sinemmgkcee tarafından

Paylaş

๑0.0๑

İyi okumalar, hayal gücüm zihninizde canlansın!


 


๑๑๑ 

GİRİŞ

''Bu gökte Güneş, Ay'a tutkundu.''

320, AKDENİZ

Deniz ıssız, soğuk ve ürkütücüydü. Daha kötüsü kızgın bir buz ejderhasının midesindeymişçesine çalkantılıydı. Bulunduğumuz gemi bir beşik gibi sallanıyor, denizden taşan su taneleri büyük gürültüler ile ahşap güverteye çarpıyordu. Neredeyse bir kaç saattir bu durumdaydık, şiddetli tipi nedeniyle göz gözü görmez haldeydi. Hep derlerdi ki, ''Durgun denizler, yetenekli denizciler yetiştirmez.'' şimdi ise diyordum ki, azgın bir deniz, yetenekli bir denizcinin yetişmesine izin vermez.

Bu fırtınadan sağ çıkmayacağımız büyük bir önsezi gerektirmiyordu. Deniz çıldırmıştı ve güverte hasarlıydı. Kürekçilerimin birçoğu yorgunluktan bitap düşmüş ve zaten taşımamız gereken malları ilerleyebilmek için çoktan Akdeniz ile buluşturmuştuk. Bu tipide, şiddetli dalgalarında etkisiyle bir süre önce yönümüzü kaybetmiştik ve saatlerdir ilerlediğimizi de düşünmüyordum. Yine de çırpınıyorduk. Bir balığın yakalandıktan sonraki son çırpınışlarıydı bunlar.

Para, hırs, açlık düşürmüştü bizi yollara, her zamankinden daha uzaklara sürüklemişti. Para için göze alabileceğimiz kadar uzağa, belki daha fazlasına ancak bu kış hiç de tatlı geçmiyordu. Aksine oldukça sert, şiddetli ve kızgındı. Belki de eve dönebilmek için Poseidon'a daha çok dua etmeliydim. Etmeliydik.

Dönemeyecektik.

Omuzlarıma ağır gelmeye başlayan kar tanelerini hızla temizledim. Fırtına şiddetini her geçen dakika daha da arttırıyordu. Mürettebatta her zamankinin aksine çığlık çığlığa bir sessizlik hâkimdi. Ama bir o kadar da koşuşturup, hasarı gidermeye çalışıyor ve geminin fırtınadan sağ çıkması için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Mürettebatım ilk kez böylesine hızlı ve çalışkandı. Bununla gurur duyabilirdim elbette eğer ölümün kucağına gidiyor olmasaydık.

Yüksek bir çatırdama sesi ile zihnimin esaretinden kurtuldum ve gerçekliğe döndüm. Ölüm, içimi ürperten bir düşünceydi, kaçtım. Çatırdama sesine odaklandığımda tabandan geldiğini anlamamak imkânsızdı. Bir anda var olan telaşa daha fazlası eklendi. Koşuşturmalar ile eş değer olarak sarsıntı arttı.

Gemi hızla su alıyordu!

Tipinin giderek şiddetlenmesi her şeyin üzerine tuz biber oluyordu. Pes etmişlikle omuzlarımı düşürdüm. Yıpranmış botlarımı, kalın kabanımı çıkartarak bir köşeye attım. İnce bir içlik ile kaldığımda sessizce bıçak gibi soğuğu soludum. 40 yıllık yaşantımda bir gün canımı denize vereceğimi, avladığım canlılara av olacağımı çok iyi biliyordum. Ancak şu an bedenimi büyük bir korku esir almıştı. İlk kez denizden korkuyordum. Şiddetli bir mide bulantısı ile öğürdüm. Başımı kaldırdığımda fark ettim ki, dönüyorduk!

Ölüm bizi bir girdap içerisinde yakalayacaktı. Boğulmaktan daha kötü şeyler varsa bile bu fırtınada boğulmaktı ama daha kötüsü bir girdapta su kesikleri ile parçalanmak olacaktı. Bunu tadacak olmak dizlerimin bağını çözdü. Sıkı sıkıya, can havli ile sarıldığım kolluktan ellerim kaydığında boşluğa süzüldüğümü hissettim. Tenime şiddetlice değen yağmur damlaları iğne gibi batıyordu. Bu kadar kötü bir ölümü hak etmiş olamazdık. O esnada sol koluma sıkıca sarılan bir el hissettim, bakışlarımı kaldırdığımda gördüğüm suret beni şaşırtmadı, Andraxo.

Sessizce fısıldadım, son teşekkürümü umutsuzca ölüme beni erken bırakmayan Andraxo'a armağan ettim.

Dönüş sonlandığında ve deniz bizi tüm keskinliği ile karşıladığında ilk kez fırtınanın, dalgaların, gürleyen göğün daha üstünde sesler işittim. Mürettebatımın çığlıkları. Eğer şimdi beni ölüm almayacak olsaydı, beni ölüme sürükleyecek çığlıklardı bu duyduklarım. Bilincim tüm acısıyla kapanırken derin bir nefes aldım, hava yerine akciğerlerimi tuzlu su ile doldurduğumu bilerek.

๑๑๑

Dalga sesleri kulaklarımı doldururken, öksürüklerimin arasında gözlerimle ışığı kabul edip derin bir nefes alarak doğruldum. Aldığım nefes tıkanırken şiddetli öğürmeler eşliğinde içimdeki tüm deniz suyunu kayalıklara kusmaya başladım. Kusmam son bulduğunda gerçekten bir nefes alarak yaşadığımı fark ettim. Ne olmuştu? Nasıl hayattaydım?

Hızla doğrularak etrafıma bakındım. Ufak bir kumsala sahip, kayalıklardan oluşan bir adacıktaydım. Deniz suyundan acıyan gözlerimi ovaladım ve zor bir şekilde yutkundum. O esnada benim az önce çıkarttığım gibi bir öğürme sesi daha duydum. Gerime döndüğümde ise mürettebatımın tamamının sahilde dağınık bir halde bulunduğunu fark ettim. Kimisi hala baygın kimisi ise kendine gelmeye çalışıyordu.

Yaşıyorduk! Ama nasıl? Hızla yanlarına giderek ayılanlara yardım etmeye başladım. Sessizlik ve fazlaca gürültü ile herkes uyanana dek uğraştık. Herkes kendine geldiğinde, derin nefesler alındı, genizler temizlendi ve tuzlu suyun geride bıraktığı yakıcı tat susuzluğu açığa çıkartmaya başladı. Her şeye rağmen yaşadığımızın tüm kanıtlarının, yaşıyor olmanın gizleyemediği mutluluğunun bile gizlemeyeceği sorular düştü zihinlere. Emindim. Çok gecikmedi ki; "Neredeyiz Kaptan?" sorusu Bartoxai'dan geldi.

Bartoxai en genç olanımız olmakla birlikte en meraklımız olarak da mürettebatta kendine bir yer edinmişti. Uzun, ince sureti, kalın ve gür kaşları ile dolgun dudaklarının tam ortasında bulunan kemerli burnu ile oldukça yakışıklı, denizin dip mavisi gözleri ile denizci olduğunu belli ederek gemiye, denize yakışan bir gençti. Onu severdim, diğerlerinden bir başka severdim. Sözlerime başlamadan önce gözlerim Andraxo'yı aradı. Bana uzanan son el onun eliydi. Unutamazdım.

"Bilmiyorum, ancak hep beraber cennete gitme ihtimalimiz yoktur diye düşünüyorum." diyerek kasveti dağıtmayı denedim. Ufak bir gülüşme eşliğinde sözlerime devam ettim. "Ufak bir adacık ancak gerimizde denizden başka bir şey görmüyorum. Önümüzde ki kayalıklardan ötürü de ileriyi göremiyoruz. Biraz dinlenip toplu bir keşif gezisi yaparak konumumuzu belirleriz. Kısa bir süre içerisinde yardım gelmeyeceğini şimdiden bilmenizi isterim. Belki hiçbir zaman gelmeyecek. Ölmemiş, mucizevi olarak hayatta kalmış olsak bile o gemiden düştüğümüz anda hepimiz kaybolduk. Bunu sakın ha unutmayın."

Sözlerimin ardından herkesle göz teması kurarak durumu değerlendirmeye aldım. Onlardan ben sorumluydum. Kendi hayatımdan çok onların hayatı önde gelmeliydi. Uzunca soluklanarak kendimi en yakın kayalığa bırakıp, sırtımı dayadım. Hala genzimi yakan deniz suyunun giderilmesi için biraz daha yutkunarak kan çanağına döndüğüne emin olduğum gözlerimi ovaladım. Biraz soluklanmak hepimize iyi gelecekti. Arada alınan derin nefesler ve Poseidon'a edilen dualar dışında herhangi bir konuşma olmadan sakince oturuyordum. Zihnim dolu ve oldukça karışıktı ancak ben çok yorgundum. Denizin güçlü dalgalarında hırpalanan bedenimin her bir kası ayrı ağrıyor, ciğerlerimi zorlayan yakıcı hissiyat geçmek bilmiyordu. Derinlere çekiliyor gibi hissetmektense kendimi alamıyordum. Üzerimde koca bir okyanus varmışçasına bir ağırlık çökmüştü.

Kim bilir ne kadar zaman geçmişti ki omzuma düşen başımla aniden sıçrayarak kendime geldim. Görünen yüzde Ay parlamaya başlamıştı ancak gökyüzü şafak sökmesine yakın bir haldeydi. Sabah mı olmuştu? Bu kadar uzun süre uyuya kalmış olmamalıydım.

"Mürettebat! Dinlenmiş olanlar dağılsın. Adayı artık inceleyeceğiz. Önceliğiminiz hepinizin de hissettiği üzere su, yiyecek ve yakacak. Kendini hala iyi hissetmeyen, yeni ayılan ve mide bulantısı olanlar kalkmasın."

İkiletme şansı vermeden sırtımı yasladığım kayalıklara dönerek kendi gücümü rahatça çekebileceğim bir oyuk aradım. Kayalar fazla sert ve pürüzsüzdü. Tırmanmak kolay olmayacaktı ancak daha önce yapmadığım bir şey de değildi. Renkleri koyu kahverengi veya siyahtan daha çok laciverti andırıyordu. Bildiğim kadarı ile mevcut konumumuzda her hangi bir adacık yoktu, özellikle böyle bir yükseltiye sahip olan bir ada ise gözden kaçırılmazdı. Aynı zamanda öylesi bir fırtına sonrası tüm mürettebatım ile bir adacıkta ayılmamızın hiç bir normal yanı da yoktu. Ortada hoşuma gitmeyen ve anlamlandıramadığım bir durum söz konusuydu. Tırmanışımı tamamlamak için son oyuğa parmaklarımı geçirip, tüm gücümü sağ elime yönlendirerek ağırlığımı olağanca yukarı çektim. Son bir gayretle bedenimi zemine bırakıp yüzümü gökyüzüne döndüm. Kızıl ve mavinin, gece ve gündüzün dans ettiği göğü izlemeye başladım ta ki hızla bir yıldız kayana dek. Şaşırtıcıydı. Kendime gelerek silkelenip ayaklandığım da ise önümde uzunca bir köprü girişi fark ettim, alanı taradığımda gözlerim zihnimle dalga geçercesine gördüklerinin üzerinden bir kaç kez daha geçti.

İmkânsızdı!

Dakikalar geçti, belki de sadece saniyeler, etrafımda bir kaç tur dönerek her ayrıntıyı zihnime nakşettim. Bu manzaraya ağzım bir karış açık bakmaya günlerce devam edebilirmişim gibi hissediyordum.

Nasıl anlatılırdı bilmiyordum ancak bulunduğum adacığın üç sağ yönünde üçte sol yönünde toplamda 7 adacık vardı. Bulunduğum ada en yüksek ve sivri olanları olmakla birlikte üzerinde yapı bulunmayan tek adacıktı. Tam karşıda ise yedi adanın uzunluğunda bir kara bulunuyordu. Daha doğrusu kara olduğunu düşünüyordum çünkü adaların tamamı birer köprü ile ana karaya bağlanmıştı. Ana karanın hemen ardında büyükçe bir güneş göz kırpıyor ve turuncu mavi havayı saran ışıltıları ile göz kamaştırıyordu. 7 köprünün her biri farklı renkteydi. Kuş bakışı bakarsak bir gökkuşağı göreceğimize emindim. Bunların yanında diğer gariplikler nefesimi kesiyordu. Başta fark etmediğimiz birçok detay! Denizin üstü gümüşi bir ışıltı ile bezenmişti. Öyle bir gümüş ki sanki deniz saydam bir su değildi gümüş renkli, yoğun bir sıvıydı. Ardımda kalan dolunay formunda ki, büyük ve parlak olarak gördüğüm ayın gerçekliğini onaylamak için tekrar baktım. Oradaydı!

Ah, Zeus!

Aynı anda gökyüzünde hem Güneş hem de Ay vardı!

Ve dahası ana karanın üzerinde süzülen onlarca uçan adacık! Hele ki bir tanesinden şelale dökülüyordu. Dökülen şelale yine yoğun ve gümüşi gözüküyor buluşmak istediği yere hızla akıyordu. Ulaşmak istediği yer ise ana karanın tam ortasında ki göletti. Şelalenin gölet ile çarpışması parıltılı canlıların uçuşarak kaçmasına olanak sağlıyordu. Buradan sadece ufak ufak ve renk renk parlayan canlıları ayırt edebiliyordum ancak farkındaydım ki ilk kez gördüğüm bir canlıydı. Hemen ardından gözlerimi alan kocaman bir ağaç, süzülen toprak parçalarına dallarını uzatıyordu. Rengi öylesine canlı, öylesine güzeldi ki ağaç cidden bir insanmış gibi gelmişti gözüme. Özellikle yapraklarının bir bütün halinde ritmik hareketlerle kabarıp, sönmesi bana nefes alan bir insan akciğerini anımsatmıştı. Tüm bunların yanında beyaz ve krem renklerinde bulunan yapılar ise doğa ile iç içe geçmiş, gölette şelalesi dökülen kara parçasının üzerinde bulunan saray olduğunu ışıltısı ve büyüklüğü ile tahmin ettiğim yapının etrafında bir çember oluşturuyor gibi duruyordu. Oldukça düzenli bir yapısı olan bu yerleşkeler, birbirlerine asma köprüler ile bağlanmış, aynı zamanda ince çizgi halinde gözüken yolları ile de bağı bozmamış ve daha da arttırmış duruyordu. Buraya bir kent diyebilirdik. Saraya en yakın, en iç halkayı bu çember oluşturuyor gibiydi. Çünkü devam eden çember görüntüsü mevcuttu. Yapılar çember büyüdükçe seyrekleşiyor ve geride bulunan ormanın içinde kayboluyordu.

Gözüme ilişen her detay sanki canlı bir varlık gibi gözüküyor büyüleyici ve ürkütücü bir görüntü sergiliyordu. Beni içine çekiyor ancak çekildikçe anlamsız bir halsizlik hissediyordum. Bu kente baktıkça kayboluyordum. Ve tekrar tekrar kendimi buluyordum sanki. Yine de adımlarımı durduramıyordum. Etrafımdan her şey silinmiş ve ben sadece o karaya ulaşmaya çalışan bir varlık olmuştum. Adımlarım gittikçe hızlanıyordu. Aynı zamanda düşüncelerimi de kontrol edemiyordum. Muazzamdı ama imkânsızdı! Nasıl mümkün olabilirdi ki zaten? İnkâr etmek istiyordum. Gördüklerimi, beni içine çeken bu hissiyatı reddetmek istiyordum.

Evet! Ben kesinlikle ölmüştüm. Bunun başka bir açıklaması olacağına aklım ermez, ruhum kabul etmezdi. Köprünün ucuna ulaştığımda derin bir nefes alarak karaya adım attım.

Koşarken ardımdan seslenen adamlarımın sesleri boğuk ve sanki puslu bir görüntü gibi bulanıktı. Zihnime ulaşmadan bertaraf ediliyordu aynı attığım her adımda renklenen zeminin zihnime ulaşamaması gibi. Anlık algılamalar dışında düşünebildiğim tek şey kentti. O şelalesi dökülerek gökte süzülen adacığa ulaşmak istiyordum. Ta ki ana karaya adım attığım anda tüm şehri ayağa kaldıracak, bana zihnimi tekrar bahşedecek o güçlü çan sesleri olmasaydı. Sanki beynimin içinde gibi yankılanan bir çan gürüldemeye başlamasaydı ve bacaklarımdan tüm güç çekilmeseydi ben o şelaleye ulaşabilmek için canımı bile verirdim.
๑๑๑


Derin bir nefes al okur! Senin gemin batmayacak. Biz güvenli sulardayız. Şimdilik... Yıldızı kaymadan yakalamayı unutma lütfen! Ada hakkında neler düşündüğünü benimle paylaşmanı sabırsızlıkla bekliyorum.

Sonraki Bölüm Beğen