gozdesalti tarafından

Paylaş

12. Bölüm: Kısa Bir Veda.

Redd- Kanıyorduk.

*

Bu özgürlüğün ve sonsuzluğun ardında kalıp, kazandıklarımı ve kaybettiklerimi düşündüm. Oğuz haklı olmalıydı, bugün olduğum kişinin her bir adımında babamın izi vardı. Onda görmeseydim cesur biri olmayı; fedakâr, azimli ve hep sevgiye tutunmanın insanı kazanan yapmasını onda görmeseydim belki hâlâ yabancı kalacaktı bu kavramlar bana. Annem de güçlüydü ama o gücü eğer babamla karşılaşmasaydı belki bir yerde tükenirdi. Bizi terk eden adam hep bir şekilde onu sindirdiği için cesur biri olmak ne demek o da bilmiyordu. Öyle bir canavarın karşısında nasıl kalmalı bilmiyordu, üstelik yalnız da değildi, bir de yanında en az kendisi kadar çaresiz birisi vardı, ben vardım.

Şimdi Oğuz'un yanında kalıp, ona sonu görünmeyen bir yolda eşlik ederek kendime bir şeyler ispatlamaya çalışıyordum belki de. Ya da babamın savunduğu "iyileşmeyen kalp yoktur evladım, pas tutmuş kalp vardır," görüşüne sahip çıkıyordum ben de. Oğuz'un pas tutan bir kalbi yoktu aksine herkesin tanımak isteyeceği kadar naif bir kalbi vardı. Sırf bu yüzden de iyileşmeliydi, o kendini böyle görmüyor bile olsa ben öyle görüyordum ve hırsımla çabam bu yüzdendi. Kendini yenilgiye hazırlaması ve ölümü bekliyor olmasını asla kabullenemiyordum. Her yolu denemiş miydi? Tüm sonları görmüş müydük? Verilen tüm çabalar nasıl bir şeye yaramıştı? Daha bunlar için konuşmak çok erkendi ve bu yüzden kabullenecek bir durum yoktu. Oğuz hak ediyordu, göz göre göre yok oluşunu izlemek istemiyordum. Bunu kendisine yapmasına da izin vermeyecektim.

Yolu güzelliklerden geçen her insanın hak ettiği bir mutlu son yok muydu? Biz hakkımızdan fazlasını da istemiyorduk üstelik. Şimdiye kadar yaşanan acıların bize verecek bir borcu sayılmaz mıydı bu? Dikenli yollardan geçmiş, bileklerimize kadar kanamıştık, şimdi ayağa kalkıp o taşı bir kenara koyma vakti gelmemiş miydi? Dizlerimizdeki tozları üfleyip, etimize saplanan çakıl taşlarını çırpma vaktimiz gelmemiş miydi? Zaten bir ton yarayla devam edecek oluyoruz yolumuza, daha da engele rastlamamız gerekiyor mu, bu engebeli ve nereye gittiğini bilmediğimiz yolda, biraz da olsa mutluluk düşmüyor muydu payımıza? 

"Bu yarabandı alışkanlığını ne zaman edindin?" diye sordu uzun bir sessizliğin arkasından. Artık bedenim soğuğa karşı duyarsızlaşmıştı. Sıcaklıklarımız da bitmişti ve birazdan dönecek olduğumuz için biraz daha manzaranın tadını çıkarmaya devam ediyorduk. 

"Babam söylemişti bu fikri, daha fazla canım yansın istemiyormuş öyle söylerdi. Ama bu bir tür bağımlılık, kafanda bitirirsen belki son bulur ama ben yenemedim şimdiye kadar. Yarabantlarını sürekli değiştirmek fikri beni zorladığı için babam yarabantlarının üzerlerine şekiller çizerdi, bazen farklı renklere boyardı onları. Bazen farklı yarabantları alırdı. Ben de o hiçbir albenisi olmayan yarabantlarından kurtulmuş olurdum." Her bir dediğimi dikkatle dinlediğini gördüm.

"Sonra peki? Büyüdükçe geçer aslında çoğu alışkanlıklar, baban da gittikten sonra ne yaptın?" diye sordu. Geçirdiğim zamanlar birer birer gözümün önüne gelirken anlatmaya devam ettim.

"Babam çok önceden hastanede çalışıyormuş, benim o gittiğim hastanede çok yılları geçmiş. İster istemez çoğu doktoru da hemşireyi de tanıyormuş tabi. Benim hastalığım için bir psikologla görüştü ve onunla gidip geldik ama bana pek faydası olmadı. Psikiyatristle görüşmelerim de oldu ama ilaç tedavisini babam istemediği için devam edemedik ona da. Başka bir tanıdığının görüşmesine gidecekken de onun hastalığı devreye girdi ve öylece kaldı." diye anlattım, bütün bunların karşılığı, anlatıldığı kadar birkaç cümle etmiyordu hayatımda.

"Benimle rastlamadan önce de gidiyordun, o görüşmelerin bir faydası oluyor muydu?" diye sordu bu defa. Görüşmeleri hatırladım ve gerçekten de bana bir faydası dokunmadığını anımsadım tekrardan.

"Hayır, genelde tavsiye edilen ilaç tedavisi oluyor ama ben de o ilaçları kullanmak istemiyorum."

"Haklısın, çoğu çok ağır ilaçlar. Yarabantları daha makul bir tedavi oluyor bu durum için." dedi düşünceli bir ifadeyle. Üzerinde düşünülmesi gereken bir durumun içinde değildim aslında o yüzden ben önemsemiyordum onun da önemsemesini beklemiyordum. Tam bunu düşündüğüm sırada sanki bunu fark etmiş gibi hareketlendi.

"Gidelim mi?" diye sordu bana doğru döndüğünde, daha fazla bu konu üzerinde durmamasına sevinmiştim.

"Gidelim." dedim ben de hareketlenerek. O yanımdan geçerken ben de bir kere daha manzaraya bakıp o güzel havasını içime çektim, buraya bir daha geleceğimi biliyordum. Umarım bir sonraki gelişimde birçok şeyi atlatmış oluruz diye geçirdim içimden.

Arabaya geçtiğimizde derin bir düşünce içinde olduğunu gözlerindeki yoğunluktan görebiliyordum. Yeni yeni çıkmaya başlayan sakalları, kemikli çenesi, kavisli kaşları, belirgin yüz hatları dışarıdan sert bir hat sunuyordu etrafa, özellikle böyle düşünceli zamanlarda mesafeli birisi oluyordu sanki. İçinde ne düşündüğünü ne hissettiğini konuşmadan tahmin edebilmek imkansızdı. Kendisini istediği zaman kabuğuna çekebiliyor ve herkese karşı bir duvar örebiliyordu. O tarafa geçmek istediğim zaman geçebiliyordum ancak Oğuz hiçbir zaman tam olarak kendini açmak için çabalamıyordu. Kendi içinde yaşadıklarını ve hissettiklerini görmek istesem de her zaman elimi uzatmaktan çekiniyordum. Sonuçta her hissettiğini, düşündüğünü anlatmak zorunda değildi bana, bunu dile getirmiyor olsa bile kendimi hep bir çizginin ardında tutmak istiyordum. Bazen yalnız kalmasını ve birisine bağlı yaşıyormuş gibi hissetmesin istediğim zamanlar bu çizgiyi daha da belirgin hale getiriyordum.

Evin önüne geldiğimizde saat epey geç olmuştu, neredeyse gece yarısı olacaktı. Dizlerimdeki battaniyeyi avuçlayıp kaldırırken arka koltuğa koymak için katlayacakken, "Sende kalsın, üstün ince," dedi. Yüzü hâlâ yumuşak görünmüyordu. Bir sorun olup olmadığını sormak istedim. Yol boyunca da birkaç önemsiz konu haricinde pek konuşmamıştık. Ara ara çaktırmadan ona baktığımda bakışlarında hâlâ derin bir ifade olduğunu görüyordüm. Ailesiyle veya başka herhangi bir mesele olabilirdi ama Bakacak'tayken hiç böyle bir şey hissettirmemişken şimdi durumun ne olduğunu merak etmiştim.

"Yarın sanırım öğleden sonra geleceksin şirkete?" Diye sordu ben aklımdaki sorularla boğuşurken. Sadece kafamı salladım ve bunun üzerine durdu o da kafasını salladı.

"Yarın ben olmayacağım. Hatta belki ertesi gün de. Ters bir şey olursa, ya da erken çıkman gerekirse Nihal sana yardımcı olacaktır, aklın kalmasın yani işlerde falan." Konuşması bittiğinde yüzümü incelemeye başladı ama herhangi bir ifade göremedi orada.

"Neden olmayacaksın diye sorsam, anlatmak istediğin bir meseleyse tabii." dediğimde gözleri şaşkınlıkla kımıldadı ama bu fazla uzun sürmedi. Belliki beklemediği bir cümle kurmuştum ama bu mesafeli duruşuna karşılık nasıl davranmamı bekliyordu ki?

"Senden sakladığım bir mesele oldu mu daha önce?"

"Hastalığın dışında hayır ama her şeyden bahsetmek zorunda değilsin sonuçta, oladabilir."

"Veya anlatmak istemediğim?"

"Zihninin içinde olmadığım için bunu bilemem." Dedim ve çıkışmış görünmek istemediğim için devam ettim.

"Ama neden olmasın Oğuz? Her düşündüğünü, her yaşadığını bana anlatmayı istemek zorunda değilsin ki. Zor şeyler yaşadığında, çaresiz kaldığında bunu kendi başına yaşamak da isteyebilirsin, ben sadece sana yalnız olmaman ve bu hastalık sürecini birlikte atlatabilmek için elimi uzatıyorum yalnızca. Tekrardan çıkmaza sürüklenmeni istemediğim için."

"Biliyorum Ahu, bu açıklamayı da beklemiyordum ayrıca. İstemeden seni kızdıracak bir şey mi yaptım?"

"Hayır, sadece..."

"Sadece?" Bütün o söylediklerimden sonra nasıl diyecektim kendi kabuğuna çekilince anlam veremedim diye? Hem her şeyi bana anlatmak zorunda değilsin deyip hem neden bana mesafeli davrandığını sormak kulağa oldukça saçma geliyordu.

"Sadece, sanki daha önce senden bir şey sakladım mı diye sorunca kendimi tuhaf hissettim." Diye uydurdum ama yeterli bir uydurma olmamış olmalı ki Oğuz birden gülümsedi.

"Sadece aklımda birkaç düşünce vardı, sana karşı soğuk mu kaldım biraz? Kendi içime dönünce biraz böyle oluyor. Sanki dışarıya kulaklarımı kapatıyorum gibi. Böyle hissetmene neden olduysam kusura bakma." Araya girecektim ama konuşmaya devam edince bölmek istemedim.

"Yarın doktorumla bir görüşmem vardı ama konuşma esnasında karakterler değişebilir, bir süre olmayabilirim diye düşünüyorum. Bu birkaç gün içinde sen de kendi hayatınla kalırsın, kendine zaman ayırırsın zaten yeterince zamanını aldım şu birkaç gün."

Oğuz ne kadar belli etmemeye çalışsam da tavrımdan her şeyi anlamıştı işte. Duygularımı saklamakta çok da iyi olmadığımı bir kere daha görmüş oldum. Gerçi iki dakikada çocuğu tersleyip, hayatındaki yerimi hatırlatırken yeterince belli etmiş de olabilirdim.

"Yo, zamanımı falan çalmıyorsun. Ben, dalıp gidince ve mesafeli durunca çok da sorgulamak istemedim."

"Sorgulamadın ama çok güzel haddimi bildirdin," deyip gülmeye başlarken şaşkınlıkla ona bakakaldım ve çok utandım. Durumu izah etmek için ağzımı açtığımda tavrıma daha çok gülmeye başladı.

"Hayır ya, gerçekten o şekilde yaklaşmak istemedim," diye kendimi açıklamaya çalışırken araya girdi bir yandan hâlâ gülerken.

"Biliyorum, takılıyorum sana."dedi ve gülüşü hafif hafif yüzünde gölge gibi kalırken, "Ama lütfen aklına takılan herhangi bir şey olduğunda bana sor, olur mu?" Dedi ve daha da ciddi bir yüz ifadesi yerini alırken bana oldukça derin bakışlarıyla bakmaya başladı.

"Ben zihni kalabalık bir adamım Ahu, bazen dışarıya sağır olabiliyorum. Tamamen gerçekliğe odaklandığım sıralar da genelde yanımda sen olduğun zamanlar oluyor. Beni burada tutuyorsun, kendimde kalıyorum. Ama bazen yine de oluyor işte, kendimi sana açıklayamazsam asıl o zaman aradaki mesafeleri hissederim, buna izin verme."

Karşılığında kafamı salladım ama bu ihtimali düşünmediğim için kendime kızdım.

"Bu arada biz seninle hiç normal şeylerden bahsetmiyoruz farkında mısın?" Diye sordu birden.

"Ne gibi?" Diye sordum ben de kaşlarım çatılırken.

"Mesela, yaşlarımız, doğum tarihlerimiz, normalde neler yaptığımız, okullarımız," güldü ve ekledi, "burçlarımız..." ve ben de güldüm.

"Burçlara inanır mısın? " diye sordu hemen ardından.

"Yani, özeliklerine evet ama günlük yorum falan olunca inanmam. Sen?" diye sordum,

"Hiç." dedi hemen.

"Hiç mi?" diye sorduğumda dudaklarını büzüp kafasını salladı.

"Sordun ama?"

Omzunu silkti.

"Bilmem aklıma geldi. Hangi rengi seversin mesela?" diye sorunca hiç düşünmeden cevapladım.

"Turuncu, hatta çok fazla severim."

"Turuncu. Başka?"

"Başka... Mavi severim, turkuaz tonları. Sen?"

"Lacivert. Yeşil de severim." diye yanıtladı. Neden bu kadar hevesli bir şekilde bu konuları konuşuyorduk anlam vermemiştim ama hoşuma gitmişti.

"Genelde kıyafetlerin Lacivert," dediğimde gülerek kafasını salladı.

"Seviyorum işte," dedi "Ama sende hiç turuncu görmedim."

"Evet, seviyorum işte, çok uluorta kullanmam, çok sevdiğim şeyleri başkası görmesin diye saklarım,"

"Sanki sen bulmuşsun gibi," dedi gülerken.

"Evet..."

"Aslan mısın?"

"Ne? O da mı böyle?"

"Hayır burç olarak..."

"Ha..." dedim, "Allah'tan hiç inanmıyormuşsun..." dediğimde güçlü bir kahkaha attı ve ben de gülmeye başladım.

"Ayrıca bu konuları neden normal bir zamanda konuşmuyoruz da evimin önünde gecenin bir vakti konuşuyoruz?" diye sordum gülmeyle karışık.

"Haklısın. Ben de şu an tam onu sorguluyorum." Dedi sonra yüzüne ciddi tavır yerleşirken tekrar gözleri benimle buluştu, "Ben seni arayana kadar bekle istersen yarın veya diğer güne kadar." dediğinde kafamı salladım.

"Tamamdır o zaman, dediğin gibi ben senden haber bekliyor olacağım. Bugün için teşekkürler çok güzel bir geceydi, Bakacak çok güzeldi, hissettirdikleri de öyle."

"Ne demek, yakın bir zamanda tekrarlarız umarım."

"İyi geceler o zaman, Oğuz." Dedim tebessüm dökülürken dudaklarımdan.

"İyi geceler, Kâhkül." dedi karşılığında ve gülümsemem genişledi. Kapıyı açıp dışarı çıktığımda elimdeki battaniyeyi de omzuma aldım tekrardan. Bakacak kadar olmasa da burası da soğuktu.

Hızlı bir şekilde apartmana girerken Oğuz'un arabasının sesini binanın dış kapısını kapattığımda duymuştum. Arkamı dönmesem de ben içeri girene kadar beklediğini anladım.

Eve girdiğimde karanlık aralığı aydınlatmak için telefonumun fenerini açtım ve ayakkabılarımı çıkarıp içeri geçtim. Kapıyı kapattığımda üzerindeki anahtarla kilitledim. Annem çoktan uyumuş olmalıydı zaten içeride de hiçbir ışığın yanmamasından anlamıştım. Ayak ucumda odama geçmeye çalışırken oturma odasında bir kıpırtı oldu,

"Ahu?" diye mırıldandı annem yarı uykulu sesiyle.

"Benim anne."

"Niye geciktin bu kadar?" diye sordu, karanlıktan dolayı ona baktığımı anlamıyordum ama cevap veremedim bir süre.

"Böyle geçe kalma Ahu, ne işiniz varsa gündüz halledin. Bak beni huzursuz ediyor bu iş." sesi hem sert hem de sitemkârdı. Yutkundum ve göreceğini düşünerek kafamı salladım.

"Tamam anne. Özür dilerim." dedim ve karşılığında hiçbir şey demeden yattığı yere yeniden uzandı. Onu kızdırmıştım ve kendince çok haklıydı. Üstelik onu birkaç gündür hep yalnız bırakıyordum.

Odama geçip yavaşça kapıyı kapattım, ışığı yaktım ve yatağıma oturdum. İçinde olduğum bu durum her ne ise omuzumdaki dokunulamayan ağırlığı oradan nasıl alırım diye düşünüyordum. Bir süre benim için fırsat olacak bu işe ara vermeden devam etmem gerekiyordu. Evi geçindiren biri olarak sorumluluklarımı unutursam anneme bu durumu izah etmem daha zor olurdu. Zaten yeterince kabul etmiş değildi. Oğuz'un gecenin bir yarısı başı dertte olsa anneme bir bahane uydurup yanına gidemezdim, doğruyu söylersem Oğuz'un karşı daha büyük duvarlar örmesine neden olurdum. O yüzden Oğuz beni arayana kadar evle, işle ve annemle yeterince ilgilenmek daha uygun olacaktı.

Derken yatağın üzerindeki telefonum titredi. Mesaj Betül'dendi. Evet, o da vardı.

Betüşüm: Tüm mahalleliyle indiğin arabanın ne kadar güzel olduğunu konuşuyoruz şu an.

Yazdığı mesaja sessizce kıkırdarken balkona çıktım. Orada olduğunu görünce ikimiz de daha fazla güldük.

"Ne haber gece kuşu? Nereden böyle?"

"Oğuzlaydım."

"Orasını anladık gülüm. Zaten benimle değilsen onunlasındır. Neredeydiniz?"

"Bakacak. Manzara için gitmek istedi, biraz kaldık bir şeyler içtik sonra döndük işte."

"Oo, çok soğuktur orası şimdi."

"Hem de nasıl, saç tellerime bak buz kütlesi olacaktı az daha kalsaydık." dediğimde güldü.

"Ee, durumu nasıl peki? Bir gelişme oldu mu?" diye sorunca yüzüm düştü ama gecenin karanlığında bunu görmemiş olduğuna emindim.

"Şimdilik hayır, yarın görüşmesi varmış tekrardan. O çatıya çıktığı günden sonra ilk kez gidecek. Karakter değişmesi olabilir dedi, o arayacak beni."

"Hadi bakalım, umarım güzel bir gelişme olur onun için de. Bunca zaman onca düşünceyle yaşamak... çok yorucu olmalı." diyerek iç geçirdi. Onun bu cümlesinden sonra aklıma Oğuz'un ben zihni kalabalık bir adamım, demesi geldi. Gerçekten yorucu olmalıydı, kendi sesinden başka sesleri duymak ve hatta bazen onlara hükmedememek düşüncesi bile beni boğuyordu, delirecekmiş gibi hissediyordum. Onu anladığım ve onun yaşadıklarını hissettiğim zamanlarda gözlerinin içine bakıp bunca şeyle tek başına mücadele etmek zorunda kaldığı için ona daha çok haykırmak istiyordum asla yalnız olmayacağını. Bu ilan edilen savaşı en az kayıplarla atlatmak için ona söz vermek istiyordum. Kendime söz veriyordum sonra. Bu savaşta dökülen her kanın bizim topraklarımızda izi olmayacağına, çocukluğumuzdan vurulan hayallerimizi, topallayan umutlarımızla bile olsa gerçekleştireceğimize söz veriyordum.

***

"Manzaraya karşı konuştuğunuza göre iyileşti adam ha?" diyerek çayını yudumlayıp beni süzen anneme gülerek baktım.

"Anne adam soğuk algınlığı yaşıyormuş gibi konuşma Allah aşkına ya, bununla onun ne alakası var?"

"Hasta olan evde oturur," diye homurdandı.

"O tür bir hastalık değil ama işte bu, neyse ya boşver bir daha o kadar geçe kalmam zaten, geçe kalacak gibi olursam hiç gelmem böylelikle aklın da bende kalmamış olur." dedikten sonra tavrı o kadar komikti ki gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Zeka fışkırıyor maşallah,"dedi ben bozulurken,

"Manzara yaramış sana. Temiz hava beynini açmış," dedi.

"Aşk olsun, o ne demek?"

"Ne demek olsun, bir şey demek değil. Hadi çayını soğutma da işine geç kalmadan git. Kaçta çıkarsın?"

"Akşam altı gibi çıkarım. Bir şey lazım olursa ararsın beni olur mu?" Diye sorduğumda kafasını salladı ben de kalkıp onu öptüm ve çantamı alarak kapıya yöneldim.

Kapının önünde ayakkabımı giyerken merdivenlerden Betül'ün indiğini gördüm.

"Günaydınlar!" diye hızla merdivenlerden inerken bu neşenin nereden geldiğini anlamak için sordum,

"Seda Hanım, günaydın, hayrola?" Dediğimde, Seda Sayan'dan bahsettiğimi anladı ve gülerek yanıma geldi.

"Bugün neşem çok yerinde ama neden bilmiyorum, sebepsiz bir enerjim var."

"Sıradan bir Betül Arca genelde böyledir, alıştık."

"Bugün erken çıkar mısın? Kahve içeriz beraber. Lütfen, lütfen, lütfen."

"Altı gibi çıkarım, gelince de seni ararım, bize gelirsin."

"Süper! Haftaya ne planımız var?"

"Ne olacak haftaya?"

"E yuh, doğum gününü de unutmazsın be kızım."

"Aklımdan çıkmış, hangi aydayız onu bile karıştırıyorum bazen. Ama plan falan yapmayız ya, bizde oluruz yine."

"Aman kırk yılın başı gideriz kutlarız işte uzatma. Hadi ben kaçıyorum, çarşıda işim var, okula falan uğramam lazım. Akşam görüşürüz."

"Görüşürüz," diyerek sarıldığımızda ben de çantamı alıp aşağı indim.

Haftaya 9 Nisan, yani benim doğum günümdü. Aklımdan tamamen çıkmış olmasına gerçekten şaşırmıştım. Kendi hayatımın bu kadar dışında kaldığımı anlamam için bir sebepti aslında bu. Oğuz'la karşılaşmamızın üzerinden neredeyse iki ay geçmişti. Sanki iki yıl gibi geçen bu zamanda da 23 yaşıma girdiğime bile inanamıyordum. Oğuz'un da 26 yaşında olduğunu kayıtlardan okumuştum. Acaba onun doğum günü ne zamandı? Böyle günleri kutluyor muydu bilmiyordum ama ona küçük bir hediye vermeyi istiyordum.

İş yerine geldiğimde ortalık durgundu. Nihal beni görünce yanıma gülümseyerek geldi,

"Hoş geldin Ahu, Tayfun Bey de seni bekliyordu. Oğuz Bey birkaç şey söylemiş de onlar hakkında konuşacak sanırım. Bu arada işler nasıl, biraz daha alışabildin mi ortama? Ben her gün gelemiyorum ama seni görünce bir konuşayım istedim."

"İyi yaptın." Dedim gülümseyerek. "Güzel gidiyor, epey alıştım aslında, Tayfun Beyin yanına da uğrarım birazdan teşekkür ederim."

"Ne demek canım. Bir sıkıntı olursa buralardayım." dediğinde gülümsedim ve yürümeye devam ederken telefonum titredi. Arayan Oğuz'du.

"Alo? Oğuz?"

"Benim, nasılsın?"

"İyiyim, görüşme bitti mi?" diye sordum hevesle.

"Daha başlamadı aslında girmeden bi arayayım dedim, durumlar nasıl?"

"Anladım, burada her şey yolunda asıl sende durumlar nasıl? Gergin misin, ters giden bir şey oldu mu?"

"Yok olmadı, son birkaç gündür sesleri bastıramıyordum ama şu an daha iyiyim. Görüşme esnasında başa alınacak hepsi ama olsun, üstesinden gelmeye çalışacağım."

"Keşke seninle gelseydim, belki bir faydam olurdu."

"İnan bana beni öyle görmemen benim için daha faydalı. Seni tekrardan Çağan'la muhatap etmek istemiyorum. Onu görmeni, ortaya çıktığında sana dalaşmasını istemiyorum. O yüzden senden bir şey istiyorum Ahu. O ortaya çıkarsa onu durdurmaya çalışma, mümkünse karşısına çıkma, sana ne yapar bilemiyorum ve bunu düşünmek bile bana çok sıkıntı yaratıyor. Birkaç gün kendi halinde kal lütfen, ben sana ulaşana kadar beni arama. Başka bir karakter ortaya çıkarsa zaten haberin olur ama onunla karşı karşıya gelme, olur mu?"

"Nasıl istersen öyle olsun, seni bekliyor olacağım Oğuz. Aklım seninle, kalbim de. Umarım bu görüşme iyileşme için bir adım olur."

"Kendine iyi bak bu süre içinde. Görüşmek üzere." dedi ve telefonu kapattı. Boşluğa doğru savrulurken bu konuşmanın tuhaf bir hissiyatı kalmıştı üzerimde. Kısa süreliğine veda etmişti bana, ne zaman geleceğini bilemiyordum. Sadece daha güçlü bir şekilde gelmesi için dua ediyordum.

Ama belki de sandığı kadar zor olmaz ve hiçbir karakter ortaya çıkmadan biter görüşme. O zaman tüm güzelliklere başlamak için daha güçlü adımlar atıyor olduğumuzu görürüz ikimiz de. Sadece bu ihtimale tutunarak işime devam ettim. En kısa zamanda, en güzel haberleri bekliyordum bunu hak ettiğimizi kendime hatırlatarak.