Salonun ortasındaki ışık tamamen söndüğünde birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı.
Boynumdaki kolye hâlâ sıcaktı.
Üzerindeki kapı sembolü ise yavaş yavaş kayboluyordu.
Tom elimi bırakmadı.
“Y/N, iyi misin?”
“İyiyim.”
Voldemort’un sesi sessizliği bozdu.
“Henüz hiçbir şey başlamadı.”
Tom ona döndü.
“Ne istiyorsun?”
Voldemort cevap vermeden önce bana baktı.
“Gücünü.”
Kaşlarımı çattım.
“Bende nasıl bir güç olduğunu bile bilmiyorum.”
“Tam olarak bu yüzden buradasın.”
Mattheo öne çıktı.
“Eğer biliyorsan neden doğrudan söylemiyorsun?”
Voldemort’un bakışları Mattheo’ya çevrildi.
“Çünkü bazı şeyler anlatılarak öğrenilmez.”
Tom sertçe konuştu.
“Onu bir deneye dönüştürmeyeceksin.”
Voldemort hafifçe gülümsedi.
“Sen hâlâ onun ne olduğunu anlamıyorsun, Tom.”
“Anlamam gereken bir şey yok.”
“Var.”
Voldemort elini kaldırdı.
Salonun ortasında eski bir taş belirdi.
Taşın üzerinde, mührün üzerindeki sembolün aynısı vardı.
“Bu taş, mührün sahibinin gücünü değil, iradesini sınar.”
Ben taşa baktım.
“Ne yapmam gerekiyor?”
“Yaklaş.”
Tom hemen:
“Hayır.”
Voldemort ona dönmedi bile.
“Kararı ona bırak.”
Tom bana baktı.
“Bunu yapmak zorunda değilsin.”
Bir an düşündüm.
Sonra bir adım attım.
Tom elimi bırakmadı.
“Y/N.”
“Bunu öğrenmem gerekiyor.”
Bir adım daha attım.
Taşa yaklaştığım anda mührün ışığı yeniden ortaya çıktı.
Salonun duvarlarında garip görüntüler belirmeye başladı.
Hogwarts.
Draco.
Pansy.
Mattheo.
Viktor.
Tom.
Sonra görüntüler değişti.
Kendimi yalnız gördüm.
Herkesten uzak.
Tom da yoktu.
İçimde bir korku oluştu.
“Bunlar gerçek mi?”
Voldemort’un sesi geldi.
“Bunu sen belirleyeceksin.”
Görüntü değişti.
Bu kez Tom’u gördüm.
Benden uzaklaşıyordu.
“Tom!”
Ona doğru koşmak istedim ama hareket edemedim.
Tom da bana doğru dönmüyordu.
Mührün içindeki ışık daha da güçlendi.
Voldemort konuştu.
“Gücün korkundan besleniyor.”
Gözlerimi kapattım.
“Hayır.”
“Ne?”
“Gücüm korkumdan beslenmiyor.”
Gözlerimi açtım.
“Ben korkumu kontrol edebilirim.”
Mührün ışığı bir anda değişti.
Görüntüler kayboldu.
Taş çatlamadı, kırılmadı.
Sadece üzerindeki kapı sembolü açıldı.
Tom şaşkınlıkla bana baktı.
Mattheo da sessizdi.
Voldemort ilk kez gerçekten şaşırmış görünüyordu.
“İlginç.”
Tom hemen yanıma geldi.
“İyi misin?”
Başımı salladım.
“Evet.”
“Emin misin?”
Bu kez gülümsedim.
“Evet.”
Tom elimi tuttu.
Voldemort ise birkaç saniye bizi izledi.
“İşte mesele bu.”
Tom ona baktı.
“Neymiş?”
“Onun gücü.”
Voldemort’un bakışları bana döndü.
“Bağ kurmak.”
Sessiz kaldım.
“Ne demek istiyorsun?”
“Mühür, sahibinin yalnızca büyü gücüne tepki vermiyor.”
Voldemort yavaşça devam etti.
“Bağlarına da tepki veriyor.”
Tom’un yüzündeki ifade değişti.
“Yani…”
“Onu güçlendiren şey, değer verdiği insanlar.”
Bir an kimse konuşmadı.
Sonra Voldemort:
“Ve bu aynı zamanda en büyük zayıflığı olabilir.”
Tom’un eli elimde sıkılaştı.
“Bunu tehdit olarak mı söylüyorsun?”
“Bunu gerçek olarak söylüyorum.”
Bir süre sonra Voldemort gitmemiz gerektiğini söyledi.
Salonun kapısına geldiğimizde son kez bana baktı.
“Y/N.”
Döndüm.
“Efendim?”
“Bir dahaki gelişinde sana mührün geçmişini anlatacağım.”
“Ne zaman?”
“Hazır olduğunda.”
Kapı arkamızdan kapandı.
Üçümüz Hogwarts’a doğru yürümeye başladık.
Mattheo uzun süre sessiz kaldı.
Sonunda:
“Bence bu hiç normal değil.”
“Bence de,” dedim.
Tom ise hiç konuşmuyordu.
“Tom?”
Bana baktı.
“Efendim?”
“İyi misin?”
Bir süre düşündü.
“Sen iyiysen ben de iyiyim.”
Gülümsedim.
Ama içimde hâlâ bir soru vardı.
Mühür gerçekten beni mi seçmişti?
Yoksa…
Beni seçen şey çok daha eski bir güç müydü?
Hogwarts’ın ışıkları uzaktan görünmeye başladığında kolyeye baktım.
Kapı sembolü yeniden ortaya çıkmıştı.
Bu kez ise kapının arkasında küçük bir yazı vardı:
“Geçmişini öğrenmeden geleceğini seçemezsin.”