Seul’de bugün hava yine o boğucu basıklıktaydı. Lee Holding’in heybetli binasının önünde durduğumda, üç ay geçmesine rağmen hala o devasa cam yığınının altında ezildiğimi hissediyordum. Başlarda burası yeni bir hayatın başlangıcıydı; şimdiyse Kang Ji-Hoon’un bitmek bilmeyen sınavlarının sahasıydı. Derin bir nefes alıp içeri girdim. Güvenlikten geçerken herkesin profesyonel bir makine gibi işlemesine alışmıştım ama asansör 42. kata çıkarken kalbimin boğazımda atmasına hala engel olamıyordum. Toplantı odasının kapısını araladığımda içerisi her zamanki gibi buz gibiydi. Birlikte çalıştığım diğer stajyerler masanın etrafında yerlerini almış, Ji-Hoon’un gelmesini bekliyorlardı. En köşedeki sandalyeme sığındım. Ellerimi kucağımda birleştirdim. "Sadece üç ay bitti, alışmalısın Soo-Min," diye mırıldandım içimden. Görünmez olmayı dilemiştim ama bu şirkette Ji-Hoon varken bu imkansızdı. Sonra kapı sertçe açıldı. Kang Ji-Hoon içeri girdiğinde fısıltılar bıçak gibi kesildi. Her gün görmeme rağmen gerçekliği hala sarsıcıydı. Siyah takımı, sert adımları ve geçtiği yeri donduran o meşhur havasıyla masanın başına geçti. Kimseye bakmadı, kimseye selam vermedi. Elindeki dosyayı masaya fırlatır gibi bıraktı ve koltuğuna gömüldü. İşte o an, üç aydır değişmeyen o sahne tekrarlandı. Ji-Hoon başını kaldırdı. Gözleri masadakileri saniyelik bir hızla tarayıp doğrudan bende durdu. Kanımın çekildiğini, bedenimin buz kestiğini hissettim. O çelik grisi, keskin bakışlarını üzerimden çekmiyordu. Bir CEO’nun masadaki en önemsiz stajyere bu kadar odaklanması normal değildi ama o üç aydır bunu yapıyordu. Bakışlarında öyle bir sahiplenme ve aynı zamanda öyle bir küçümseme vardı ki, kendimi bir cam fanusun içindeymişim gibi hissediyordum. Bakışlarımı kaçırmaya çalıştım ama başaramadım. Gözleri beni haps etmişti. Yanaklarımın aniden ısındığını, kulaklarımın çınladığını hissettim. "Neden?" diye düşündüm. "Neden herkesin içinde sadece bana böyle odaklanıyor?" Bakışlarında hem büyük bir küçümseme hem de insanı yerinden kıpırdatmayan garip bir çekim vardı. O saniyeler bana saatler gibi gelirdi. Toplantı başladı. Birileri raporlar sunuyor, grafiklerden bahsediyordu. Ama ben tek bir kelimeyi bile algılayamıyordum. Kulağımda sadece kendi nabzımın sesi vardı. Ji-Hoon’un o derin ve otoriter sesi odayı doldurduğunda tüylerim diken diken oldu. O konuşurken bile ara ara göz ucuyla beni süzdüğünü fark ediyordum. Bir ara kalemini masaya ritmik bir şekilde vurmaya başladı. Tak, tak, tak. O ses her çıktığında içimde bir yerler sızlıyordu. Bakışları bazen dudaklarıma kayıyor, sonra tekrar gözlerime çıkıyordu. Bu durum beni hem korkutuyor hem de tuhaf bir şekilde heyecanlandırıyordu. Kendimden utanıyordum ama o tehlikeli yakınlık hissi, kalbimi daha da hızlandırıyordu. Masanın altındaki ellerimi sıkmaktan tırnaklarım avuç içlerime geçti. Toplantı bittiğinde Ji-Hoon hiçbir şey demeden ilk çıkan oldu. O odadan çıkar çıkmaz asılı kalan o ağır hava biraz olsun dağıldı. Ben ise olduğum yere çakılmış gibiydim. Diğerleri dosyalarını toplayıp çıkarken ben hala o bakışın etkisindeydim. Toplantı odasından çıktığımda bacaklarımın titremesini durduramıyordum. Koridorun soğuk havası yüzüme çarpınca derin bir nefes aldım ama içimdeki o sıkışma hissi geçmiyordu. Diğer stajyerler kendi aralarında fısıldaşarak asansöre doğru yürüyorlardı. Ben ise duvara yaslanıp birkaç saniye sakinleşmeyi bekledim. "Sadece bir bakıştı Soo-Min, abartma," dedim kendi kendime. Ama o bakışın sıradan olmadığını, masadaki herkesin o anki gerginliği hissettiğini biliyordum. Masama döndüğümde, masanın üzerinde biriken o devasa dosya yığınıyla karşılaştım. Omuzlarım çökmüş bir halde sandalyeme yerleşirken, yan masadaki Min-Hee’nin üzerimde gezinen bakışlarını hissettim. Başımı kaldırdığımda bana o her zamanki acıyan bakışını atıyordu. "Yine mi radarına takıldın güzelim?" diye fısıldadı. Sesi hem bir uyarı hem de çaresiz bir acıma taşıyordu. Mağlup bir ifadeyle başımı salladım. "Hiç çıkmıyorum ki," diye mırıldandım sandalyeme iyice çökerken. "Ne yaparsam yapayım o bakışları üzerimden çekmiyor. "Min-Hee dudaklarını birbirine bastırıp masamdaki kağıt yığınına işaret etti. "Biliyorsun; o adam birine böyle uzun bakıyorsa ya ondan nefret etmiştir ya da... neyse. Her iki durumda da senin için kurtuluş yok. Bu dosyaları akşama kadar hatasız bitirmen lazım Soo-Min, yoksa yine canını okur. "Hiçbir şey söyleyemedim. Sadece önümdeki dosyalara bakmakla yetindim. Bilgisayar ekranındaki rakamlar birbirine karışıyordu. Saatler geçti, ofisteki telefon sesleri, klavye tıkırtıları arasında kendimi kaybetmiş gibiydim. Bir ara kahve almak için mutfak kısmına gittim. Bardak doldururken ellerimin hala hafifçe titrediğini fark ettim. Tam o sırada arkamda bir hareketlilik oldu. Dönmemle kalbimin durması bir oldu. Ji-Hoon yanındaki iki yöneticiyle birlikte hızlı adımlarla mutfak alanının önünden geçiyordu. Başımı hemen öne eğdim, kahve makinesine bakmaya başladım. Yanımdan geçerken o ağır, baskın parfüm kokusu genzimi yaktı. Geçip gittiğini sanmıştım ki, adım sesleri aniden durdu. "Siz önden gidin, dosyaları inceleyip geliyorum," dediğini duydum. Yöneticilerin uzaklaşan seslerinden sonra mutfakta sadece ikimiz kalmıştık. Bardaktaki kahve titreyen elim yüzünden taşmak üzereydi. Yavaşça arkama döndüm. Ji-Hoon, kapı pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde beni izliyordu. Ceketini çıkarmıştı, beyaz gömleğinin kollarını hafifçe yukarı katlamıştı. Bakışları hala aynıydı; rahatsız edici derecede doğrudan ve karanlık. "Kahveyi taşırmak üzeresin," dedi düz bir sesle. Hızla bardağı bıraktım. "Özür dilerim efendim, fark etmemişim. "Heyecanlı mısın, yoksa sadece dikkatsiz mi?" diye sordu. Bir adım attı içeriye doğru. Mutfak zaten küçüktü, o içeri girince sanki duvarlar üzerime gelmeye başladı. " Özür dilerim efendim." dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. Bana doğru yürümeye devam etti. Aramızda sadece yarım metrelik bir mesafe kaldığında durdu. O kadar uzundu ki, ona bakmak için başımı iyice arkaya itmek zorundaydım. Gözleri yüzümün her bir santimini inceliyor gibiydi. Gözlerini benden ayırmadan elini uzattı ve tezgahın üzerindeki peçeteyi aldı. Yavaş hareketlerle elime damlayan kahveyi sildi. Dokunuşu çok kısaydı ama sanki tenimi yaktı. O kadar yakındı ki, vücudunun ısısını hissedebiliyordum. "Çok özür diliyorsun. Bu huyunu hiç sevmiyorum."Gözlerine bakamıyordum, bakarsam içinde kaybolacakmışım gibi geliyordu.Elindeki peçeteyi çöp kutusuna attı ve eğilerek kulağıma doğru fısıldadı. "Akşam mesaisine kalıyorsun. Masandaki dosyalar yetmez, odama gelip raporları düzenleyeceksin. Seni bizzat kontrol edeceğim." Cevap vermeme fırsat kalmadan arkasını dönüp gitti. Ben ise olduğum yerde, elimdeki yarım bardak kahveyle kalakaldım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, bir an nefesim kesildi. Bu adamın derdi neydi? Neden binlerce çalışan arasından beni seçmişti? Akşam sekizden sonra ofiste kimsenin kalmayacağını biliyordum. Onun odasında, o devasa odada baş başa kalacağımız düşüncesi içimi büyük bir korkuyla doldurdu. Saat sekizi vurduğunda ofis iyice sessizleşmişti. Dosyalarımı kucağıma toplayıp üst kattaki odasına çıktım. Kapıyı vurdum, "Gel," dedi. İçeri girdiğimde onu camın önünde Seul manzarasını izlerken buldum. Gömleğinin üst iki düğmesini açmıştı. "Dosyaları getir ve otur," dedi. Titreyen ellerimle oturdum. Ji-Hoon masasına geçmek yerine yanıma geldi. Masanın kenarına kalçasını dayayıp bana doğru hafifçe eğildi. O kadar yakındı ki, parfümünün kokusunu net bir şekilde alabiliyordum. Elini masadaki dosyama uzattı. O sırada parmakları yanlışlıkla elimin üzerine değdi. Vücudumdan bir elektrik geçmiş gibi irkildim ve elimi hemen çektim. Ji-Hoon duraksadı. Gözlerini kıstı, doğrudan bana baktı. "Neden böyle yapıyorsun?" diye sordu. Sesi şimdi daha alçaktı. "Sadece... beklemiyordum efendim," diye fısıldadım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, duyacak diye korktum. "Yalan söylüyorsun," dedi. Bir adım daha yaklaştı. Şimdi sandalyemin kollarını iki yanından tutmuş, beni kendine hapsetmişti. "Toplantıdan beri titriyorsun Soo-Min. Korkuyor musun, yoksa başka bir şey mi var?" Nefesim kesilmişti. Başımı kaldıramıyordum. Tam üzerimde duruyordu ve varlığı her yeri kaplamıştı. "Efendim, raporlara baksak daha iyi olur," diyebildim sadece. Eğildi, nefesi kulağıma değdi. "Raporlar bekleyebilir," dedi. "Senin bu hallerin daha çok ilgimi çekiyor."O an, bu gecenin sadece işle bitmeyeceğini anladım. Ji-Hoon’un gözlerindeki o tuhaf parlaklık, her şeyi daha da tehlikeli hale getiriyordu. Kaçmak istiyordum ama bir yanım da orada kalmak için can atıyordu.
Bölüm 1
İlk Bakış
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.