Kapı tamamen açıldığında içeriye baktım.
Hiçbir şey göremiyordum.
Ne duvar vardı ne de zemin.
Sadece sonsuzmuş gibi görünen karanlık.
Tom hemen yanıma geldi.
“Buraya girmek zorunda değilsin.”
Gözlerimi ondan ayırmadan:
“Buraya kadar geldik.”
“Bu, devam etmek zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor.”
“Biliyorum.”
Bir an sessiz kaldım.
“Yine de gireceğim.”
Tom başını salladı.
“O zaman birlikte.”
Mattheo hemen arkamızdan:
“Ben de geliyorum.”
Harry asasını kaldırdı.
“Biz de.”
Ron derin bir nefes aldı.
“Bunun iyi bir fikir olduğundan emin değilim.”
Hermione ona baktı.
“Şimdi bunu söylemenin sırası değil.”
Voldemort ise kapının dışında kaldı.
Tom ona döndü.
“Sen gelmiyor musun?”
“Hayır.”
“Neden?”
Voldemort’un bakışları bana çevrildi.
“Çünkü kapı beni kabul etmez.”
Bu cevap hepimizi susturdu.
İlk adımımı attığım anda mühür parladı.
Karanlık bir anda dağıldı.
Kendimizi devasa bir salonda bulduk.
Duvarların tamamında aynı sembol vardı.
Slytherin.
Riddle.
Malfoy.
Üç sembol birbirine bağlanıyordu.
Hermione hayranlıkla etrafa baktı.
“Burası inanılmaz…”
Mattheo duvarlardan birine yaklaştı.
“Burada yazılar var.”
Tom onun yanına gitti.
Ben de takip ettim.
Duvarın üzerinde eski bir yazı vardı.
Hermione çevirmeye başladı.
“‘Kapı, gücü taşıyana değil, seçimini yapan kişiye açılır.’”
Tom bana baktı.
“Yani yine seçim.”
Tam o anda salonun ortasında bir ışık belirdi.
Işığın içinde bir kadın ortaya çıktı.
Daha önce gördüğüm kadındı.
Mührü taşıyan kişi.
Bana baktı.
Sonra Tom’a.
Ve konuştu.
“Sonunda geldiniz.”
Herkes donup kaldı.
Harry:
“Sen kimsin?”
Kadın cevap vermedi.
Bana baktı.
“Ben ilk taşıyıcıydım.”
Mührüm ısındı.
“Peki mühür neden beni seçti?”
Kadının yüzünde hüzünlü bir gülümseme oluştu.
“Çünkü senin önünde benim sahip olmadığım bir seçim var.”
“Ne seçimi?”
“Güç mü…”
Bakışları Tom’a kaydı.
“Yoksa sevdiğin insan mı?”
Tom’un yüzü değişti.
“Bunun ne alakası var?”
Kadın ona baktı.
“Çünkü mühür, sahibinin en değer verdiği bağı sınar.”
Bir anda salonun duvarları kararmaya başladı.
Tom’un görüntüsü önümde belirdi.
Sonra başka bir görüntü.
Voldemort.
Ardından Hogwarts.
Draco.
Pansy.
Mattheo.
Hepsi birbiri ardına kayboldu.
Kadının sesi yankılandı:
“Seçimini yap.”
Tom hemen bana döndü.
“Y/N, bunu yapmak zorunda değilsin.”
“Ne seçmem gerekiyor?”
“Bilmiyorum.”
Mühür daha da parladı.
Karşımda iki yol belirdi.
Biri karanlık.
Diğeri aydınlık.
Kadın:
“Gücünü seçersen, kapının koruyucusu olursun.”
“Ya diğerini seçersem?”
“Kapı sonsuza kadar kapanır.”
Tom bana baktı.
“Y/N…”
Gözlerimi kapattım.
Bütün bunların başından beri ne istediğimi düşündüm.
Güç değildi.
Kontrol değildi.
Kimsenin üzerinde üstünlük kurmak değildi.
Gözlerimi açtım.
“Ben gücü seçmiyorum.”
Mühür aniden söndü.
Kadın gülümsedi.
“Doğru seçim.”
Salon sarsılmaya başladı.
Tom elimi tuttu.
“Koş!”
Hepimiz kapıya doğru ilerledik.
Arkamızdan güçlü bir ses yükseldi.
“Kapı kapanıyor!”
Koştuk.
Tam çıkmak üzereyken karanlığın içinden bir gölge Tom’a doğru uzandı.
“Tom!”
Tom geriye savruldu.
Ben onu yakaladım.
Mühür yeniden parladı.
Bu kez bütün salon ışıkla doldu.
Gölge geri çekildi.
Tom bana baktı.
“İyi misin?”
“Ben iyiyim. Sen?”
“Şimdi iyiyim.”
Kapı arkamızdan büyük bir gürültüyle kapandı.
Dışarı çıktığımızda Voldemort hâlâ oradaydı.
Bize baktı.
Sonra mühür tamamen söndü.
“Bitti,” dedi.
Tom kaşlarını çattı.
“Hayır.”
Voldemort başını kaldırdı.
“Ne?”
Tom’un bakışları sertleşti.
“Daha bitmedi.”
Voldemort’un yüzünde hafif bir gülümseme oluştu.
“Doğru.”
Sonra bana baktı.
“Çünkü asıl sınav şimdi başlıyor.”
Ve ertesi gün Hogwarts’ta hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.