Küçüklüğümüzden bu yana, bize kader ile ilgili öğretilen üç gerçek vardır.
Birincisi: doğacağın gün.
İkincisi: öleceğin gün.
Üçüncüsü ise: evlenip, hayatının geriye kalan yaşamını geçireceğiniz insandır.
Sen daha, göze güzel gelen bu kirli dünyaya gözlerini açmadan bu üç şey senin alın yazın olarak yazılır, kaderin olarak bilinir.
Yengem her zaman alnına yazılan kişi senin karşına çıkınca dilin lal olur, ağzına mühür vurulur derdi.
Çünkü kaderi yaradan yazar, senin için en hayırlısını alnına yazar derdi.
Benim dilim ne lal oldu, nede ağzıma mühür vuruldu.
Sesim çıktı, isyan ettim ama beni ne görenim nede duyanım oldu.
Karar alındı hüküm verildi.
Ellerime kelepçe değil, ayaklarıma prangalar vuruldu.
Henüz on yedi yaşımda benden kadın olmam istendi.
Kirli zihinler altında töre adı verilen bu ateşe benide acımadan attılar.
Ailem dediğim insanlar ben o ateşte cayır cayır yanarken üzerime birde onlar odun attı.
Ateşimi harlayıp o ateşin içinde kül oluşumu izlediler.
Ama ben o küllerden yeniden doğacağım, beni yakanları bende yakacağım, onlar bana nasıl acımadılar ise bende acımayacağım.
Yanımda oturan adamın, alın yazım, kaderim olmadığını herkese göstereceğim.
Bana kabir azabı gibi gelen bu iki hafta sonunda bitmişti.
Küllerimden yeniden doğmanın zamanı gelmişti.
" Bak Zümra, o kadar hırçın davrandığına değdimi. Sonun yine benim yanım oldu, ömrünün sonuna kadar da benim yanım olacak.
Senin kaderin benim. Seni benden kimse alamayacak."
Yanımda oturan adamın suratına ondan iğrendiğimi belli eden bir bakış attım.
O ise aldığı o pis nefesini yüzüme doğru üfleyip.
"Bu bakışların hiç bir şeyi değiştirmez. Sen bu gece benim karım olunca bu bakışların hesabını soracağım ne de olsa." Dedi.
Yüzüne daha fazla bakâmayacağımı anlayınca yüzümü ondan çevirip, ortada oynayan insanlara baktım.
Bu akşam bu konağın avlusunda düğün eğlencesine katılan insanlar, aslında benim için kutlama yapıyorlar ama bunu burda bilen sadece iki kişi var.
Gözlerimi ortada oynayan insanlardan alıp masaların etraflarındaki oturan insanlarda gezdirdim. Arkalarda oturan yengem ve dayımı görünce yüzümde oluşan gülümseme, onlara ettiğim veda içindi. Buradan giderken sadece onları özleyeceğim.
Ardından yanımızda duran masaya baktım, her şeyin olduğu gibi yine beraber olmuştu ağabeyim ve Esma'nın düğün töreni. Onların yüzündeki gülümseme ne kadar heyecanlı olduklarını gözler önüne seriyordu.
Gözlerimi onlardan alıp avlunun kapısının önünde duran Faruk ağabeye çevirdim.
Çarşı gününden sonra bir daha konuşmamıştık onunla.
Aslında ona sormam gereken sorular vardı ve cevaplarını çok merak ediyorum ama bu da onu son görüşüm olacaktı.
Ben bu şehirden çıkarken her şeyi bu şehirde bırakıp gideceğim ve hiç bir zaman ardıma bakıp pişmanlık yaşamayacağım. Bu yüzden şimdi aklımdaki soru işaretlerini de bu insanlarıda unutmanın vakti.
Gözlerim elinde kurdeleler ile bize doğru gelen Leyla hanımı buldu. Zamanı gelmişti artık demek' ki.
"Takılar takılacak." dedi Leyla hanım
"Ben önce bir lavaboya gitsem?" dedim, Leyla hanım yüzüne her zamanki gibi hoşnutsuzluk ifadesini takıp.
"İyi git, ama çabuk ol." dedi.
Şu an kimsenin tavrıyla uğraşamazdım, benim onlardan daha önemli işlerim vardı sonuçta.
Masadan kalkıp merdivenlere çıktım. İkinci kata gelince ben ve Ramazan ağabey için hazırlanan odaya girdim.
Etraftı kolaçan ettikten sonra hazırlayıp yatağın altına koyduğum küçük sırt çantasını çıkardım.
Çantanın içinde olan telefonu çıkarıp odada bulunan lavaboya girdim.
Derin bir nefes alıp kendimi hazırladıktan sonra 156 'yı tuşlayarak kulağıma dayadım.
Lavaboda bulunan aynanın karşısına geçince hattın diğer tarafından gelen sesi duydum.
"156 jandarma özel komutanlığı nasıl yardımcı olabiliriz?"
"Ben bir ihbarda bulunacaktım!"
🪽🪽🪽
Merdivenlerden aşağı indiğimde Ramazan ağabeyin gözleri anında beni buldu.
Omuzlarımı dikleştirip, gözlerinin içine korkusuzca baktım. Masaya yaklaşıp Ramazan ağabey, Esma ve Kadir ağabeyim gibi bende ayakta bekledim.
Leyla hanım gelip boynuma kırmızı kurdeleyi geçirdiğinde misafirler yavaş yavaş takılarını takmaya başlamıştı. Leyla hanım benim yanıma, annemde Esma'nın yanına gidip altınları ve paraları bize taktı.
Takı merasimi bitince benim gözlerim avlunun kapısının buldu ama henüz kimse görünmüyordu.
" Takılar da takıldığına göre dinî nikâhıda kıyabiliriz." dedi Ramazan ağabey. Gözlerim onun üzerine çevrildi, yüzünde kazanmanın hazzı, mutluluğu vardı. Acelesi bir aksilik çıkmasın diyeydi. Ama ne fayda bu acelesi!
Nerde kalmıştı bunlar, nikahtan sonramı gelmeyi düşünüyorlardı. Eğer öyle bir şey olursa bu sefer gerçekten yüzünde bulunan mutlu ifadeye içten içe gülmez, anca ağlardım.
Ramazan ağabeyin bana geçmem için uzattığı eline baktım. Böyle bir şeye asla izin veremezdim, biraz daha bekleyip elinde olan bakışlarımı yüzüne çıkardım.
Yanımda duran Esma ve ağabeyim yavaş yavaş ilerlemeye başlamışlardı bile.
"Hadi Zümra, neyi bekliyorsun?"dedi Ramazan ağabey.
Ağzımı açıp konuşacağım esnada ortama bomba etkisi yaratan sesi duydum.
"Ramazan Sipai!"
Dışarı verdiğim soluk, benim anne karnından henüz yeni doğmuş olduğum küçük bir bebeğin soluğuydu. Ben bugün yeniden doğacağım ama tek bir farkla. Bir annenin karnından değil, beni attıkları ateşten, küllerimden doğacağım.
Sonrada yeni doğan bir Zümrüdü Anka kuşu gibi özgürlüğe kanat çırpacağım.
“Henüz reşit olmyan bir kız çocuğunu zorlayarak nikah kıydığınız için tutuklusunuz!”
Bu sözler avluda bir sessizlik oluşturmuş, ardından büyük bir gürültü duyulmuştu.
“Bir yanlışlık olmalı komutanım. Zümra reşit değil ama babasının attığı kabul imzası ile bu nikâh kıyılabilir.” Bur zafer nidası gibi kurduğu cümleyle bana bakıp alay eder gibi güldü. Sanki içten içe; ne yaparsan yap asla kazanamazsın der gibi.
“Belgeyi görmek istiyorum.” komutanın dediğiyle elini ilerde duran adama gelmesi için salladı. Adam elinde bulunan kağıtla yanımıza gelip belgeyi komutana verdi.
Eline aldığı belgeyi inceleyen komutan gülerek başını kaldırdı ve kağıt parçasını sallayarak konuşmaya başladı.
“Ramazan bey, benimle dalga mı geçiyorsunuz! Bu belge sahte!”
Şimdi gülme sırası benimdi.
4 SAAT ÖNCE
Mutluluğu doruklarda yaşayan Ramazan, kendi odasında, aynanın önünde kravatını bağlıyordu. Bunlar son dokunuşlardı. Birazdan bu kapıdan çıkacak ve iki yıldır hayaliyle yanıp tutuştuğu kızı evinden; gelinliğiyle çıkaracak, sonsuza kadar kendisi olması için ilk adımı atacaktı. O sırada odasının kapısı açıldı ve kendisinden iki yaş küçük olan kardeşi Faruk, girdi odaya. Ramazan, kaşları çatık şekilde döndü kardeşine. İki kardeş arasında büyük bir savaş meydana gelmişti. İkiside aynı kadına duydukları aşk yüzünden birbirlerine düşman olmuş, aynı evde bir birlerinin yüzüne yalandan güler olmuştu. Bu sırrı ikisi dışında kimse bilmiyordu. Ramazan da şans eseri öğrenmişti kardeşim dediği kişinin aşık olduğu kıza derin hisler beslendiğini.
Son zamanlarda iki kardeş aile içinde bir araya gelse bile bunu belli etmez sesiz bir anlaşma gibi bu sırrı saklamaya çalışır olmuştu.
“Hayırdır? Beni kutlamaya geldin herhalde.”
Kardeşine bakıp, rahat bir şekilde ellerini sihay takımının, pantolon cebine sokup konuşmuştu.
Faruk, gözlerini uzun bir süre ağabeyinin üzerinde gezdirdi. Onun için içi dolu görünen ama boş olan bir fıçıydı. Şimdiye kadar onun kendine duyduğu öz güven ve hırsı yüzünden nefret etmişti ama bugün öyle değildi. Kendiside ağabeyi gibi rahat bir duruş sergilediği ve dik durdu ağabeyi gibi görünen ama düşmanı olan kişi karşısında.
“Hayırlı olsun demeye geldim doğru.” Dedi ve Ramazan'ın tepkisini bekledi.
“Sonunda anladın dimi benim karşımda asla kazanamazsın.” Gülerek kurduğu cümlesiyle zafer kazandığını sanan Ramazan, kardeşine küçümseyici bakışlarını yolladı.
İki ateş topu karşı karşıya durmuş biri yenilgisini kabul ederken öbürü zaferini kazandığını sanıyordu ama kader onlar için başka oyunlarını kurmuştu.
Faruk, yenilmiş gibi görünürken cabinde olan eliyle; elindeki kağıdı sıkıyordu. Birazdan burda büyük bir oyun oynayacaktı.
“Kazandın. Sen kazandın Ramazan Sipai. Sevdiğim kadını elimden alarak bu oyunu sen kazandın.” Şimdiye kadar açıkca etmediği itirafı şimdi Ramazan'ın gözlerine bakarak sesli söylüyordu. Bu sözleri Ramazanı sinirlendirmişti. Onun için Zümra sadece kendisinin sevdiği kadın olabilirdi. Sinirlendiğinide sözleriyle belli etti.
“Karım hakkında sevdiğim kadın diye bahsettiğini bir daha duymayacağım. Sen onun hakkında sadece yengem diyerek konuşabilirsin!”
“ Benim Zümra yı sevdiğimi biliyordun! Ben her şeyi planlayıp, aramızda bir kan davası başlatıp, kan davasının da anca berdelle son bulacağını planlarken sen gittin ve doktorlarla anlaşma yapıp beni iki gün uyuttun ve o sırada gidip Zümrayla nişan yaptın!” Faruk büyük bir bombayı odaya bırakıp sessizliğe büründü. Burun deliklerinden aldığı sık nefeslerin izleri vardı.
“Kapat lan çeneni!” Yüksek sesiyle söyledikleriyle beraber, büyük adımlar attıp Faruğun önünde durdu. Şimdi ikiside sinirli şekilde birbirilerine bakıyordu. İkisininde aldığı sert nefes sesleri odada duyulan tek ses olmuştu.
Bu sessizliği bozansa Faruk olmuştu.
“Biri duyar diye ödün kopuyor dimi? Her şeyi bilmene rağmen yaptığın kalleşliği biri duyar diye ödün kopuyor.”
“Sana kapat çeneni dedim!” Sesiz, sert ve sakin görünen sesi ölüm kokuyordu.
“Korkma bu kadar Ramazan. Korkma çünkü kabul ettim artık. Sen kazandın. Sevdiğim kadın bu gece senin karın olurken, bana bu gece sessizlik payı düşecek.” Faruk için son sözleri bu olmuştu. Arkasını dönüp odadan çıkmak için adım atmıştı ama duyduğu sözler beynine kan pıhtısı göndermiş gibi sesler uguldamaya başladı ve gözleri karardı. Ama bu kararma bir hastalıktan değildi. Geçmişin gözünün önüne bir bir düşmesinden kaynaklıydı.
“Sen Zümrayı, Zümra olduğu için değil, sen Zümrayı, Zeynebe benziyor diye seviyorsun!”
Zeynep.
Faruk için kara sevdası. Ölümsüz olanı. Ama ölmüştü dimi. Gitmez dediği gitmiş onu bu karanlığa mahkum bırakmıştı.
Aldığı nefes boğazında kaldı. Sesi içine kaçtı. Adımları onun adını duymasıyla kesildi.
Önce yeşil gözleri geldi gözlerinin önüne, sonra dalgalı kahverengi saçları. En son ise son nefesini verdiği zaman canlandı gözlerinin önünde. Nefesi bir kez daha kesildi.
O odaya neden girdiğini unuttu ve kapıyı çarparak çıktı. Ramazan ise kardeşini ne duruma düşürdüğü umrunda olmaz şekilde aynaya dönüp son kez baktı kendine ve yüzünde; sanki az evvel hiç bir şey olmamış gibi bir gülümsemeyle kasasında olan belgeleri alıp çıktı odasından.
Merdivenin aşağısında bekleyen adamı Fırata yaklaşıp elindeki belgeleri ona verdi. O esnada farkında olmadan, terasa çıkan kardeşine istediği fırsatı kendisi vermişti.
Faruk odadan çıktıktan sonra az birazda olsa nefes almak için terasa çıkmış, Mardin manzarasına bakıyordu. Ağabeyinin odasından çıkıp aşağı indiğini görünce odaya neden girdiği gelmişti aklına. Geri aşağı inmek için adım atmışken Fırata verdiği belgeler dikkatini çekti ve durdu yerinde.
İyi olacak hastanın doktoru ayağına gelirmiş sözü geldi aklına ve az evvel olanlar aklından silinmiş gibi güldü.
ŞİMDİKİ ZAMAN
“Tamam inanmıyorsanız babası burda. O gelsin ona sorun. Bir yanlışlık olmalı o belge sahte değil.”
Bu sözleri söylerken etrafına bakıp babamı arıyordu ama daha çok arardı. Şuan dayım onu halletmiş bir yere kapatmış olmalıydı. Dayımı bulan gözlerim onun yüzündeki gülümsemeyle her şeyin yolunda olduğunu anlamıştım. Bana bakıp küçük bir tebessüm sundu ve bir kere başını eğip kaldırdı.
Etrafımızda babamı arayan kişiler eli boş gelip onu bulamadıklarını söylediklerinde Ramazan Sipainin omuzları gittikçe çöküyordu ve yüzü sinirden kızarmaya başlamıştı.
“Kızın babası ortada yok Ramazan bey, olayları daha çok büyütmeyelim. Sizde kızı alın onunda ifadesini alalım sonra ne yapılması gerekiyorsa onu yaparız.” Deyip yanındaki askerlere baktı.
Jandarmalar Ramazan ağabeyi ellerinde kelepçeler ile avludan çıkardıkları esnada Leyla hanımdan bir ağıt yükseldi ardından da boylu boyunca Esma'nın kucağına yığılıp bayıldı.
Askerlerden biri yanıma gelince.
“ Biraz izin verin şu gelinliği çıkarıp geleyim.” Dedim.
Mehmet Ağa ve ağabeyim jandarmaların peşinden giderken Faruk ağabey gelip annesini kucaklayıp avludaki sedire uzandır dı.
Avludaki bir çok insan Leyla hanımın başına toplanmış geri kalanlarda yavaş yavaş kapıdan çıkmıştı.
Ben olan biteni masanın arkasında izlerken dayım ile yengemin gözleri beni buldu.
Dayım başını aşağı yukarı bir kere hafifçe sallayınca kimsenin dikkatinin benim üzerimde olmamasından üst kata çıkan merdivenlere ilerledim. Merdivenlerden çıkıp çantamın olduğu odaya girince hızlı hareketler ile önce başımdaki duvağı ardından gelinliği çıkartıp yatağın altında olan çantamı aldım.
İçine takılan paralı kurdeleyi ve altınları koyup, yatağın yanındaki dolabı açtım ve önceden hazırladığım pantolon, tişört ve kapşonlu ceketi üzerime geçirip ayakkabılarımı giydim.
Sırt çantasını koluma geçirip kapüşonu kafama taktım ve yavaş hareketler ile kapıyı açtım.
Jandarmalar beni aşağıda bekliyordu kimseye görünmeden burdan hemen çıkmalıydım.
Etrafta kimsenin olmadığını görünce terasa çıkan merdivenlere çıktım. Terasın duvarının üzerine çıkıp bitişik olan çatıya atladım.
Hızlı hareketler ile çatısından aşağı inen merdivenlerden inip bahçe kapısına ulaştım.
Kapıyı aralık kalacak şekilde açıp etrafa baktım, sokakta kimse görünmüyordu.
Kapıyı sonuna kadar açıp koşmaya başladım.
Hızlı olmam gerekiyordu, benim yokluğumu kısa bir zaman sonra fark ederlerdi, zaten Ramazan ağabeyi de en fazla iki , üç saat içerde tutarlardı. Paranın gözü kör olsun, açmadığı kapı yok, bu nezaret kapısı olsa bile.
Sokaktan çıkıp düz yolda koşmaya devam ettim.
Bu kadar koşmak bile benim bünyeme fazlaydı ama dayanmak zorundayım. Nefesimin yavaş yavaş kesildiğini anlayınca ceketimin cebine koyduğum sipreyi çıkarım iki , üç nefes çektim.
Koşmaya devam edip caddeye çıkacağım sırada arkamdan bir korna sesi duymam ile yerime mıhlandım.
Kessin fark etmişlerdi konakta olmadığımı.
Ama burda pes edemezdim, buraya kadar gelmişken pes edemem. Tekrardan koşacağım esnada arkamdan duyduğum ses ile durdum. " Zümra" bu Faruk ağabeydi. Arkamı dönüp ona baktım arabasının kapısını açmış vücudunun yarısını dışarı çıkarmıştı.
"Bu şekilde koşarak gideceğin yere varamazsın. Gel bırakayım." dedi. Benim durup beklediğimi görünce "hadi, herkesin senin yokluğunu fark etmesini mi bekleyelim?" Dedi.
Bu adam ciddimiydi? Ama bir konuda haklı. Bu şekilde koşarak olmazdı. Aslında caddeye çıkınca bir taksiye binmeyi düşünüyordum ama o taksi Allah bilir ne zaman gelecekti.
Sadece belgeler için bana yardım etmesini istemiştim ama sanırım sonuna kadar yanımda olacaktı.
Daha fazla beklemeden arabaya bindim, umarım pişman olmazdım.
Faruk ağabey'de arabaya binince gaza basıp ilerlemeye başladı.
"Nereye bırakayım seni?"
"Otogara." dedim. Yolda olan gözlerini kısa bir süre bana çevirip.
"Nereye gideceksin?" Diye sordu, bunu kesinlikle ona söylemeyecektim. Tamam bana yardım etmişti, arabasına binmiş, beni otogara bırakmasına izin vermiştim ama daha fazlasını bilmesine gerek yoktu.
"Zümra güven bana, bak Ramazan kaçtığını öğrenince peşine düşer. En azından seni bulamayacağını, güvenli bir yerde olduğuna emin olayım."
"Sana güvenemem." dedim, yardımını anca bir yere kadar alırdım. Aldığım büyük bir riskti ve şimdiye kadar pişman olmamıştım ama bu olmayacak anlamına gelmezdi. Faruk ağabey derin bir nefes alıp.
"Yemin ederim sadece yardım etmek istiyorum. Hem sen otobüse bindiğinde, Ramazan kimlik bilgilerinle bindigin otobüsü öğrenir, sonrada gittiğin şehri." dedi.
Ne sanıyordu bu beni? O kadar kadar plan kuracağım ama böyle bir şeyi atlayacak bir salak mı?
"Sana sormam gereken bir şey var." dedim konuyu tamamen çevirip.
Oda anlamıştı ama belli etmeyip cevap verdi.
"Sor."
"Neden orda öyle bir şey yaptın? Yani sonuçta onları en iyi senin anlaman gerekirdi.
Zamanında sende bir kızı sevip onunla görüşüyordun ve o kızın ağbeyleri aldı senin elinden. Senin onlardan ne gibi bir farkın kaldı?" Diye sordum. En çok bu sorunun cevabını merak ediyorum doğrusu, aslında aklımda bazı olacak ihtimaller sırası var ama yinede bu sorunun cevabını ondan almak istiyorum.
Faruk ağabeyin ilk önce direksiyondaki elleri sıkılaştı. Direksiyonun üzerinde duran parmaklarının boğumlarının beyazlaştığını gördüm. ardında dişlerinin arasından adeta tıslar gibi bir sesle " beni o pic kuruları ile aynı kefeye koyma Zümra! Ben orada olmaması gereken bir şey gördüğüm için öyle bir tepki verdim. Eğer senin o şerefsiz ağbeyin kardeşime dokunmak yerine gelip benden isteseydi emin ol verirdim." dedi. Kendimle şuan gurur duyuyorum doğrusu, aklımdan geçirdiğim tüm olasılıklar çıkıyor, medyum falan mı oldum acaba ne.
Adamada hak verdim şimdi, bizim burda öyle önüne gelene elleme gibi şeyler olmaz, seviyorsan temiz sev, niye içine giren bir anlık zevk uğruna karşındaki kişiyi kirletiyorsun ki?
"Sen benim soruma cevap ver. Nereye gideceksin?" Dedi, belliki öğrenmeden bırakmayacaktı ama işimi yine garantiye almalıyım.
" Önce bana söz ver öğrendiğinde kimseye söylemeyecek ve arkamdan gelmeyeceksin" dedim.
" Tamam söz." dedi, hemen duraksamadan. Ama ben bununla yetinirmiyim? Tabiki hayır.
"Sözünü çiğnersen en sevdiklerinin en kısa zamanda ölüsünü gör." dedim, biraz fazla kaçmış olabilir ama işimi garantiye almalıyım.
Faruk ağabeyin yolda olan gözleri beni bulunca bir an surat ifadesine kahkahalar ile gülmek istedim ama yanaklarımı ısırıp tuttum kendimi.
Adam resmen sudan çıkmış balık gibi ağzı açık gözleri büyümüş bir şekilde bana bakıyordu.
" Böyle bir söz almana gerek yoktu ama yinede tamam, söz!" dedi.
Bir süre bekledim ve sıkıntı içinde bir nefes verip.
"İstanbula gideceğim, ama İstanbula bilet almayacağım." dedim.
"Nasıl yani, anlamadım."
"Şimdi otogara gidip üç ayrı yere bilet alacağım. Biride Urfa'ya. Urfa'da beni bir araba bekliyor onunla İstanbul'a gideceğim."
"Emrah'ın yanına gidiyorsun, dayının oğlu?" dedi, gözlerimi sonuna kadar açıp" hayır." dedim anında. Niye bilmiyorum ama bu kadarını da bilmesi gerekmiyor, sonuçta benim yüzümden kimsenin başının belaya gimesini istemiyorum.
"Nereye gideceksin o zaman? başka tanıdığın biri mi var? Bilmediğin şehirde başına iş alacaksın." diyerek homurdandı.
"Evet tanıdığım biri var o bana yardım edecek" dedim, yalan söyledim ama yapacak bir şey yoktu.
"Bak Zümra, başına iş açacaksın, hem bu tanıdığın güvenli bir insan mı?"
"Evet, iyi biri ayriyeten güvenlidir de." dedim, pek ikna olmuşa benzemiyor ama onu ikna etmek için kendimi inansın diye yerden yere vuracak değilim. İnanmazsa kendi bilir.
Bir eli ile direksiyonu tutarken diğer elini cebinin içine koyup bir kağıt çıkardı.
"Burda benim numaram var bir şey olursa ara gelirim." dedi, itiraz etmeyip elindeki kağıdı aldım. Bir işime yaramayacak ama almazsam peşimi bırakmayacağını biliyorum.
Araba durunca otogara geldiğimizi anladım. Başımı çevirip Faruk ağabeye baktım, gözleri üzerimdeydi.
" Teşekkür ederim." dedim yüzüme küçük bir tebessüm yerleştirip.
"Etme. Her neyse hadi in." dedi,
"Senin inme ne gerek yok ağabey." dedim ama çoktan inmişti. Bende kapıyı açıp arabadan indim.
"Tamam gerisini ben hallederim, sen git istersen artık ağabey" dedim.
"Seni bir otobüse bindireyim gideceğim, söz." dedi, daha fazla uzatmanın anlamı yoktu. Başımı aşağı yukarı sallayıp onayladım.
Faruk ağabey önde ben arkada terminale girdik.
Birazdan kalkacak olan Mersin, Gaziantep ve Şanlıurfa için bilet aldım. Urfa buraya yakın olduğu için saat başı bilet bulunuyordu bu yüzden Emrah ağabeye beni orada beklemesini söylemiştim.
Urfa otobüsünün önüne gelince arkamda duran Faruk ağabeye döndüm. Ellerini kumaş pantolonun cebine koymuş, gözlerini gözlerime dikmişti.
" Herşey için teşekkür ederim ağabey." dedim, belkide yolda o beni bulmamış olsaydı şuan burda değil o lânet ettiğim konakta olurdum.
" Etme, seni bu duruma ben koydum. Şimdide hatamı telafi ediyorum." dedi, yüzümde buruk bir gülümsemeyle " senin bir suçun yoktu, sen sadece kardeşini korumak istemişsin. Her neyse artık herkes kendi yoluna, kendine iyi bak." dedim.
O da bana aynı şekilde tebessüm edip. " Ne olursa olsun başına bir iş gelirse ilk beni ara, sen beni aramayana, yanıma gel demeyene kadar gelmeyeceğim. Kendine iyi bak, yeni hayatında mutlu olursun umarım." dedi. Muavinin seslenişi ile elimi sallayıp arkamı döndüm ve otobüse bindim. Koltuk sayımı takip edip oturduğumda Faruk ağabeyin elini kaldırıp sallaması ile yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu.
Bu şehirden giderken kendime bir ağabey edindim.
İyi bir ağabey hemde, öz ağabeyimin yapmadığı iyiliği yapıp beni bu çukurdan çıkaran bir ağabey. İnsanın arkasında güvendiği bir dağı olması güzel bir şeymiş.
Ben bunun çok geç farkına vardım. Bir ağabeyim oldu ama, o ağabeyi aynı günde kaybettim.
Çünkü bir daha bir ara gelemeyecektik.
Otobüs harekete geçerken içimden dilediğim tek dua bir gün tekrardan Faruk ağabey ile bir araya gelebilmekti.
Belki biz bir araya geldiğimizde ikimizinde hayatları çok farklı olurdu. Belki kavuşmadığı aşkını ona unuttucak biri çıkardı karşına ve çok mutlu olurlardı.
Bende hayallerime kavuşmuş, çok mutlu olurdum.
Allah'tan tek dileğim buydu. İkimizinde hayatlarının güzel olması.
🪽🪽🪽
Nasıl ama?
Sizce Zümra kurtuldumu dersiniz?
Yalnız iyi pilan kurmuş Zümra akıllı kızımız.
Bir daha bir araya gelirler mi ?
Büyük sırlar patladı. Bundan sonra neler olacak beraber görücez.
Hadi arkadaşlar yorumlarda buluşalım.
Kendinize cici bakın.
🥰🥰🥰🥰🥰🥰