gozdesalti tarafından

Paylaş

10. Bölüm: Parçalanmış ve Dağılmış

“Ben yanan göğsüne su olamam belki ama o yangınlardan sıyrılıp ateşine har da olmam.”

***

Bu masal böyle başlıyordu. Biri varmış birinin yokluğunu kurtarmış. Biri varken yok olmuş, biri yokken bile varlığıyla sınanmış. Nasıl çıkılır bu karanlık diyarlardan, nasıl yolları düze çıkarabilir bilmeyen iki ruhun adım izleri geçmiş o küflü sayfalara.

Yine de bizim masalımızdı bu. O sayfaların tozunu yutan da bizdik, birbirlerinin omzundan koca koca yükleri alan da. İnsanın insandan başka yarası yoktur demişler, şifası da yoktur. Neye inanmak, neyi yaşamak isterseniz eninde sonunda dizlerinizin önüne geliyor; onu ayak bağı yapmak da sizin elinizde, yolunuza koymak da. Benim inandığım kayıptı, yaşamak istediğim kayıptı. Kendi içimdekini kovalarken, hiç bilmediğim bir kara deliğe tosladım. Düşmedim, tosladım; düşmek de elimdeydi düşeni çıkarmak da.

Uzandım. Kimsenin el atmadığı bir karanlığa tüm gücümle uzandım. Oradan ne çıkar bilmeden, bana ne getirir, benden ne götürür bilmeden, hesap yapmadan çıkar gütmeden uzandım. Karanlıksa karanlık dedim, kim memnun ki yerinden? Ayaklarım yere sağlam basıyorsa adım atarım, belim bükülmüyorsa eğilirim, güç varsa omuzlarımda taşırım seni; gittiği yere kadar değil, gideceğin yere kadar. Bir gün olur da bana düşerse yolun, sen de beni çıkarırsın başka karanlıklardan, ödeşiriz.

Bahar zamanı diyordum onunla geçirdiğim en güzel zamanlara. Tüm benliğimizle yaşıyorduk, çünkü yaşamak buydu.

Onunla bisiklet yarışı yapmaktı mesela.

Dönen pedalların sesi duyulunca girdiğimiz sokağın oldukça sessiz bir yer olduğunu olduğunu gördüm. Geride bıraktığımız her şeye keyifle bakıyorduk. Yolumuzda bizi durduracak herhangi bir engel olmadığı için genelde birbirimize bakıp kimin önden gittiğini anlamaya çalışıyorduk. Genelde ben bir metre kadar arkada kalıyordum ama tüm gücümle aradaki farkı kapatıyordum bir süre sonra.

“Ne zaman duracağız?” diye sordum bu sefer geride kalacağımı anladığımda. Dizlerimde güç kalmamıştı neredeyse yirmi, yirmi beş dakikadır bisiklet sürüyorduk.

“Duralım.” dedi o da benim biraz ötemde yavaşlarken. “Beni geçemedin ama arayı da hiç açmadın bravo.” dediğinde alayla güldüm.

“Sen önden başladığın için olabilir mi? Oyunbozanlık etmeseydin aynı anda başlayacaktık.” dedim soluk soluğa kaldığım için nefesimi de düzene sokmaya çalışıyordum bir yandan. O da söylediklerime gülüp kafasını salladı.

“Çoğu yerde yavaşladım aslında ama yine yetişemedin.” dedi beni sinir etmek ister gibi.

“Atla tekrardan, bu sefer görürsün.” diyerek koltuğa oturdum ama o bisiklete binmek yerine kahkaha atmaya başlamıştı.

“Ne gülüyorsun?” diye sordum yanına doğru sürdüğümde.

“Şu suratındaki ifadeye bak, Aslan'a rakipsin yemin ediyorum.” dediğinde ben de gülümsememi durduramadım.

Yaşamak, onunla atışmaktı.

“Yorulduk, bence şu ilerideki yeşillikte oturalım.” dedi hemen sonra. Gösterdiği yeşilliklere baktım, uzaklarda ufak kamelyalar da vardı. Kafamı salladım ve bisikletleri de alıp ilerledik.

“Nereden çıktı bu sabah sabah?”diye sordu neşelendiğini görmek beni de sevindirmişti.

“Sabah çöp atmaya çıkmıştım, bisiklet dükkanını gördüm.”

“Yeni mi açılmış?”

“Hayır yıllardır var burada, önünden geçerken birden aklıma böyle bir fikir geldi. Sanki pat diye çıktı karşıma halbuki her gün oradan geçiyorum.” dedim ve kamelyalardan birine geçtiğimizde bisikletleri demirlere yaslarken yanıma oturdu.

“Ben de diyorum ne olabilir, iyi düşün ama kötü kötü şeyler geliyor aklıma bir yandan.”

“Kötü bir şey olsaydı öyle mi çağırırdım Allah aşkına?” dedim gülerken.

“Vallahi senin sağın solun belli olmaz. 'Hiçbir şey sormadan gel Oğuz!' geliyorum bir de bakıyorum ki iki bisiklet.” Taklidimi yaptığı için kahkaha atıyordum bir yandan,

“Abartma böyle mi çağırdım?”

“Ya nasıl çağırdın?” dedi o da gülerken.

“Sürpriz olduğunu önceden söyle bir dahakine çünkü yolda endişeden önümü goremiyorum.” dedi ve sonra aklına bir şey gelmiş gibi ekledi,

“Ama olsun, çok eğlenceliydi,” dediğinde “Ben de,” demeye hazırlanıyordum ki lafını bitirdi, “Seni yenmek.”

Hızla ona döndüğümde çoktan gülüyordu ama ben ayaklanmıştım bile, “Bak ya, aramızda şu kadar vardı şu kadar!” kolumu açmış mesafeyi gösteriyordum ama o bana bakmak yerine katlanarak artan kahkahasıyla önümde duruyordu.

“Seni yenmek değil şu tavırların demeliydim haklısın.” dedi gülüşlerinin arasından.

“Yenmedin zaten, neyse hadi kalkalım annem merak etmeden. Bugün başka planın var mı?”

“Aslında bir işim var ama ertelenmeyecek gibi değil.”

“Benim yüzümden planını aksatma, akşama kadar yine görüşürüz nasıl olsa.” dediğimde bisikletlere binmiştik ve düşünceli bir tavırla yüzüme baktığında arada kaldığını hissettim.

“Sorun değil Oğuz, neden suratın düştü?”

“Yo, düşmedi bir şey düşünüyordum da. Evine kadar eşlik edeyim akşam da ben sana haber vereyim olur mu?” diye sordu ben hareket etmeden o da bisikleti sürmeye başlamadı. Yavaşça kafamı salladım, “Olur tabi,” dedim ve geldiğimiz yollardan eve doğru ilerledik.

Akşama doğru beş civarı annemle beraber televizyon izlerken telefonum titredi. Cebimden alıp çaktırmadan mesajı açmaya çalıştım.

“İşim yeni bitti, müsaitsen seni alabilirim.”

Okuduktan sonra yine belli etmeden anneme baktım, hemen yan koltukta oturuyor bir yandan çayını içiyor bir yandan dizisini izliyordu. Saat geç değildi ama Oğuz'un yanına gitmemi nasıl karşılardı hâlâ emin olamıyordum. Ona karşı kötü şeyler hissetmediğini biliyordum ama endişe ettiğini de göz ardı edemiyordum. Bana iş bulduğu için ona karşı minnettardı, yanından geldiğinde mutlu olduğumu görünce o da seviniyodu ama yine de bazı taşlar onda da yerine oturmuyordu. Herkes gibi.

“Müsaitim.” yazdım ve gönderdim. Daha sonra anneme döndüm ve durumu açıkladım birkaç soru haricinde herhangi bir tepki alamadım, alışıyordu o da, herkes gibi.

Üzerimi hızla değişip dağılan saçlarımı ayna karşısında düzeltirken masadaki telefonum titredi. Kirpiklerime önümde duran rimeli sürdükten sonra telefonu aldım ve mesajı açtım.

“Kapının önündeyim, evet bu sefer sizin apartmanın.”

Mesaja bakarken bunu aşağıda beklememem için yaptığını bildiğimden, yüzümdeki tebessümle karşılık verdim mesajına.

Onun aşağıda olduğunu bilmekti.

Odadan çıkarken sandalyede asılı duran ceketimi de aldım ve çıkışa ilerledim. Üzerimde kahverengi düz bir kazak altımda da siyah pantolonumla her zamanki gibi rahat edeceğim bir şekilde giyinip aşağı inmeye başladım. Çantamı omzuma takıp bina kapısını araladığımda, Oğuz'un bugünü de normal bir şekilde atlatamasını diledim. Doktoruyla sürekli irtibat halindeydi, bir sorun olsaydı ailesinden sonra benim haberim olurdu mutlaka ama günlerdir hiç böyle bir telefon almadığım için, göğsüm onun ne halde olduğuna dair bir endişeyle dolmadığı için oldukça huzurluydum. Bunun sürekli böyle devam etmesini o kadar içten istiyordum ki, en son bir şeyi böyle istediğimde çok küçüktüm ve bir hastane odasında bir yatağın ucunda, üvey babamın iyileşmesini bekliyordum. Gecenin ayazında arabaya binmeden önce “lütfen” dedim içimden göğe doğru, bu çok zor değil.” Ve kapıyı açıp arabaya bindim.

“Merhaba,” dedi, ben biner binmez. “Akşamları git gide daha soğuk olmaya başladı. Bahsettiğin caddeye boşu boşuna gitmeni istemem. Yani komşular da sürekli bizi gözetlemezler herhalde.” Güldüm ve kafamı hafif yana doğru eğdim.

“Yani, gözetleseler de annemin gerekli cevabı vereceğine eminim.” deyip elimle yukarıyı göstererek, “O da şu an buraya bakıyor da.” dedim ve aynı anda gülmeye başladık.

“Bunu beklemiyordum.” dedi yüzündeki tebessüm hâlâ oradayken.

“Bu arada sana teşekkürünü iletmemi istemişti geçenlerde, bugün de öyle pat diye yarışa girişince aklımdan çıkmış.”

“Ne için?”

“İş için işte.” deyince gözlerini yumup gülümsedi. “Önemi yok, Ahu. Annene selamlarımı söylersin.”

O arabayı hareket ettirirken ben de yerime sindim, içerisi oldukça sıcaktı, aşağı iner inmez beş saniye de dursam hemen üşümüştüm, soğuğa tahammülüm yoktu.

“Nereye gidiyoruz?” diye sordum sonunda.

“Nereye gitmeyi isterdin?”

“Vallahi şu soğukta sadece burada oturmak isterdim,” dedim, güldü, gülünce istemsizce ona döndüm ve ben de gülüşle karşılık verdim.

“O zaman burada oturalım,” dedi ve ileri bakarak ekledi, “Ama bunu kaçırmak istemezsin.”

Kaşlarımı çatıp yüzünü daha dikkatli izledim ama asla ödün vermiyordu kendinden. Onun baktığı gibi yola baktım ama tanıdık sokaklar değildi burası, hava da karardığı için bir yere benzetemiyordum.

“Neyi?” diye sordum.

“Manzara.” dedi. “Bakacak'ın manzarası. Daha önce gitmiş miydin?”

Çoğu şeyi bekliyordum ama bunu beklemiyordum çünkü Bakacak buraya yaklaşık yirmi dakika uzaklıkta bir yerdi ve bu soğuğu hesaplarsak orada donabilirdik.

“Gitmedim hiç ama biliyorum şanını. Ama orası soğuk değil midir?”

“Evet, hem de epey. Ama dışarı çıkmamıza gerek yok, iyi bir yerden izleyeceğiz.”

“Buna gerek yoktu aslında, daha önce çıktığımız tepeye çıkardık. Bu arada konuşmamız gereken bir şey mi oldu?”

“Hayır. Buraya daha önce çok geldim. Buralı olduğum için gitmediğim bir yer kalmadı. Seninle de gelelim istedim, bu manzarayı sana göstermek istedim.”

“Teşekkür ederim,” dedim ama bunu duymazdan gelip,

“Güzel şeyler var Ahu, yalnızca kiminle baktığına bağlı. Sen bana güzel olan şeyleri göstermek zorunda değilsin, senin işaret ettiğin her ne ise ben oraya bakarım zaten. Güzel olup olmaması mühim değil, kendini çaba harcamak zorunda hissetme lütfen. Beni bu incitir çünkü.” 

Gözleri yoldan hiç ayrılmamıştı bunları söylerken sadece son cümlede gözlerime içten bir şekilde baktığında gerçekten çaba harcamak istediğimi fark ettim. Hiçbir şey yapmıyor olmak bana kötü hissettiriyordu, çünkü onu bu yola ben çekmiş ona bunun sözünü vermiştim.

“Hayatıma girdiğinden bu yana bir kere bile geri adım atmayı düşünmedim. Ve sana bunu nasıl hissettirebileceğim konusunda telaşa düştüm sanırım.”

Gözleri yine kısa bir anlığına ama oldukça keskin bir şekilde gözüme değdi,

“Hep hissettirdin. Şu an bile. Emin ol hissediyorum Ahu. Atacak bir kalbim varsa yine atacaktır, ama sen de şu konuda emin ol, hayatını ortaya koyduğun için değil bana el uzattığın için yanına çektin beni o binanın tepesinden. Ben bile inanmazken, bütün bunların biteceğine sen inandığın için.”

Kırmızı ışığa gelip durduğumuzda bana baktı. Sonuna ekleyeceği kelimeyi bakışlarının değdiği yeri fark edince tahmin ettim.

“Sen inanmakla bile benim için yeterince çabaladın Kahkül.” dediğinde dudaklarımdaki tebessümü gayriihtiyari ortaya döktüm. Bunu onca zaman sonra duymak içimi ısıtmıştı. O da bu tavrıma gülerken, ışığın yanmasıyla devam ettik yola.

“İnanıyorum. Oğuz, bunu kalbimle söylüyorum. Ben yanan göğsüne su olamam belki ama o yangınlardan sıyrılıp ateşine har da olmam. Yapabildiğim tek şey buysa bil, sana hep inanacağım.”

Bana baktı, ona baktım, sonra o gözlerini kaçırdı, ben ona bakmaya devam ettim. Dolan gözlerimi görmesin istedim ama yine de bakmaya devam ettim. Oğuz'un bana yönelttiği o kısa bakış bir cümle etseydi keşke, ama anlatılamayacak kadar yoğundu. İnandığımı biliyordu, yalnızca ona inanmam bile onu mahcup ediyormuş gibiydi. O yüzdendi aslında sürekli çabalamak zorunda hissedişim.

Parçalanmıştı evet bu kolay olan kısmıydı.

Zor olan kısım dağılmış olmasıydı.

Parçalanan her ne ise onu bir araya getirirsiniz, toplar ve eskisi gibi yaparsınız. Ama dağılmışsa önce parçaları bulmak zorunda kalırsınız. Etrafa saçılan cam parçaları değildir her biri bir geçmişteki, her biri gerçek acının parçalardır.

Dağılmış, kaybolmuş.

Bulması zor değil belki ama bir araya getirmesi kesinlikle zordu.

Yaşamak, onun ruhunu toparlayıp bir araya getirmekti.

 

Sonraki Bölüm Beğen