gozdesalti tarafından

Paylaş

2. Bölüm: Belirsizlik.

Ama gözlerimin önünden, dizlerine kadar uzanan paltosuyla, acı içinde kıvranan o adam gitmiyordu.

                             ***

"Kimsin?"

Daha önce hiçbir mesaj karşısında bu kadar tutulmamıştım. Tek kelimelik mesajı defalarca okuyup, bana yönelttiği ifadeyi kafamdan atmaya çalıştım. Ne okuduğumu anlayamıyor ama en çok da yanlış gönderilmiş olduğunu düşünüp duruyordum. Bu soruya ne yazmalıydım ki? Mesajla mı cevap vermeliydim, yoksa direkt arayıp ne olduğunu mu sormalıydım? Odanın içinde bir öne bir arkaya yürürken en sonunda aramaya karar verdim.

Aramaya başladığımda kalbim deli gibi atıyordu ve ne diyeceğimi bilememek beni daha da çok geriyordu. Çaldı, çaldı... tam kapanmaya yakın açıldı.

Sessizlik.

“Alo?” dedim o da konuşmayınca.

“Kimsin?” dedi bu defa karşıdaki bir kadın sesi, ayakta kalan birkaç umudu da devirirken. Okuduğum kelime şimdi konuşuyordu.

“Oğuz nerede?” Yönelttiği soruyu duymazdan gelmiştim, çünkü belli ki Oğuz yazmamıştı onu.

“Oğuz diye birisi yok. Bu numara, Çağan'ın numarası.” Ses tonu sabırsız ve şaşkınlık dolu ifadeyle titriyordu ama şaşırması gereken biri varsa o da bendim. Kaşlarım çatılırken, birçok şey duymayı bekliyordum aslında ama doğrusu böyle bir şey beklemiyordum. Ben bocalarken o devam etti.

“Numaranız kayıtlı olmadığına göre, siz de pek önemli birisi değilsiniz galiba?”

“Ben kiminle görüşüyorum?” diye sordum birazdan taşacak sabrımı bir kenarda tutarak.

“Çağan'ın sevgilisiyim ben.” dediğinde arkadan başka birileriyle konuşan Oğuz'un sesini duymuştum ama anladığım kadarıyla telefondaki kıza da mani olmuyordu. Gerçekten sevgilisi vardı yani, iyi de bana neden yalan söylemişti? İsmine Çağan dese ne değişecekti sanki?

“Ee kim olduğunu söyleyecek misin?” diye sorunca,

“Yanındakine sor bakalım, kimmişim?” diye sordum hafif sinir bozucu bir sesle.

“Ne demek bu? Zaten seni tanımadığını söylediği için aradım.”

Ama anladığım kadarıyla Oğuz diye bildiğim kişinin amacı oyun oynamaktı ve ben de daha fazla buna dahil olmak istemiyordum.

“Neyse ya.” dedim bir anlığına midem bulanırken. Kafamı iki yana sallarken içinde olduğum duruma keyifsiz bir şekilde güldüm.

“Telefona gelemiyor bile.”

Başka hiçbir şey söylemeden ve onun da bir şeyler söylemesini beklemeden telefonu kapattım. Besbelli bir şeyler olmuştu ama bana yalan söyleyen bir insana hesap sormak bile istemiyordum. Hem hayatında biri vardı, onu hayatta tutacak, ardından birlikte o çatıya çıkacak biri vardı nasılsa, dahası beni ilgilendirmiyordu. İlgilendirmemesi gerekiyordu. Odaya biraz öncekinden daha çok sessizlik çöktüğünde telefonu yatağa koydum ve başıma gelenleri idrak etmeye çalıştım bir süre.

Neden böyle bir şey yaşadığımı, bunu neden benim yaşadığımı, karşıma neden sürekli böyle saçma şeylerin çıktığını uzun bir süre sorguladım. Gerçekten hazırdım oysa; onun hayatına girmeye, bir şekilde geri dönmesini sağlamaya, gülüşlerini yeniden canlandırmaya hazır ve bunun devamında gelecek tatsızlıklara da razıydım. Böyle bir yola neden atladığımı hiç düşünmemiştim bu güne kadar. Neden ölmeyi seçen birisine engel olduğumu, benim bile hayattan kopma seçeneğimle beni karşılarken neden yanına çıktığımı...

Onun o savruk duran ruhuna nazaran hiç titremeyen bedeni vardı orada bekleyen. Ölümü tereddüt etmeden seçecek olan bedeni vardı. Ne itmişti beni yanına? Endişe mi? Korku mu? Daha önce birkaç kez denk geldiğim bir yabancı için neyin endişesiydi bu? O zaman... acıma mıydı? Hayatını hiç bilmediğim bir insana ne için acıyacaktım? Kendisi söylemişti, "belki bir katilim?" diye. Belki de gerçekten kötü birisiydi. O gün beni o çatıya çıkaran ve inmemi engelleyen neydi bilmiyordum ama bugün telefonu kapatırken içimde ondan hiç bulunmuyordu. Çünkü bir yanım onun sahiden kötü biri olduğuna inanmıyor, artık neredeyse emin oluyordu. Bana güzel bir ders olmuştu, kimsenin ruhunu toparlamak bana kalmamıştı çünkü. O gün, o telefondan sonra ruhumun nasıl boşlukta süzülüp yere çakıldığını hâlâ canlı bir şekilde hatırlıyorum.

                               ***

“İçeri girsene.” dedim hâlâ kapıda dikilen Betül'e bakarken. Merdivenleri nasıl çıktıysa nefes nefese kalmıştı.

“Yok hiç girmeyeyim, evde bir ton iş beni bekliyor.” dedikten sonra göz ucuyla içeri baktı.

“Sema yengem içeride mi?” diye sorduktan sonra tekrardan gözleri beni buldu.

“Aynen, yattı ama.” dedim ben de içeri baktığımda.

“Kız, sana ne diyeceğim?” diye dürttü beni birden. Ela gözleri merakla titrerken dudağımı büzüp ne diyeceğini bekledim.

“Geçen gün delinin biri çatıya çıkmış, Ezgilerin mahallede. Az daha atıyormuş kendini.”

Bana söyleyebileceği bütün dedikodular kafamdan toz halinde uçuşmuştu. Her şeyi duymaya hazırdım ama bunu gerçekten beklemiyordum. Çünkü o olayı sadece ben yaşamıştım ve sadece bir rüyadan ibaretti. Birinin hayata geri dönmesini sağlamış -belki de sağlayamamış- sonra da o hayattan silinmiştim. Betül bu olayı bana hatırlatmasa sadece benim yaşadığıma inanacak ve maruz kaldığım kandırılmayı unutacaktım ama tüm gerçekliğiyle karşımda duruyordu işte. Fakat bu oyunu hiç kimseye anlatmadan geçeceğimden son derece emindim.

“Öyle mi? Hiç duymadık, ne olmuş?” diye sordum tüm meraklı yüz ifadelerini kullanarak.

“Ezgi görmemiş sonrasını ama atlamamış adam, öyle söylemişler.”

Evet, biliyorum canım. Kendi hayatımı ortaya koyan bir anlaşma yapma aptallığına düşüp onu oradan ben indirdim, hoş belki ben bile indirmedim, zaten kendisi atlamayacaktı, diye geçirdim içimden.

“İyi bari.” dedim rahatlamış bir tavırla. O da kafasını salladı ve birkaç gereksiz şeyden de bahsettikten sonra evine doğru yol aldı.

Betül buraya taşındığımızdan beri çok yakın olduğum tek insandı. Siyah kısa saçları ve koyu iri gözleri; yüzünün inceliğine yakışan narin bir burnu ve sivri çenesi vardı. Gülünce o kadar içten gülerdi ki bunun sahte olmadığını hemen anlardınız. Heyecanlı, her şeyi ya en dipte ya zirvede yaşayan insanlardandı ama bu beni yormuyor aksine hareketsiz hayatıma neşe katıyordu. Annemin diğer kızı olmayı çok seviyor, bazen birlik olup benim hakkımdan geliyorlardı. Betül'ün babası o küçükken vefat ettiği için birbirimizi aynı yerden sarıyor, hayatımızda olmayan baba kavramını beraber, hep yan yana olarak doldurmaya çalışıyorduk. Benden üç yaş küçüktü, üniversiteye bu sene başlamış ve her gün gelip bana okul günlerini anlatıyor ben de bıkmadan her gününü dinliyordum. Birbirimize, hissettiğimiz ve yaşadığımız şeyler açısından çok benziyorduk. Annemden sonra tek dostum oydu. Bu konuyu ona anlatmamamın nedeni de, nasıl olsa bir daha bu durumla karşılaşmayacağımı düşündüğüm içindi. Bu yüzden de herhangi bir suçlama hissetmiyordum.

O gün iş yerinde ciddi anlamda çok yorulmuştum ve kapıyı kapatır kapatmaz direkt odama gittim, aklımdan her şeyi silip güzel bir uyku çekmek istiyordum. Düşünmeme konusunda başarılıydım. Ne kadar çok unutmak istersem bir şekilde bunu başarırdım. Ama gözlerimin önünden, dizlerine kadar uzanan paltosuyla acı içinde kıvranan o adam gitmiyordu. Sahiden bunlar nasıl yaşanmıştı, canının acısını hala ben hatırlıyorken o nasıl unutmuştu? Hoş belki de hiç yanmıyordu canı, belki de bir tiyatro sahnesinde bir oyuna dahil olmuştum, kim bilir arkamdan neler diyor, nasıl gülüyorlardı o çabama?

Yatağa girdiğimde yastığımı düzelttim ve kafamı koydum. Sadece uyumak istiyordum ama bu da pek mümkün görünmüyordu. Telefonuma gelen bildirim sesi tam uykuya dalacakken gelmişti ve beni huzursuz etmişti. Kimden geldiğine bakmak için uzandım ve ekranı açtım.

“Nerelerdesin?” yazmıştı bir numara. Kalbim teklediğinde doğruldum ve mesaja tıkladım. Mesajın ondan gelme ihtimali kafamı allak bullak etmeye yetmişti. Parmaklarım titrerken,

“Anlamadım?” yazıp gönderdim. Numaraya dikkatlice baktıktan sonra bugün beni arayan numaraya da baktım ve sahiden de aynı numara olduğunu gördüm.

Birkaç dakika sonra elimdeki telefonun ışığı yandı, ekranı kaydırdım.

“Bir gün geçti ve hâlâ yazmayınca ben yazayım dedim.” Şaşkınlıktan yutkunmayı unutmuştum. Nasıl oluyordu bu, nasıl hiçbir şey olmamış gibi yazabiliyordu hâlâ? Telefonda onun sesini duymadığımı mı sanıyordu? Ya da sevgilisinin yaptığından haberi yokmuş gibi mi davranmaya çalışıyordu? Sinirle klavyeyi açtım ve yazmaya başladım.

“Artık bana ihtiyacın yok sanıyordum, Çağan.” yazdım ve gönderdim. Dalga geçiyorsa, ben de dalga geçiyordum, bilmediğimi düşünüyor ise öğrenmiş olurdu, kafasında her ne varsa bu cümleden kendi cevabını bulabilirdi.

 Dakikalar ağır ağır işlerken artık cevap vermesinden ümidimi kesip yeniden yatağıma uzanmıştım. Onunla neden karşılaştığımı ve bana ne yapmak istediğini gerçekten sorgularken telefonun ışığı karanlık odamın tavanına süzüldü.

“Her ne hissettiysen benim hatam. Hâlâ konuşmak ister misin bilmiyorum ama belki yarın yine aynı kafeye gelmek istersin, belki bazı sebepleri öğrenmek istersin.”

Yazdığını, kalbimi dolduran ağırlıkla okurken onu anlamakta zorluk çekiyordum. Sahiden bir sebebi olabilirdi de olmayabilirdi de. Ona güvenmek konusu içimde tamamen kapanmıştı ama hâlâ bir ses onu dinlemek için ısrar ediyordu. Evet öğrenmek istiyordum, hiçbir şey olmasa bile gözlerime bakıp yalanını öyle söylesin istiyordum. Artık ona inanmayan ama iki gün önce inanmaya hazır olan gözlerime bakıp öyle konuşsun istiyordum. Belki ben de ona bakıp kendi cevaplarımı o söylemeden bulabilirdim, bir ekrana bağlı kalmadan. O yüzden gitmeye karar verdim.

Sabah üç saatlik uykuyla kalkıp hazırlandım. İş yerinden izin almak yine bana sıkıntı çıkaracağı için bir saatlik aramda Oğuz diye bildiğim Çağan'la buluşmak için kafeye gittim. Mekana girdiğimde gözlerim onu direkt bulmuştu ve bu defa o da beni görmüştü. Kafenin kapısını kapatırken hızlı adımlarla ona doğru ilerledim. Ben ona nasıl bakıyordum bilmiyordum ama onun ifadesiz yüzünden yine ne hissettiğini çözemedim. Ceketimi çıkarırken gözlerim onunla buluştu ve gülümsemesine donuk bir ifadeyle karşılık verdim, birkaç saniye sonra yüzünden silinmişti o gülümseme de.

Otururken, “Çok fazla vaktim yok, hemen anlat dinliyorum.” dedim. Yüzü gergindi ve gözlerinin altı son görüşmemizden bu yana daha kararmış görünüyordu. Koyu gözleriyle birleşen halkalar oldukça çökmüş bir görüntü koyuyordu ortaya. Gözlerinin yanında sadece tebessüm ederken beliren çizgiler hâlâ belli belirsiz oradaydı. Sakalları yeni yeni çıkmış dağınık görüntüsüne daha da ezici bir hâl katıyordu. Önce ellerine baktı, biraz düşündü ve ardından suçlu bir ifadeyle gözleri birkaç saniye bana değip yeniden elleriyle buluştu.

“Tam olarak ne olduğunu hatırlıyor musun?” diye sordu sonunda.

“Sen hatırlamıyor musun?” diye sordum ben de sabırsız bir ifadeyle.

“Sadece öğrenmek istiyorum.” Gözlerimi sabır dilenerek yan masalara çevirdim ve ardından pes ederek açıkladım.

“Neden yalan söyledin? İsmim Çağan desen ne değişecekti? Hayatımda biri var desen seni ortada mı bırakacaktım?” Gözlerimin içine dikkatle bakarken devam ettim.

“Beni kandırmana gerek yoktu yani, yanındaki kadın sen kimsin diye sorduğunda beni o çatıdan alan kişi demek yerine bilmezden gelmene gerek yoktu.”

Gözlerini yumdu ve kafasını yere eğdi. Bir süre öyle kaldı.

“Çağan...”diye fısıldadı belli belirsiz ama başka bir şey söylemedi. Ne yapmaya çalıştığını anlamıyordum. Sonunda kafasını kaldırıp bana baktı, yabancı olmadığım o bakışı gözlerimi buldu.

“Demek bunları yaptım.” dedi çatlayan sesiyle. Ama benim gerçekten sabrım taşıyordu. Zaten yeterince az olan vaktimi bunları duyarak harcamak istemiyordum. Sinirle güldüm ve, “Ben bunları dinlemeyeceğim." diyerek bir şey söylemesini beklemeden bir hışımla oturduğum yerden kalktım ama henüz iki adım atmadan kolumdan yakaladı.

“Dur.” Dedi ve ben döndükten sonra hemen elini çekti kolumdan, o da ayağa kalktı.

“Bak, üzgünüm böyle olmasını istemezdim. Sana bu şekilde haksızlık etmek istemezdim, anlıyor musun? Lütfen otur, sakin sakin konuşalım.” dediğinde sabır dilenerek etrafa bakıp sonra ona döndüm.

“Sen, dengesiz, ruh hastası, manyak falan mısın?” Diye sordum hâlâ ayaktayken.

“Daha dün beni tanımadığını söyledin. Şimdi ne diye böyle konuşuyorsun? Hem senin sevgilin nerede?” diye sorduğumda gözlerinden bir karartı geçti.

“Sevgilim falan yok benim.” dediğinde göz devirdim.

“Cidden yeter, karşında salak yok senin.” Deyip tekrardan hareketlendiğimde yine beni durdurdu.

“Ahu, tamam. Bak otur şuraya sana anlatacağım birkaç bir şey var. Söz veriyorum açıklanmayacak şeyler değiller.” Gözlerindeki mahcubiyetin sahte mi yoksa gerçek mi olduğunu anlayamıyordum. İç geçirdim ve kolumdaki saate bakıp yeniden dediği gibi masaya geçtim ve koltuğa oturdum.

“Dinliyorum.” dedim, “Son kez.” diye ekledim üzerine basa basa.

Merak ediyordum. Ama bir yandan da ona inanmayacağımı, sanki ne söylerse söylesin bir şekilde gerçeğin başka olduğunu düşüneceğimi de biliyordum.

“Tamam, önce bir şeyler içmek ister misin?” diye sordu.

“Hayır. ”diye reddettim kısaca.

“Pekâlâ, kahkül.” Bakışlarım başka bir yerdeyken bana taktığı ismi duyunca kaşımı çatıp ona döndüm. İstemsizce ellerim saçlarıma giderken kahkülümü kulağımın ardına sıkıştırdım.

“Senin beni tanıman gerekiyordu, beni hayata döndürmen için evet, ama bu kadar kolay vazgeçebileceğini düşünmüyordum.”

Keyifsiz bir tavırla kaşlarımı kaldırıp güldüm.

“Bana bir gün Oğuz'um, bir gün Çağan'ım diyen bir insanı, sen de takdir edersin ki, tanımam mümkün değil. Yaptığın hareketler tutarsız ve mantıksızdı. Hâlâ bir açıklama yapman için bekliyorum.”

“Neler olduğunu öğrendikten sonra ne yapacaksın merak ediyorum. Belki de oraya hiç gelmemeliydin. Biz hiç karşılaşmamalıydık.” dedi. Suratında onu anlayabileceğim hiçbir ifade yoktu. Pişman mıydı onu bile çözemiyordum.

“Şimdi de hata sende değil bende mi diyorsun?” deyip gülüverince o da,

“Hata sende diyorum.” dedikten sonra güldü ben ona dümdüz bakarken. “Beni ikna etmeye çalışan sendin.” Onu ikna etmiş olmam beni kandırabilirsin demek mi oluyordu?

“Her neyse. Devam et.” Dedim düz bir şekilde bakmaya devam ederken. Zaman geçtikçe diyeceği şeyi merak ediyordum. Ama o beni bekletmekten başka bir şey yapmıyordu. Bir süre sonra konuşmaya başladı yeniden.

“Bazen hatıralar beynini öyle bir sarıyor ki, bir yerden sonra bu sana acı verdiği için ondan vazgeçmek zorunda kalıyorsun. Bu acıları yok etmek için beynin sana oyunlar oynuyor. Seni iyi etmek için bir süre hayatını mahvedebiliyor.”

Sözlerine çok dikkatli bir şekilde kulak verdim. Bir anlam çıkarmaya çalışmıştım ama soyut bir şekilde anlattığı için gözlerine bakıp oradan bir şeyler bekledim. Gözleri çok farklı bakıyordu, yine. Bana yalan söyleyen adam yerine çok başka biri gelmişti sanki. Acılarını saklamak için bu yolu mu seçiyor diye düşünüyordum. Ama bir insanın bu kadar anlamlı bakması için belki de birkaç kez sevgiye tanık olması gerekiyordu ya da kendini bu denli yıpratan acılarına gülümsemekten yorulup, o yaşanmışlığı gözlerine taşıması gerekiyordu. Ve bu adamda saklı olan çok derin şeyler olduğunu o gün net bir şekilde anlamıştım.

“Sana burada bir şeyleri anlatmak isterdim. Ama yeri ve zamanı gelince öğrenmenin daha doğru olduğunu da biliyorum. Sadece şunu bilmeni istiyorum Ahu, tüm bunların bir nedeni vardı. Çekilen onca acının, seçilen o yolun, sana göre dönen oyunların... Tüm hepsinin bir sebebi vardı. İnan bana.” dedi çenesi bir saniyeliğine titremişti ve bunu gerçekten görmüştüm.

“İnan bana, yaşadığım ve sana yaşattığım şeylerin istemesem de bir nedeni var.”

Devamını isteyen bir bakışla baktım ama şu an bunu söyleyecek gibi görünmüyordu o yüzden, bu bana kalbiyle bakan adama inanmak istedim ve ne zaman isterse o zaman anlatmasını beklemeye karar verdim.

“Bir daha böyle bir şey yaşamak istemiyorum.” dedim. Bana çekingen bir bakışla baktı. Sanki "bu elimde değil," dermiş gibi kaçırdı gözlerini.

“Ben de istemem Kâhkül.” dedi.

“Ahu.” diye düzelttim. “İsmim Ahu.”

“Biliyorum.” dedi omzunu silkip. “Ama sen gözümün önüne geldiğinde ilk onu anımsıyorum.”

Bakışlarım ona dümdüz bakarken bu defa kaçışmaya başlamıştı. Beni gözünün önüne getiriyor oluşu kalbimi bir anlığına titretmişti sanki.

“Anladım.” diye saçma bir kelime mırıldandım, ardından saatime baktığımda aramın bitmesine yaklaşık on beş dakika kaldığını görünce hareketlendim.

“Benim gitmem gerekiyor, seni ararım.” deyip hızla kalktım ve göz ucuyla kafasını salladığını gördüm.

Ben çantamı alırken hiçbir şey söylemedi, öylece beni izledi. Kafeden çıkarken çantamdan telefonumu çıkarıp rehberden Betül'ü buldum ve hemen aramaya başladım.

“Efendim canım?”

“İş çıkışı seni aradığımda hastanenin önünde buluşalım. Bir şeye bakmamız gerekiyor.”

“Neye bakacağız? Bir şey mi oldu?”

“Hayır, hayır. Birisi var... Birisinin hastalığını öğreneceğiz.” dedim kendimden bile beklemediğim şekilde. Karşı taraf sessizliğe bürünürken ben emin adımlarla ilerliyordum. Evet, çok kötü şeyler yaşamış olabilirdi. Hastalığı çok ağır olabilirdi. Ama ne olursa olsun, onun yanında kalacaksam bunu bilmem gerekirdi. Ha önce öğrenmişim ha sonra öğrenmişim bence bir farkı yoktu ve artık onun bu tavrının nedenini erteleyemeyecek kadar merak ediyordum. Neyle karşılaşacağımı kestirebiliyordum ama nasıl şeyler hissedeceğim konusunda bir fikrim yoktu.

Onu ölüme iten nedeni öğrenmek için can atıyordum.

 

 

Sonraki Bölüm Beğen