gozdesalti tarafından

Paylaş

11. Bölüm: Çırpınmak.

Redd- Beni Sevdi Benden Çok.

 

​​​​​​***

Bakacak'ın manzarası bahsedildiği kadar vardı. Arabayı uzun bir yokuş çıktıktan sonra, düzlüğe ilerleyen yerde, birkaç arabanın arkasındaki geniş bir alana park etti Oğuz. Dışarısının oldukça soğuk olduğunu uğuldayan rüzgardan anlamak kolaydı. Dışarıda sert bir ayaz bizi bekliyordu. Arabanın arka koltuğundaki iki kalın battaniyeyi alırken birini bana uzattı, diğerini kucağına koydu.

"Arabada kalırız diyordum ama önümüzdeki arabalardan dolayı bunu yapamayacağız sanırım."

"Çıkacağız yani, kararlısın." Dedim gülerek battaniyelere baktığımda. Soğuğu cidden sevmiyordum, manzara için bile olsa sadece bir süre katlanabilirdim.

"Evet, merak etme sıcak bir şeyler bize yardımcı olacak. Kahve gibi. Bu manzarayı sana göstermek istiyorum. Akşamları özellikle daha güzel bir ortamı var."

"Umarım manzara için vücudumuzun bir parçasını burada bırakmayız." Dediğimde gülme tınısı arabayı doldurdu.

"Sence buna izin verir miyim?" Deyince bu defa ben güldüm.

"Doğa olaylarına müdahale edebildiğini bilmiyordum." Dediğimde battaniyeyi aldı ve tebessümle bana baktı.

"Hadi inelim, manzarayı gördüğünde vereceğin tepkiyi merak ediyorum." Dediğinde arabanın kapısına gitmişti bile eli, kapı aralandığında içeriyi öyle bir soğuk hava doldurdu ki saatlerdir arabanın içinde oturduğumuz için sırtım sıcağa alışmıştı ve bu inceden gelen rüzgarı direkt sırtıma ve göğsüme uzanırken buldum. Hemen elim battaniyeye sarıldı ve her ne kadar koltuğa sarılarak burada kalmak istesem de mecburen battaniyemi alıp ben de arabadan hızlı bir şekilde indim.

"Tepki verebilecek kadar donmam umarım." dedim kapıyı örterken. Hava gerçekten oldukça soğuktu ama şu anda yapabileceğim bir şey yoktu. Oğuz burayı cidden seviyor olmalıydı. Hevesli bir şekilde manzaraya doğru ilerliyor, arada bir ona yetişme çabama bakıp gülüyordu.

"Sakın burada dönüşeyim falan deme. Çağan beni burada bırakıp çeker gider yemin ederim. Sabah da beni burada kalıp olarak bulursunuz artık."

Sonunda nefes nefese kalmış ama yine de ona yetişmiştim. O da soluklanmama baktı ve dediğim cümleye gülümsedi.

"Keşke her şey benim kontrolümde olsaydı," dedi gözlerini gözlerimden çekip yere indirdiğinde. "Çoğu şey daha kolay olurdu."

Havayı dağıtmak için söylediğim cümle onun yüzünü düşürünce gerilmiştim. Keşke kafasını net bir şekilde gösteren bir alet olsaydı, ya da kalbini. O zaman onu inciten şeyi hâlâ hesap edemediğim için kendime kızmaktan vazgeçerdim.

"Senin kontrolünde olsaydı zaten bir şekilde iyileşirdin." Dedim bir yandan ellerimi hızla kollarımın üzerinden bir aşağı bir yukarı sürerken.

"Senin gibi." dediğinde gözleriyle denk geldim. Bu cümleyi anlayamayacağımı bildiği için ben sormadan söyledi.

"Parmaklarından bahsediyorum," diye mırıldandı daha yavaş yürüdüğünde.

"Kontrolünde olsaydı böyle görünmezdi."

Bakışlarımı yara bantlarına indirdiğimde konunun bana dönmesine sinir olmuştum.

"Şu an konuşmak istediğim en son şey bu zımbırtılar." diyerek kestirip attım. Ama sesimin biraz sert bir havada çıkmasının ardından Oğuz'un yüzünde okuyamadığım bir anlam belirdi ve konuyu kapattığını anladım. Ben içten içe kendime kızarken bir yandan karşımızdaki büfeye doğru ilerliyorduk.

Çalışan adam bizi güleryüzle karşılarken Oğuz bu ifadeyi dalgınlığı yüzünden görmemişti. 

"Merhaba, biz bir sade kahve alalım bir de..." deyip bana döndü,

"Sahlep." dedim ben de. Bu soğukta aklımdan geçen tek şey bu olmuştu, kahveyi çok fazla sevmezdim.

"Bir de sahlep alalım." dediğinde adam kafasını eğdi ve,

"Tamamdır, birkaç dakika sonra siparişiniz hazır olur efendim." dedi, içten bir şekilde gülümsediğinde kahverengi gözleri kısılmıştı.

"Teşekkürler, kolay gelsin." dediğimde Oğuz ilerideki masalara doğru ilerlerken ben de onun hemen ardından geliyordum. Manzaranın büyüsü ve gecenin karanlığını dağıtan ışıklar, şakaklarımı sızlatan ayazı göz ardı etmem için bir nedendi aslında. Korkuluklara yaklaştığımızda önümüzdeki uçsuz bucaksız bir manzarayla aramızda sadece bir demir parçası vardı.

"Nasıl buldun burayı?" diye sordu ben manzaraya o bana bakarken. Karşımda huzur vardı sanki, karşımda sonsuzluk vardı, karşımda özgürlük vardı. İnsan burada her şeyi unuturdu, gökyüzünün sınırsızlığını paylaşabileceği bir dağ eteği, sonu görünmeyen diyarlar vardı burada. Oğuz'un neden buraya sık sık geldiğini daha iyi anlıyordum.

"Dürüst olmak gerekirse üşümekten pek manzaraya bakamayacağımı düşünmüştüm. Ama çoğu şey gibi soğuğu da unutturuyormuş."

"Özgürlüğü hissettiriyor buradaki esen rüzgar sanki, değil mi? Sanki bu korkuluklar olmasa uçabileceğine inanıyor insan." dedi, ona baktığımda gözlerinde, karşıda yanan ışıklardan bağımsız bir aydınlık görüyordum. Burasının onda bıraktığı bu güzel izlerin mutluluğuyla döndüm önüme ve derin bir nefes alıp manzaraya bakmaya devam ettim.

"Buraya ilk kiminle geldim biliyor musun?" diye sordu hemen sonra, sesinin tınısında neşeli bir hava vardı. Merakla ona döndüm o da gülümseyerek bana baktı,

"Annemle," dedi. "Onun da en sevdiği yer burasıdır, gerçi epeydir gelmemiştir buraya yoğunluğundan dolayı ama sorsan hala en sevdiği yer burası."

"Annen buralı mı?" diye sordum.

"Yok, İstanbullu. Ailesiyle çok sonra taşınmışlar buraya." dedi ve hemen sonra,

"Sen nerelisin?" diye sordu çatık kaşlarıyla.

"Amasya. Biz de buraya sonra taşındık. Babam Trabzonluymuş ama." diyerek güldüm, üvey babamdan bahsettiğimi anlamıştı.

"Oo," diyerek güldü o da, "Şimdi bu anlık sinirlenmelerin nereden geldiği anlaşıldı. Karadeniz damarı varmış sende." dediğinde bir kahkaha patlattım, böyle diyeceğini tahmin ediyordum.

"Ee, babamızın kızıyız." dediğimde o da keyiflenmişti. Aradan bir iki dakika geçtikten sonra bir şey diyecekmiş gibi kımıldadı, aynı zamanda gerildiğini de fark etmiştim.

"Kaç sene oldu?" diye sordu kısa bir süre sonra, bu soruya hazırlıksızdım. O yüzden yüz ifadem hemen düşse de toparlamam uzun sürmedi.

"Üzgünüm, merakıma yenik düştüm, ben sıcaklıkları almaya gideyim." dedi ve hemen yanımdan ayrıldı. Aslında merak etmesinin hiçbir zararı yoktu, ben onun tüm hayatını irdeliyordum. Ama bunu söylememe fırsat bırakmadan gittiği için cevabımı verememiştim.

Arkamı dönüp baktığımda içecekleri aldığını gördüm ve gülümseyerek teşekkür ettiğini okudum dudaklarının hareketlerinden. Üzerinde siyah kot pantolonu ve yine siyah, dizlerine kadar uzanan paltosu dikkatimi çekmişti. Arabada ne giydiğini inceleyecek kadar bakma fırsatım olmadığı için üzerindeki montun onu ilk gördüğüm günde de giydiğini şimdi fark ediyordum. O günden sonra bu paltoyu üzerinde görmemiştim, bu yüzden içim tuhaf bir sızıyla burkuldu.

"Ne düşünüyorsun kara kara?" diye sordu gülümseyerek yanıma geldiğinde. Sahlepimi alırken bir yandan omuzumdan kayan battaniyeyi düzeltti.

"İçin ısınır şimdi." diyerek gülümsedi. Ama o an içimi ısıtan, şakaklarına kadar çizgiler uzandıran gülüşü olmuştu.

"Tarçın attılar mı?" diye sordum o kahvesinin tadına bakarken.

"Evet, sana soracaktım ama bu tarafa bakmıyordun, ben de atılmasını istedim," dedi ve sonra dudaklarını büzüp, "Sevmiyor muydun?" Diye sordu.

"Yok yok, seviyorum." Dedim gülümseyerek. "Sen sevmez misin sahlep?" Diye sordum merakla.

"Severim ama kahveyi daha çok seviyorum. Alışkanlık." Diyerek omuz silkti.

"Ha, anladım. Bir an ona da alerjim var diyeceksin sandım." Dedim gülerek.

"Sadece elmaya alerjim var. Yani bildiğim kadarıyla." dediğinde ikimiz de güldük.

Biraz zaman geçtikten sonra sessizliği bozan ben oldum.

"On bir sene oldu," dedim o kafasını bana çevirdiğinde ben ona bakmıyordum.

"Onu kaybedeli tam on bir sene oldu. Onu uğurlayıp eve geldikten sonra beş dakika bile geçmiyordu. Nasıl geçecek diyordum kendi kendime, anneme soramıyordum çünkü o benden daha kötüydü. Nasıl geçer şimdi zaman diyordum, öylesine alışmıştım ki ona, hasta bile olsa köşe koltukta oturmasıyla bile yetiniyordum. Ama giden her şeyiyle gidiyordu. Bazen fotoğrafları, anıları yetmiyor, onu çok özlüyorum. Ama bu lanet zaman hep geçiyor, bak on bir sene geçmiş bile. Nasıl geçti kimse bilmiyor. Zaman öyle bir şey ki, beş dakika geçmez diye kafa tutuyorsun, nasıl geçtiğini yüzüne yüzüne vuruyor sonra. On bir senenin önüne koyuyor seni."

"Size verilen bir hediye gibiymiş sanki."

"Verilen hediye geri alınır mı?" Diye sordum, titreyen çenemle.

"Belki daha iyisi verilecektir? Hem baban sana hem varlığıyla hem de yokluğuyla çok şey kazandırmış olmalı. Hayat bazen de böyledir Ahu, her zaman vererek öğretmez. Kaybettiklerin, kazandığın kişiliğinde hep rol oynar. Evet, baban sana çok şey öğretti, ama gitmeseydi belki beni oradan almak için bir sebep bulamayacaktın. Veya bugünkü kadar fedakar olamayacaktın. O gidişiyle, geride, dimdik durabilen güçlü bir kız çocuğu yaratmış belliki. Ben karşımda hiç güçsüz birini değil, sevdikleri için savaşan hatta kendi duygularını, kendi hayatını bile geriye koyabilen bir insan gördüm hep. O yüzden sana imreniyorum biliyor musun?" Diye sorunca ona baktım ve dolan gözlerimle,

"Neden?" diye sordum, imrenilecek biri miydim gerçekten? Dışarıdan güçlü görünmem imrenilecek bir şey miydi?

"Şimdi sen, ne kadar güçlü olduğunla alakalı bir imrenme sanacaksın bunu ama değil. Yani tabi o da var ama asıl mesele hiç pes etmiyor oluşun mesela. Seni biraz bile tanıdıysam o da budur, yenileceğini bilsen bile o yola girersin, korkacağını bilsen bile o yüksekliğe çıkarsın, düşeceğini bilsen bile o bisiklete binersin, sonuna kadar gidersin, savaşırsın. Güçlü olmak farklı bir şey, pes etmemek farklı. Her insan güçlü olabilir ama devamı olan zorlu bir süreci herkes istemez, kaldıramaz. Ben de senin gibi olsaydım belki bu hastalığın sonunu ilerlemeden görürdüm. Ama hep yenildim, savaşmak için yeterli sabırda olmadığım için. En başa sarmak benim gücümü tüketti. Güçlü olmak bana bile yetmedi. O yüzden sana özeniyorum. Benim yenileceğimi bile biliyorsun ama iyileştirmek için çabalıyorsun. Benden daha çok inanıyorsun."

"Çünkü biliyorum, iyileşeceksin. Emin olmasam yanında olur muydum?" Diye saçma bir soru attım ortaya.

"Olurdun," dedi o da gülümseyerek. "Bu bir uçurumda birinin yanına çıkmak değil Ahu, atladığında yere çakılmayacağını ummak." dedi.

"Hayır," diye karşı çıktım, "o aptallık olurdu, ben sana kanatlarımızı gösteriyorum." dediğimde gözlerime daha derin bir ifadeyle baktı,

"Bu benim için çırpınmak Oğuz, bana imrenmek yerine benimle uçmayı öğren." dedim ve ekledim.

"O zaman o yere çakılmayız ve bu da beklenilen bir son olur."

 

 

 

 

Sonraki Bölüm Beğen