden ısrarla çıkmaz sokağa girdiğimizi anlayamıyordum.

"Neden?" diye sordum. "Neden sadece sen olmuşsun? İnsan bir merak eder, arar soruşturur. Sen de teslim olmaya dünden razıymışsın."

Cümlemi bitirdiğimde biraz gerildiğini hissettim ve kurmuş olduğum cümlede kusur aramaya başladım. Aramadığını ve soruşturmadığını nereden biliyordum ki? Hayatının yarısını bunu öğrenmek için geçirmez miydi insan? Ama bana kızmadı, sadece duyduğu sitemin gözlerinin karasına bulaşmış olduğunu gördüm.

"Bazen yaşadığın anlar, seni teslim olmaya zorluyor işte." dedi gözlerini ileriye çevirdiğinde.

Söyleyeceğim şeyi düşünürken birden iç geçirdi. Sanki daha fazla bunun üzerinde durmak istemiyor gibiydi, ben de sustum. Gözlerimin önüne yine çatıdaki hali gelmişti. Teslim olmak kolay değildi belki ama onun için imkansız da değildi.

"Önceleri bir mekan vardı. Kafe tarzı, güzel bir yerdi. Orada şarkı söylerdim, insanlar bana eşlik ederdi. Çok uzun zaman kaldım orada ve artık hemen hemen herkesle aile gibi olmuştum. Derken zaman geçtikçe hastalık ilerledi. Kontrolsüz bir şekilde dönüşüm yaşıyordum. Başıma çok bela açtım bu yüzden. Zamanla insanlar azaldı, baktığım herkes bana öfke ve kin dolu bakışlar atıyordu. Daha sonra da tedaviye geri dönmek zorunda kaldığım için her şeyi elimle ittim. Birçok kişi ve birçok yer ile ilişiğimi kestim. Hiç arkadaş edinmedim, ailemden başka kimseyi görmedim hatta bazen koca bir gün yalnız olduğumu biliyorum. Bir süre sonra tedavi yanıt vermiyordu çünkü Çağan bir şekilde bundan kaçmayı başarıyordu. Hayatımın yarısını eline aldığı yetmezmiş gibi bir de istediği gibi şekil verebiliyordu."

Anlattığı her cümlede merak ettiğim detaylar vardı ama özellikle bir cümlede kalmıştı aklım.

"Ama biz onunla hastanede karşılaştık? Artık tedaviye yanaşıyor mu yani?"

"Hayır, gösteriş onunki. Buse var belki görmüşsündür yanında. Sevdiği kadın o. Tedaviye onun için geliyor."

"İyi de tedavi olursa Çağan'ın yok olacağını bilmiyor mu?"

"Hayır. Çünkü Çağan'ın bir karakter olduğundan haberi yok. Onu inandırmış bedenin kendisine ait olduğuna."

"Çok tuhaf... Sen konuşmadın mı onunla veya başka biri?"

"Ben olduğumu anlayınca gidiyor. Başka da kimseyi tanımıyor zaten." dudaklarını büzüp ekledi. "İnanmak istediği şey budur belki."

"Çağan bile olsa, sensin yani sevdiği kişi."

"Öyle ama iki karakterin birbirinden ne kadar uzak olduğunu gördün Ahu, beni sevseydi benim yanıma gelirdi. Onun sevdiği ve alıştığı kişi Çağan. Bir şekilde kendine bağlamış Buse'yi."

"E Çağan saf kötü biriyse sevmeyi nasıl beceriyor?"

"Bilmem, onu da Buse'ye sormalı. Çağan'ın sevgi dolu birisi olduğuna inanacak en son kişi bile değilim."

En son kişi ben olabilirdim.

"Sen Buse'ye karşı bir şey hissettin mi?"

"Hayır."

"Bu nasıl mümkün olabilir?"

"Bir karakter şeker hastası olurken, diğer karakter gayet sağlıklı olabiliyor. Bu hastalık böyle bir şey. Milraz solak bir karakter mesela ben değilim, ayrıca kendinden otuz yaş büyük bir adamı seviyor. Bade titizlik hastası ve çok güzel yemekler yapıyor ama ben yemek yapmayı bilmiyorum. Pars on dokuz yaşında ve beden ona kalırsa intihar etmeyi planlıyor. Tarık benden büyük ve şiddete meyilli bir karakter."

"Bunlar tanıdıkların galiba... Şiddete meyilli iki karakter var yani?"

"Tam olarak tanımasam da öyle. Ve evet, Tarık çok ortada olan bir karakter değil ama. Kendini güvende hissetmediğinde çıkıyor sadece. Günlerce de kalmıyor en fazla kaldığı süre yirmi dakikaydı. Çağan öyle değil, bazen üç hafta uyanık kaldığını hatırlıyorum. Kaç kişiye dalaştı, kaç kişinin hayatını kararttı artık saymıyorum bile."

Korktuğum o soruyu sormak istedim.

"Hiç birini öldürdü mü?" diye sorunca bakışları sakince beni buldu.

"Hayır."

"Peki, böyle bir şey olursa..."

"Tutukluyorlar ama kliniğe yatırıyorlar. Hapis cezası yok. Ne kadar süresi var bilmiyorum ama iyileşmesi mümkün olmayanlar ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde kalıyorlar."

Kısa bir süre bunun ihtimali geçti gözlerimin önünden ve titrememe engel olamadım. İçinde sen olmayan birinin yaptığı bir seçim tüm hayatına mâl olabilirdi işte.

"Senin iyileşme olanağın var mı?" diye sordum o anları aklımdan silmek için.

"Bana sorarsan yok, ama doktorum öyle demiyor. Ortaya çıkmayan bir karakter daha var ve onu da birleştirirsek ikna için uğraşacakmış. Çağan bu bedenin ve zihnimin eline geçmesini istiyor onu ikna etmesi çok zor. Diğer karakterler gidici, daha önceleri olan ama artık olmayan üç karakter artık yok mesela. Ama Çağan bana mısın demiyor. Bu yüzden benim çok fazla inancım yok. Kendimi bildim bileli benimle Ahu, her açıdan beni tüketti."

Yaşadıklarını duydukça onunla kalma isteğim biraz daha artıyordu. O zamana kadar sevmediğim, burun kıvırdığım şeylere gerçekte onun ne kadar ihtiyacı olduğunu bildiğim an, aslında bunları benden daha çok hak ettiğini düşündüm. Benden bir şey söylememi beklemiyor, sadece dinlemem bile onun için yeterli duruyor gibiydi. Ben de daha önce hiç kimsenin anlattıklarını bu kadar büyük merak ve beklenti içinde dinlememiştim. Bu adam bana gerçekleri canımı yaksa da gösteriyordu ve ona içten içe olan minnet duygum kendini belli ediyordu.

"Benim inancım var," dedim bekledikten sonra. "Sen de pes etme. Her yokuşun inişi olur Oğuz, belki yorulursun, tükenirsin ama sonunda buna değecek şeyler olur. Olması gerekir. Beraber bulacağız bunun yolunu."

Kararlıydım. Belki de ilk defa birisi için, birinin hayatı için bu kadar kararlı atıyordum adımlarımı. Ona hissettiğim yalnızca şefkatti. Onu oradan çıkarıp almak ve içine işleyen karanlıkları temizlemek için çabalamak istiyordum. Benim hiçbir şeyim olmayan adama güzelliklerin bulaştığı o hayatı getirmek istiyordum yalnızca. Neden bunun derdine girmiştim, neden bunun çabası için yanıp tutuşuyordum, o zamanlar bir cevabım yoktu. Belki bir gün dizinizin dibinde bir hayatı geride bırakmaya hazırlanan adamla oturursanız bunun derdine siz de düşersiniz. Yanımda öylece her şeyi kabullenerek oturan adamın benim hiç kimsem olması pek de umurumda değildi. Yaşamalıydı. Herkesin hak ettiği hayatı o da güzelce yaşamalıydı.

"Sen hep böyle misindir?" diye sordu ben onu izlerken.

"Nasıl?" diye sordum dudaklarımı büzerek.

"Umutlu. Yaşamaya hevesli." Gözlerini gözlerimden hiç çekmedi, bu soruyu bekliyordum ondan. Pes etmemi bekliyordu belki. Zor şeyler yaşanmış ve bunların üstesinden biraz zor gelinir dememi bekliyordu. Ama çok hevesli biri olduğum için değildi sebebim. Yaşamak bir kenarda, yaşatmak derdine düşmüştüm. Sanki her şey benim elimdeymiş gibi. Sanki bir şeylerin sonunu veya başını düzeltebilir birisiymişim gibi. Karşıma ilk defa onun gibi birisinin çıkması, yalnızca onun değil, benim de daha önce hiç tatmadığım acıları getirecekti bana ama o an bunu göremiyordum.

"Yaşamaya karşı özellikle bir hevesim yok aslında." dedim. "Senin içinde olması gereken umudu ben ellerimde tutuyorum sadece."

"İçimden bir ses senin de bana anlatacak bir şeylerin olduğunu söylüyor." dedi. "Ailenle mi yaşıyorsun?" diye sordu sonra.

"Annemle." dedim konunun nereye gideceğini kestirerek.

"Baban... Yok yani?" diye sordu ama bu soru değil kendine söylenmiş bir cümle gibiydi. Rahatsız olacağımı düşündüğü için bir cevap beklemiyordu.

"Babam ben küçükken başka biriyle evlendi, bizi bırakıp." dedim bakışlarımı ellerime indirerek. Bunları anlatmak istediğimden şüpheliydim ancak garip bir şekilde bunu yadırgamıyordum da. "Annem de çok sonra başka biriyle evlendi. İyi ki evlenmiş diyeceğim birisiyle. İnsanın doğmadan önce babası vardır ya hani ben babamla çok sonra karşılaştım. Aramızdaki bağı bu cümleyle daha iyi anlatabilirim sanırım."

"İçim bir tuhaf oldu Ahu." dedi hüzünlü bakışlarıyla. "Böyle bir şey beklemiyordum."

"Ben de bunu söyleyebileceğimi..." dedim dışarı doğru bakarak.

"Ona nasıl bu kadar bağlanabildin?" diye sordu çekinerek.

"Anneme olan kusursuz sevgisiyle. Onun kalbinde gerçekten değerli bir yer edinmişti. Beni de çok sevdi. Kendi kızı gibi. Anneme ait olan her şeye sonsuz bir sevgiyle bağlıydı. Ben de ona karşı ilk başta çekimserdim ama daha sonra alıştım, birbirimize alıştık.”

"Sevdi, yapardı, ederdi diyorsun. Şu an, yok mu?"

Cevap veremedim. Sadece yutkundum. O da anladı.

"Biliyordum." dedi. Ona baktım dolan gözlerimle. "Senin de öyle hevesli olmadığını. Beni neden kurtarmak istediğini de şimdi daha iyi anladım. İnsan bir şekilde birini uğurladıktan veya birinden mahrum kaldıktan sonra, daha çok kaçıyor ölümden. Beni neden oradan düşerken görmek istemediğini anladım."

"Seni orada görüp kaçabilirdim ama olmadı. Ölüme sırtımı döndüğümden değil Oğuz, onunla karşı karşıya gelmediğimden. Seni onun ellerinden almak istedim. Orada öylece her şeyi bırakıp gitmeni seyretmek, uğurladığım o insanla beraber seni de hatırlatacaktı bana."

Gözleri parmaklarıma indiğinde onları saklamak istedim kendimi çıplak hissettiğim için ama yapmadım, zaten ona beni yaralayan noktayı anlatmıştım, izlerini görmesinden neden sakınmalıydım ki?

"Çok derinler, acımıyorlar mı?" diye sorduğunda ben de parmak uçlarıma baktım. Etrafındaki kızarıklıklara gülümsedim.

"Yo, acımıyorlar. Dışarıdan kötü görünüyor ama bir acısı yok." dedim.

"Senin tedavin nasıl gidiyor?" diye sordu.

"Benim hiçbir zaman düzenli bir görüşmem olmadı, o yüzden ilerleme de görülmedi. Öyle devam ediyorum işte."

"Onlara ne iyi geliyor?"

"Hiçbir şey." diyerek gülümsedim.
"Sadece yara bantları. Hem gizliyor hem unutturuyor. Düzenli olarak takarsam bir zaman sonra iyileşir sanırım. Ama yapmıyorum, bir sürü yara bandı falan... uğraş istiyor."

Kafasını sessizce sallayıp önümüzdeki manzaraya çevirdi gözlerini.

"Düşünsene," dedi kısa bir süre sonra. "Ben geçmişimi örtmek için kişilikler yaratmışım, sen de yaşadıklarının acısını parmaklarından çıkarmışsın. Örtmek adına, saklamak adına yine olan bize olmuş Kâhkül. Bırak, sadece sen iyileştirme beni. Ben de elimden geldiğince seni iyileştireyim."

Son dediği cümleden sonra içimdeki acı volkanı kaynadı ve o acıyla güldüm. O gülüşün buruk bir gülüş olduğu o kadar belli oluyordu ki, bir an içinde bulunduğum duruma acıdım.

"Ne oldu?" diye sordu hemen. Çünkü dedim ya, bir gülüş, bu kadar öksüz olamazdı.

"Hiç," dedim omuz silkerek. "Sadece, yıllarca derman aradığımız dünyada, bize derman olabilecek kişi yanımızdaki bir yabancının olması..." burada bir an durakladım ve ona bakarak devam ettim. "Sence de biraz fazla acıtmıyor mu?" diye sordum. Hemen sonra dudaklarında en az benimki kadar öksüz bir gülümseme belirdi.

"Acıtıyor." dedi. "Acıtıyor ama, sanırım biz başkasına sığınamayacak kadar ürkek, birbirimizi sığınak görecek kadar yaralıyız."

Ona uzun uzun baktım, bakışlarıma ayak uydurdu o da. Gece sessizce bizi izliyor, ay utanıyordu karanlığımızdan. Birbirimize iyi gelecek her şey bizdik. İlk başlarda bana deli saçması gelen bu cümle, aslında zamanla hayatım olmuştu. Bir şekilde emindim çünkü. Nasıl başladığımızın bir önemi yoktu, sonumuz yan yana olacaktı, artık emindim.

"Nasıl fark edildi hastalığın?" Diye sordum biraz sonra.

"Çok küçük olduğum için pek anımsamıyorum. Sanki bu hastalık hep benimleymiş gibi geliyor o yüzden. Ama etrafımdakiler hareketlerimdeki tutarsızlıktan ve ani ruh değişikliğinden bir süre sonra tedavi olmak için hastaneye götürmüşler. O zamanları da kesik kesik hatırlıyorum zaten. Bir süre sonra tamamen iyileştiğimi düşünmüşler ama her defasında farklı karakterle yeniden aynı şeyler yaşanmış."

"Bu karakterlerden kurtulmanın bir yolu olmalı ya. Neden sürekli beynin en başa sarıyor? Hepsini bir araya getirsek bile Çağan var, onunla nasıl anlaşacağız? Anlaşılacak gibi değil çünkü o." dediğimde burnundan gelen bir gülme tınısı duydum ve ona baktım.

"Çağan'ı bir kere görmüştün değil mi?" diye sordu.

"Evet, neden?" diye sorunca güldü.

"Çok erken bir sitem sanki."

"Sitem değil de... Bir çıkarım... Naçizane..." dediğimde bu halime onu gülerken gördüm ve ben de gülmeye başladım. Kalbimden süzülen bir sıcaklık ona bakışımı değiştirmişti, tam o an.

İşte ilk burada korkuttuk geceyi. İlk burada aciz kıldık. Karşımdaki adamı ilk burada iyileştirmeye başladım. Ve o gece kendim için değil bir başkası için yaşadığım ilk geceydi.

Öyle ki, gece, bu yaralı ve paslı iki ruhtan korkmuş, geri çekilmişti. Ve hayatımızdan çıkarmaya çalıştığımız yaralarımız, o gün gecenin karanlığını silmede büyük pay sahibi olmuştu.

 

.

Sonraki Bölüm Beğen