Sabah gözlerimi açtığımda aklımda tek bir şey vardı.
Dumbledore’un dün gece söylediği sözler.
“Mühür, geçmişinizden çok geleceğinizle ilgili olabilir.”
Bunu düşündükçe daha da kafam karışıyordu.
Hazırlanıp odadan çıktığımda koridorda Tom’u gördüm.
Duvara yaslanmış beni bekliyordu.
“Beni mi bekliyorsun?”
“Evet.”
“Niye?”
“Dün gece doğru düzgün konuşamadık.”
Yüzündeki ifade her zamanki kadar sert değildi.
“İyi misin?” diye sordu.
“İyiyim.”
“Gerçekten?”
“Evet.”
Tom hafifçe gülümsedi.
“Güzel.”
Birlikte Büyük Salon’a doğru yürümeye başladık.
“Bugün derslerden sonra kütüphaneye gidelim,” dedi.
“Yine mi kitap?”
“Evet.”
“Bence Hogwarts’taki bütün kitapları bitireceğiz.”
“Sen şikâyet ediyorsun ama her seferinde benimle geliyorsun.”
“Çünkü tek başına bıraksam kesinlikle yanlış kitabı seçersin.”
Tom ilk kez açıkça güldü.
“Buna gerçekten inandın mı?”
“Kesinlikle.”
Büyük Salon’a girdiğimizde Pansy bizi görünce kaşlarını kaldırdı.
“Sonunda geldiniz.”
Draco ona baktı.
“Ne demek sonunda?”
“Hiçbir şey.”
Draco gözlerini devirdi.
Ben masaya otururken Tom da yanıma geçti.
Tam o sırada Astoria içeri girdi.
Bizi gördüğü anda yüzündeki ifade değişti.
Doğrudan masamıza geldi.
“Tom.”
Tom başını kaldırdı.
“Ne var?”
“Seninle konuşmam gerekiyor.”
“Burada konuşabilirsin.”
Astoria bana baktı.
“Onun yanında konuşmak istemiyorum.”
Tom sakinliğini bozmadı.
“O zaman konuşacak bir şeyimiz yok.”
Astoria’nın yüzü gerildi.
“Sen eskiden böyle değildin.”
Tom’un cevabı kısa oldu.
“Belki artık farklıyım.”
“Onun yüzünden.”
“Hayır.”
Tom bu kez bana baktı.
“Ben böyle olmak istediğim için.”
Astoria birkaç saniye sustu.
Sonra öfkeyle:
“Tom benim.”
Büyük Salon’daki birkaç kişi dönüp onlara baktı.
Tom’un yüzündeki gülümseme tamamen kayboldu.
“Hayır, Astoria.”
“Ne?”
“Ben kimsenin değilim.”
Astoria’nın gözleri büyüdü.
Tom devam etti:
“Hayatımda kimin olacağına kendim karar veririm.”
Sonra bana döndü.
“Ve kararımı verdim.”
Kalbim hızlandı.
Astoria hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gitti.
Pansy bana doğru eğildi.
“Bu kızdan başımıza bela çıkacak.”
Draco başını salladı.
“Kesinlikle.”
Derslerden sonra Tom’la kütüphaneye gittik.
Bir süre kitaplara baktık.
Sonunda aynı kitabın kapağına uzandığımızda ikimiz de durduk.
Tom kitabı bana uzattı.
“Sen al.”
“Hayır, sen al.”
“Y/N.”
“Tom.”
“İnatçısın.”
“Sen de.”
Tom gülümsedi.
“Bu konuda haklısın.”
Kitabı beraber masaya götürdük.
Bir süre sessizce çalıştık.
Sonra Tom aniden:
“Y/N.”
“Efendim?”
“Biliyor musun…”
“Ne?”
“Senin yanında sürekli ciddi olmak zorunda hissetmiyorum.”
Şaşırdım.
“Bu iyi bir şey mi?”
“Sanırım.”
Gülümsedim.
“Bence iyi.”
Tom kitabına baktı.
“Ben de öyle düşünüyorum.”
O an dışarıdaki bütün gürültüden uzaklaşmış gibiydik.
Ne mühür vardı.
Ne Voldemort.
Ne Astoria.
Sadece Hogwarts’ın sessiz kütüphanesi ve önümüzde duran eski kitaplar vardı.
Ama sayfanın köşesinde küçük bir sembol belirdi.
Yılan.
Ve altında tek bir kelime:
“VARİS.”
Tom’un gülümsemesi kayboldu.
Bana baktı.
“Sanırım huzurlu günümüz fazla uzun sürmedi.”
İkimiz de aynı anda sembole eğildik.
Çünkü artık emindik:
Mühür bize bir sonraki sırrı göstermişti.