gozdesalti tarafından

Paylaş

3. Bölüm: Tanışma.

“Umarım, diyordum içimden, umarım senin sızın onarabileceğimiz kadar hafiftir; umarım seninki kalbini sıyırmıştır ve saplandığı yer, bir hayatın can noktası olmamıştır. “

&

Adımlarımı hızlandırırken Betül de bana yetişmeye çalışıyordu. Aklımda delice bir fikir vardı belki ama sonuçta onunla ilgili olan her neyse şimdiden öğrenmek için can atıyordum. Hastalığını öğrendiğimde ne tepki verecekti kestiremiyordum ama kendime göre yapacak bir açıklama bulacaktım. O erteledikçe aklımdaki soru işaretleri beynimi kurcalayıp duruyorlardı.

Merdivenleri çıkıp ilk katın koridoruna geldiğimizde o tanıdık koku dalgalar halinde bana çarpıp, beynimde eski hatıraları canlandırmaya yetmişti. Bana çaresizliği, eksikliği hissettiren bu kokuyu tüm hücrelerimle tekrardan karşılıyordum o an. Burada oturan hastaların her biri psikolojik bir savaş veriyorlardı. Bazen yakınlarıyla, bazen kendileriyle ama en çok kafalarındaki o sesle. Bitmek bilmeyen bir yola çıkıyorlar ve kendi bedenleriyle kendi ruhları savaş veriyordu.

Betül koluma girdiğinde çektim gözlerimi o insanlardan. Her birinin ne yaşadığını anlamaya çalışırken normal dünyaya geri dönmüştüm. Burası bana hep bunu yapıyordu. Mutlaka onların içlerindeki acının tespitine kendimi zorlarken buluyordum kendimi. Ama şimdi tüm bunlardan öte birisinin içindeki çürüğü bulmak istiyordum. Bana gözleriyle yalnızlığını haykıran, dermansızlığını bir apartman çatısından çekip almaya çalıştığım o adamın, ruhunu zedeleyen nedeni bulmaya gidiyordum. Umarım, diyordum içimden, umarım senin sızın onarabileceğimiz kadar hafiftir; umarım seninki kalbini sıyırmıştır ve saplandığı yer, bir hayatın can noktası olmamıştır. Bunu ne umutlarla dilediğimi hâlâ hatırlıyorum.

Oğuz'u çatıya çıkmadan önce gördüğüm son yer burasıydı ve önceki hatıralarımdan da hangi odadan çıktığını biliyordum.

“Nasıl öğreneceğiz?” diye sordu Betül odaya doğru ilerlediğimizde. “Yoldan geçen her insana hastalarının bilgilerini vermiyorlardır herhalde.”

Haklıydı. Doktorla konuşsam bile öğrenemezdim ama öyle bir an kollamam gerekiyordu ki bunu doktordan değil kendi çabamla öğreneyim.

“Vermiyorlar. Hele iki güne bir olay çıkaran birinin bilgilerini hiç vermezler. Ama bekleyeceğiz. Bu adamın genelde bu saatlerde hep ilerideki odadan belgeleri imzalaması isteniyor. Buradayken her gün aynı saatte olurdu bu.”

“Ne kadar sürüyor peki imzalaması gereken belgeler?”

“Yaklaşık on dakika, daha az sürdüğü de oluyordu.”

Betül hayal kırıklığıyla yüzüme baktı.

“İmkanı yok. Hemen bulamayız bilgilerini. Yanında asistanı falan yok mu, onu nasıl atlatacağız?” diye sordu.

“Bilmiyorum,” dedim. “Bakacağız.”

Kara kara düşünürken doktorun odasından çıktığını görünce hemen yüzümü ondan çevirdim ve göz ucuyla gidişini takip ettim.

“Gidiyor.” dedi Betül doktora bakmamaya çalışarak.

“Asistan da çıktı yanında bir adam daha var.” deyince rahat bir nefes aldım ama yine oraya bakmamaya özen gösterdim.

“Bu iyi oldu bizim için.” diye fısıldadım.

“İyi de en fazla nereye gitmiş olabilirler ki, hemen dönerler.” dedi gergin yüzüyle bana bakarken.

“Evet, o yüzden acele et.” dedim ve kolundan tuttuğum gibi hızla koridorda yürümeye başladık. Betül içeri girerken ben de doktora baktığımda içeri daha yeni girdiğini görmüştüm. Odaya girip hızla kapıyı kapatırken Betül çoktan bilgisayarın olduğu yere çökmüştü. Teknolojiyle arası benden daha iyi olduğu için dosyaları kolaylıkla bulacağından emindim ama yüreğim endişeyle doluydu.

“Adı neydi?” diye sordu acele acele.

“Oğuz.” Klavyeye giden parmakları donarken bana baktı.

“Soy ismi yok bunun herhalde.” dediğinde olduğum yerde kalakaldım. Her şey iyi hoştu da bu adamın soy adı neydi? Bu ayrıntıyı çok güzel atlamıştım. Bunu öğrenmeden buraya nasıl gelmiştim bilmiyordum.

“Güzel soru,” dedim bir çözüm yolu bulmaya çalışarak. “Kaç tane Oğuz diye hasta var?” diye sordum bu bize zaman kaybettirecek olsa da. Gözleri sabırla kapanırken bana aldırmadan gözünü aralayıp ekrana baktı.

“Dört tane.” dedi gözlerini ekrandan çekmeden. Sonra şimdi aklına gelmiş gibi durdu ve bana baktı. “Oğuz kim ya?”

“En başta sorman gereken şeyi şimdi soruyor olman beni hayrete düşürüyor.” dedim, daha sonra eğildim ve açık olan sayfaya baktım,

“Neyse konumuz bu değil şimdi.” dedim bir yandan da kapıyı kontrol ederken.

“Birisinden başla bakalım. Kayıt tarihinden, tedavi süresinden anlamaya çalışacağım bir şekilde.” dedim o da kafasını sallayıp dosyaları açmaya başladı.

İlk dosya Oğuz Çınar adlı kişinindi. Sayfa önümüze serilirken dikkatle göz gezdirdim.

“Daha iki gün önce kayıt oluşturmuş.” dedi Betül ve onu bu kadar kolay elemek bize zaman kazandırmıştı.

“Diğeri?” diye sordum hızlı hızlı. Betül, Oğuz Çınar'ın dosyasını kapatıp Oğuz Karademir diye bir hastanın kayıtlarını açtı.

“Bunun da yaklaşık bir senelik bir kaydı var,” ardından bana döndü, “bu olabilir mi?” diye sorup ekrana baktığında dikkatini bir şey çekmiş olacak ki gülmeye başladı.

“Abi tabi olamaz, bu da on sekiz yaşındaymış.”

Gözlerimi devirirken elimle hemen diğerine geçmesini işaret ettim.

“Geriye iki kişi kaldı. Bakalım bu kimmiş?” kapıyı kontrol edip tekrar ekrana baktığımda, karşıma çıkan başlıkta Oğuz Akaydın yazıyordu. Ben kapıyı kontrol ederken o da bana Oğuz Akaydın hakkındaki bilgileri okuyordu.

“Hastane kaydı sekiz sene öncesine kadar gidiyor,” dedi şaşkınlıkla bana baktığında ben de ona baktım.

“Bu olabilir mi?” diye sorduğunda düşünüyordum, onu burada ne zamandır gördüğümü anımsayamıyordum ama çok uzun süredir kaldığını biliyordum. Ben bu hastaneye belirli zaman aralıklarında gelsem de en az üç senelik geçmişim vardı ve ben bu adamı o zamanlarda da gördüğümü hatırlıyordum.

“Olabilir.” diye mırıldandım. “Kaç yaşında yazıyor?” diye sordum ben de ekrana bakarken.

O da gözlerini benden çekti ve bilgilere tıkladı tekrardan.

“Yirmi altı.” dedi dudaklarını büzerek.

Yirmi altı yaşından daha büyük görünmüştü bana. Çünkü gözlerine çöken karanlıklar sanki çok öncelerden kalmış gibi hissettirmişti. Yine emin olamayıp,

“Hastalığı neymiş?” diye sordum daha fazla bunun üzerinde durmadan.

“Çoklu kişilik bozukluğu.” dediğinde birisi enseme sert bir cisim indirmiş gibi irkildim. Gözümün önüne yaşadığım anılar gelirken, odanın kapısı açıldı ve onu karşımda gördüm. Betül hızla ayağa kalktığında ben de bir yerden destek almak için masaya tutundum. Oğuz karşımda duruyordu ama gözlerine tırmanan nefret hissini çok net görebiliyordum. Sanki beni daha önce hiç görmemiş gibi bakıyor, burada olmam bir suçmuş gibi hissettiriyordu.

Kulaklarımda Betül'ün söyledikleri çınlarken, duyduğum tabir karşımdaki adamla bire bir örtüşüyordu.

“Ne yapıyorsunuz siz?” diye sordu Oğuz ama karşımda hiç böyle bir Oğuz görmemiştim. Yanında, siyah saçları omzunda ve koyu saçlarına zıt olan beyaz tenli bir kız daha vardı; açık kahverengi gözleriyle ve bize en az onun kadar nefretle bakıyordu.

“Biz...” dedi Betül bir yandan bana bakarak ama Oğuz bu defa daha yüksek sesle sordu.

“Ne işiniz var burada!” diye kükrerken bir yandan üzerimize doğru yürüyordu. Oğuz'un Oğuz olmadığını anladığım ilk dakikaydı bu. Bakışları, ses tonu, bedenini kullanma şekli benim tanıdığım adamdan o kadar farklıydı ki bir hastalığın nasıl birini bu denli değiştirebileceğini kavrayamamıştım o an, bundan dolayı da içinde olduğum şoku bir süre atlatamadım.

“Çağan, sakin ol hayatım.” diyerek hızla yanına gelen kıza kaydı gözlerim. O telefondaki kız şu an karşımda duruyordu, gerçekten karşımdaki adamın sevgilisi vardı ve ona engel olmaya çalışıyordu. İçinde olduğum durum o kadar kötüydü ki ne yapsam, nasıl çıksam bu odadan bilemiyordum. Benim gözlerime titreyerek bakan, karşımda çaresizliğin en hakiki tonuyla duran, gülümsemesinde bile ürkek bir tavır olan o adam şimdi bambaşka bir ruhla, bambaşka bir çehreyle karşımda ve yanında da belki kendi kalbinin tanımadığı bir kızla buradaydı.

“Doktoru bekliyorduk biz de.” dedim en sonunda düşünebilmeye başladığımda. Neye bu kadar kızmıştı kavrayamamıştım.

“Kimi kandırıyorsun sen? Bugün görüşme sadece bizimdi. Ayrıca bilgisayarın başında ne yapıyordun?” diye sordu bu defa.

“Randevuları karıştırmışız, doktoru da bekleyemedik ve bakmak istedik. Ne seni bu kadar rahatsız etti?” diye sordum onun gibi sorgulayan ifadeyle. Onu daha önce tanıyormuş gibi davranmak istemiyordum.

“Çık buradan,” dedi keskin ifadeyle. Ardından Betül'e döndü. “Sen de, hadi, çıkın buradan.”

Betül bir şey söyleyecekken kolundan tuttum ve göz göze geldik. Dudaklarımı oynatarak, “Gidelim.” dedim sadece çünkü bu yaşanılanları şu an ikiye katlayarak daha çirkin yerlere çekmesini istemiyordum. O da sessiz kaldı ve karşımdaki adama son bir kez baktıktan sonra yanından geçtim ve dışarı çıktık.

“O kim oluyor ya? Ne bu tavırlar?” diye sordu Betül kapıyı kapatırken, ben de bir kenara doğru ilerlemeye başladım.

“Bu o.” dedim ben bile inanamayarak. “Oğuz o.”

“Ne Oğuz'u kızım? duymadın mı Çağan dedi yanındaki.”

“Hastalığını hatırla.” dedim, o sakince yüzümü incelerken, devam ettim.

“Çoklu kişilik bozukluğu.”

Betül'ün ağzı yavaşça aralanırken ben de usulca kafamı salladım. Ona benim tanıdığım Oğuz'u görse hiç inanmayacağını söylemek istedim. İki kişiliğin birbirinden bu denli zıt olmasına anlayamadığımı, bu hastalığın ona neler yaşattığını bilmekten korktuğumu, onu suçladığım için kendime ne kadar kızdığımı anlatmak istedim ama yapamadım. Ben bile o saniyelerde kendimi güçlükle ayakta tutarken onun yıllardır bununla iç içe olduğunu, bizzat yaşadığını, nasıl başa çıktığını, pes edecekken de karşısına çıkıp nasıl “Bu kadar korkak bir adam olamazsın.” dediğimi düşünüyordum. Onun acısıyla bir kere bile denk gelecek acım yokken nasıl bunları söylemiştim bilmiyordum.

Eve dönerken Betül'e her şeyi anlattım. Birçok şeyin üzerinden geçerken, “demek bu yüzdendi.” diye akıllanışlarım içimi derinden sızlatırken Betül'ün de benden aşağı kalan bir yanı yoktu. Aslında her şey o odada başlamıştı. O çatıdan sonra ilk defa o odada başlamıştı. Oğuz hastalığını bildiğimi öğrenecekti bir şekilde. Ben de onun diğer kişilikleriyle tanışacaktım. Onu ölüme sürükleyen ruhu, bana nasıl etki edecekti bilmiyorum ama bunu öğrendikten sonra hayatımı ortaya koyan bu anlaşmanın kıymeti daha somut gelmişti gözüme. Her gün aynı gözlere bakıp, farklı insanla konuşma düşüncesi beni şiddetle titretirken, acaba aynada baktığı kişiyi her gün farklı bir halde görmek ona nasıl hissettiriyordu?

"Benim acılarım seninki gibi yara bantlarıyla kapanmıyor." demişti. Gözlerimi parmaklarıma götürürken uçlarının sızladığını hissettim. Yaşadığı her bir yara için hepsini feda edebileceğim geçti o an aklımdan. Keşke kapansa, dedim. Keşke senin sana açtığın yaraları bunlar kapatsa. Daha neler yaşadığını bilmiyorken bana bakarkenki ifade beliriyordu gözlerimin önünde. Nasıl da umursamaz bir şekilde bakmıştım gözlerine? Ne geçiriyordum aklımdan? Ne sanıyordum yaşadıklarını? Ayrılık mı? Hasret mi? Aşk? Daha ne yaşadığını bilmeden neyi hafife almıştım? O benim gibi babasız mı kaldı sanki, demiştim belki de. Var olan baba yokluğu mu çekti sanki mi demiştim yoksa? Okulundan mı oldu, iş mi bulamadı? Sevdiği birisi onu terk mi etti? Benim gibi her gün on beş saat mi çalıştı sanki?

İçinde bilmem kaç karakterle bir ömür yaşamıştı alt tarafı. Kendi karakteriyle hiçbir alakası olmayan bir adamla yaşamıştı. Bir canavar beslemişti içinde üstelik. Hatırlarını kaybetmiş, bazen günlerce kendine gelememişti, ne vardı yani? Geçmişte yaşadığı bir olay onun tüm hayatını böyle değiştirmişti işte, ruhunu parçalara ayırmıştı, seninkilerin yanında neydi ki?

Ben Oğuz'un karşısında belki istemeden de olsa bunları geçirmiştim içimden ve aslında o benim bunları düşünüyor olduğumu bildiği halde bile anlayışla karşıladı beni. Acaba bu adam neden bir öyle bir böyle diye sorgularken o benim böyle bir şeyle hiç karşılaşmadığımı anladığı için anlayış gösterdi bana. Sen bunları yaşamadın Ahu. Yaşasaydın, bencilliğin etine kemiğine işlerdi belki.

〰️

Tahmin ettiğim gibi Oğuz bir süre yazmamıştı. Ben de mesaj atarsam kimin göreceğini bilemediğim için yazmamıştım. Ama o olayın ertesi sabahı telefonuma ondan bir mesaj gelmişti. Bu sürenin ne kadar uzun süreceğini kestiremediğim için günlerce yazmayacak sanıp, endişe ediyordum.

“Biraz geç oldu ama yoğundum, nasılsın?” diyordu mesajında. Günlerin geçtiğini biliyordu ama nasıl geçtiğini bilmiyordu muhtemelen. Böyle zamanlarda onun yanında olup yardımcı olan birileri var mıydı acaba, diye düşünmüştüm. Ama merak ettiğim her şeyden önce hastalığını öğrendiğimi bilmesini istedim ve daha fazla beklemeden yazdım.

“Oğuz, ben her şeyi öğrendim.” yazıp gönderdim tüm tereddütlerime rağmen. Bahsettiğim 'her şeyi' vaktinden önce öğrenmeme nasıl bir tepkisi olacaktı merak ediyordum. Yorganı yüzüme kadar çekip mesaj gelene kadar çıkmamaya karar verdim. Boğulmama ramak kala titreyen telefonumu elime almak için tereddüt ediyordum bu defa. Üzerimdeki yorganı savurup telefonu kaldırdım ve ekranı titreyen parmaklarımla açtım.

“Öğrendin demek. Ne hissediyorsun peki?” diye yazmıştı. Hiçbir tepki vermemişti. Madem böyle karşılayacaktı neden ilk başta anlatmamıştı?

“Ne hissediyorum bilmiyorum. Sadece senin neler hissettiğini merak ediyorum.”

Mesaj gecikmedi.

“Benim neler hissettiğimi konuşacak çok zamanımız olacak. Bu durumun seni nasıl hissettirdiğini merak ediyorum ama bunu yüz yüze öğrensem daha iyi olur. Nasıl öğrendin?” diye sormuştu bu defa.

“Sanırım bu hoş bir şey değil ama hastanedeki kayıtlarından öğrendim.” dedim. Dışarıdan hem meraklı hem de insanların hayatına burnunu sokan biri gibi duruyordum ve bu beni bile rahatsız etmişti, kim bilir o hakkımda ne düşünecekti. Ama gerçeği söylemek zorundaydım çünkü onun yaşadığı hastalığı başka bir şekilde öğrenmem mümkün değildi. Karakterleriyle karşılaşacak kadar yan yana değildik, üstelik bu durumu özellikle saklayan birisiydi.

“Ne zaman?” diye sordu mesajı gönderdikten biraz sonra.

“Dün.”

“O zaman, onu gördün.”

“Evet... Onunla karşılaştım.” yazdım o anları tekrardan hatırlayarak. Bu konuştuğum insan bile onunla, bırakın aynı bedende olmayı, aynı koltukta bile oturamazdı sanki.

“Umarım kötü bir karşılaşma olmamıştır."

“Yani sayılır. Ama önemi yok, karşılaştığım iyi oldu. En azından bundan sonra beni nelerin beklediğini biliyorum.”

Gerçekten biliyor muydum? Beni nasıl anların, nasıl karakterlerin, nasıl dünyaların beklediğini biliyor muydum? Yoksa umarsız halimi ona yansıtmamak için takındığım bir tavır mıydı bu? Gerçekten hazır mıydım göreceklerime? Değildim aslında; beni nelerin beklediğini de bilmiyordum, olanlara nasıl ayak uyduracağımı da. Hayatıma birden giren bu insanı deli gibi iyileştirme hevesim içimden hiç çıkmıyordu ve her yeni gün bu istek kendini yeniden doğuruyordu, işte bunu biliyordum yalnızca.

“Akşam gibi görüşelim, bunları yüz yüze konuşuruz. Bir planın varsa yarın da konuşabiliriz. Hayatının olağan akışını benim için değiştirmeni istemem.” yazmıştı, değiştirirdim oysa. Onun ağzından yaşanılanları dinlemek için birçok şeyi göz ardı edebilirdim. Belki çok erkendi bunları düşünmek için, ama onun karşısına çıkmak için bile yeterince geç kaldığım hissi bu düşünceyi bastırıyordu.

“Akşam müsaitim,” yazdım öyle olup olmadığımı bile hiç düşünmemiştim halbuki. “Yine aynı yerde mi?”

Birkaç dakika sonra titreyen telefonumun ekranı yandı, ekranda bir mesaj belirdi.

“Başka bir yerde. Seni evinden alırım.”

Aslında ben ne kadar bilmiyorsam başıma gelecekleri o da o kadar iyi biliyordu. O yüzden bana hep kaçamak bakıyor, tereddütle atıyordu adımlarını. Çünkü bu zamana kadar kimse yapmamıştı; kimse o çukura elini uzatmamış, düştüğü yollardan bile geçmemişti. Şimdi tam her şeye son verecekken, ruhunu parçalayan geçmişini, ölerek birleştireceğine inanırken, o çukura atlayan biri gelmişti. Kimsenin adım atmadığı yolda meraklı bir şekilde gezinen birisi vardı. Nereden çıkmıştı bu birisi şimdi? Nasıl tam son anda çıkagelmişti? Neden her şeyi bitirmek için yanıp tutuşurken? Herkes ardına bakmadan kaçarken neden kalıyordu seninle? Sen bile kurtulmak isterken, seninle kalmak isteyen biri çıkmıştı, bu bana bile yabancı hissettirirken sana nasıl hissettiriyor kim bilir.

Akşam yemeğini yedikten sonra annemle, ben Oğuz'un yanına gitmeden önce karşılıklı hem konuşuyor hem çay içiyorduk. Nereye gideceğimi söyleyemeyeceğim için Betül'ü öne sürerek, birlikte dolaşmaya çıkacağımızı söyledim. Aslında ona yalan söylüyor olmak beni rahatsız ediyordu ama her şeyin aslını anlatsam beni onun yanına göndermeyeceğinden adım gibi emindim. Zaten daha ben neler olacağını bilmiyorken ona hiçbir şeyin garantisini veremez, bu yüzden de annemi asla ikna edemezdim. O yüzden böylesi herkes için daha uygundu, en azından bir müddet.

Oğuz'a bir sokak ötesinin adresini vermiştim apartmandaki bazı komşular görmesin diye. Bu yüzden o bana mesaj atmadan birkaç dakika öncesinden oraya gitmem gerekiyordu. Annemin bardağına çay doldururken sehpada duran telefonum uzunca titredi.

“Betül geldi herhalde.” dedim çaydanlığı masanın üzerine koyarken.

“Zil çalmadı ki, mesaj geldi.” deyince ona baktım. Bir an ne söyleyeceğimi düşündüm.

“Şey... evet, hazırlanınca mesaj at, çıkarım ben de, demiştim, ondan.” dedim geveleyerek. O da kafasını sallayarak çayını karıştırdı. “Anahtarını al da kızım, uyurum belki sen gelene kadar.” dedi kafamı salladım. Telefonumu sehpanın üzerinden alıp dış kapıya doğru ilerledim. Antrede siyah ince askılıktan ceketimi alırken anneme doğru döndüm ve elimi ağzıma götürerek öpüp ona doğru el salladım. O da gülerek benim yaptığımın aynısını yaptı. 

Ayakkabılıktan siyah yarım botlarımı iki parmağımla aldım, birkaç adım daha ilerleyip kapıyı açtım. Dışarı çıkarken botları zemine koyduğumda boş binada tok bir ses yankılandı. Diğer elimle tuttuğum telefonumun ekranını kaydırdım, bir yandan botları giyerken bir yandan mesajı açtım.

“Beş dakikaya oradayım, kahkül.”

Mesajı okuyup telefonu cebime koyduğumda gülümsediğimi fark ettim ve yine istemsizce ellerim saçlarıma gitmişti. Daha sonra kapı koluna astığım çantamı da alıp omzuma takarken kapıyı yavaşça kapattım. Hızlı adımlarla merdivenleri indim ve binadan çıkarken pencerleri de gözetlemeyi ihmal etmedim. Bir yandan beni nereye götüreceğini de deli gibi merak ediyordum. Yanımda ters bir şey olur mu endişesi de içimde bir yerlerde kendini belli ediyordu. Ama bu akşam sadece onu dinleyecek olmak bile yeterliydi benim için. Çünkü o kadar çok duymak istiyordum ki ona ne olduğunu ve neler yaşadığını bazen ben bile, “acaba bunu nasıl yapıyor, şunu nasıl hallediyor?” diye düşünürken boğulacak gibi oluyordum. Ama o bununla büyümüş ve bununla yaşayabilmişti.

Adresini verdiğim Sarahan sokağına varmış ve beklemeye başlamıştım ama o da en fazla bir dakika sonra sokağın köşesinden parlayan araba farıyla görüş alanıma girmişti. Siyah Mercedes yanıma yaklaşırken kaldırımdan inip, tamamen durduğunda ilerleyip kapısını açtım ve koltuğa yerleştim.

“Bu kadar ayaz olmasını beklemiyordum,” dedi biner binmez.

“Çok beklettim mi?”

Bu nahif tavrının karşısında önce bocaladım çünkü gözlerinin iyice açıldığı, sesinin yüksek çıktığı, kaşlarının öfkeyle havalandığı bu çehreden sakinlik görmek biraz tuhafıma gitmişti. Ona alışmam kolay görünüyordu belki dışarıdan ama aslında hiç kolay olmamıştı.

“Hayır, hayır. Ben de geleli bir iki dakika oluyor.”

“Nereden geleli?” diye sorunca ineli değil geleli dediğimi sonradan fark ettim ama daha sonra bilmesinde bir sıkıntı olmayacağını düşündüm.

“Ya aslında burası evimizin önü değil, iki sokak ileride bizim evimiz.” dediğimde şaşırdı.

“Nasıl? E neden söylemedin gelip oradan alırdım seni?”

“Komşular falan görmesin diye.” diye mırıldandım.

“Ailen için mi çekindin?” diye sorunca,

“Annem için, evet.” diyerek düzelttim.

“Anladım,” dedi “Bilseydim biraz daha erken gelir, ben seni burada beklerdim.”

“Çağan'la karşılaşmasam şu hallerinden etkileneceğim...” dedim gülerek. O da söylediğime sadece tebessümle tepki verdi. Acaba yanlış mı anlamıştı? Tabi yanlış anladı, yani espri yapılacak konu mu bu Ahu? Çok komik, al sadece sen güldün zaten.

Bu patavatsızlığımdan sonra yola koyulduk ve nereye gideceğimizi bilmediğim tatlı meraklı bir heyecan vardı içimde. Bunu özellikle saklamaya çalışıyordum ama yol boyunca ara ara kafamı çevirmeden gözlerimle onu izliyordum. Bazen tam o da öyle yaparken denk geleceğiz diye korkuyor ve bu ihtimale gülmemek için kendimi tutuyordum.

O kadar sakin birine benziyordu ki Oğuz. Onunla karşılaştığım ilk andan beri insanı şaşırtacak bir dinginliğe sahipti. Tabi bunun dinginlik değil yorgunluk olduğunu daha sonraları anlamıştım ama onu böyle tanımak bile iyi hissettiriyordu. Kendi sakinliği bir süre sonra bana da bulaşıyordu sanki. Yarı açık camdan esen rüzgar saçlarını karıştırırken, direksiyonu tutan bembeyaz elleri bir sağa bir sola kayarken, sessizce yolu izleyen bakışları ara ara bana değerken, benim de dinlenen ve huzurdan uyuşan kalbim kendini belli ediyordu.

“Çok tuhaf, değil mi?” diye sordu uzunca bir sessizliğin ardından.

“Ne tuhaf?”

“Şimdi yanında öylece oturan birini görmek... Yani O’ndan sonra...” deyip sustuğunda bahsettiğini anlayarak,

“Evet.” dedim. “Daha önce hiç karşılaşmadığım bir durum.”

“Tahmin ediyorum.” dedi. “Sayımız oldukça az. Ama varız işte. Diğer insanlara belki değmiyoruz ama değdiğimiz insanların da hayatını mahvediyoruz genelde.”

“Kendi hayatlarınızın mahvolduğundandır.” dedim ve ekledim.

“Sonuçta kimse böyle bir şeyi seçmiyor.”

“Evet, biz seçemiyoruz. Ama sizler seçebiliyorsunuz.” deyince anlamayan gözlerle ona baktım o devam ederken.

“Hayatınıza almak isteyeceğiniz insanları seçiyorsunuz. Sen de tuttun beni buldun işte.” Şaşırmıştım.

“Bütün bunlar pişman olacaksın demenin farklı bir yolu mu?” diye sorduğumda belli belirsiz, keyiften uzak bir şekilde gülümsedi.

“Ahu...” dedi iç geçirirken. “Pişman olacaksın, çok iyi biliyorum.” Kaşlarımı çatıp bir şey söyleyecekken sözüne devam etti.

“Ama bunun böyle olmadığına kendini inandıracaksın. Belki vazgeçeceksin. Ama bir şekilde pişman olacaksın.”

“Kendini neden pişmanlık olarak görüyorsun Oğuz?”

“Çünkü sadece Oğuz değilim. Çünkü kendinden başka yedi karakterle yaşayan, seni bir güldürüp bir ağlatan insan pişmanlıktan başka bir şey değildir.” 

Ona cevap vermedim.

Belki dediğin gibidir, belki değildir. Ama sırf sonunda ağlayacağım diye en güzel zamanlarımdan kaçmadım hiç. Üvey babamın öleceğini bile bile onu ziyarete gidiyordum son günlerinde. Sırf onunla birkaç dakika geçireyim ve mutlu olalım diye. Beni terk edeceğini bile bile seviyordum onu. Çünkü hayat böyle değil midir? Bazen mutsuz sonları görürüz ama izleriz o filmi, o kitabı okuruz. Gelmeyecek olanı bekleriz, neyin sihri bilmiyorum ama böyledir işte. Ben babamı kaybettim, senelerini beni güldürmek ve mutlu etmek için geçirmiş o adamı kaybettim. Ama bir kere bile pişman olmadım. Onu tanıdığıma, sevdiğime, güldüğüme... Tekrar bana şans verseler yine yaşardım ailemle o anları. Yine okurdum o kitabı, yine izlerdim o filmi. Seni ağlatacak, seni üzecek diye mutlu anlardan kaçarsan veya tam tersi; seni güldüren anılar yarın ağlatan anılara dönüşecek diye terk edersen, yaşamı kaçırmış ve hayatına yazık etmiş olursun. Acı olan da tatlı olan da yaşanmalı, çünkü yaşamak sihri biraz da budur.

Biliyorum, seni tanıdığım için hiç pişman olmayacağım.

 

Sonraki Bölüm Beğen