BÖLÜM I: ALTIN KAFESTEKİ GÖLGELER
Sarıyer’in en görkemli sırtlarında, Boğaz’ın hırçın sularına tepeden bakan Ziyangil Yalısı, dışarıdan bakıldığında sadece servetin, ihtişamın ve asaletin sembolüydü. Fakat bu devasa mermer sütunların, el dokuması paha biçilemez halıların ve dev aynaların arkasında, rüzgarlı gecelerde fısıldayan sırlar gizliydi.
Yalının büyük salonundaki devasa kristal avize, dışarıdaki fırtınanın etkisiyle hafifçe sallanıyor, parkelerin üzerine titrek gölgeler düşürüyordu. Adnan Bey, çalışma odasındaki maun masasının başında oturmuş, elindeki eski bir mektubu inceliyordu. Yüzündeki çizgiler her zamankinden daha derindi. Mektup, yalının tavan arasında, yıllardır açılmamış eski bir çeyiz sandığının gizli bölmesinde bulunmuştu. Üzerinde ne bir gönderen adı vardı ne de bir adres; sadece Ziyangil ailesinin mühür yüzüğünün izi kırmızı balmumuyla zarfın üzerine kazınmıştı.
"Bu doğru olamaz," diye mırıldandı Adnan Bey kendi kendine. Sesi, boş odada yankılandı. "Eğer bu yazılanlar gerçekse, bunca yıldır kurduğumuz her şey büyük bir yalanın üzerine inşa edilmiş demektir."
Tam o sırada odanın kapısı hafifçe aralandı. İçeri giren, her zamanki zarif ama mesafeli tavrıyla Bihter’di. Üzerindeki zümrüt yeşili ipek elbise, odanın loş ışığında parıldıyordu. Adnan Bey’in telaşla elindeki kağıdı çekmeceye saklamaya çalıştığını fark etti ama hiçbir şey görmemiş gibi davrandı. Yine de gözlerindeki o keskin, her şeyi sorgulayan ifade yerindeydi.
"Adnan," dedi yavaşça adımlarla masaya yaklaşırken. "Yine uykun kaçmış. Günlerdir bu odadan çıkmıyorsun. Şirketteki işler mi, yoksa... yalıda yolunda gitmeyen başka bir şey mi var?"
Adnan Bey derin bir nefes alıp gözlüğünü çıkardı. "Sadece yorgunluk, Bihter. Holdingin son hisse devirleri kafamı kurcalıyor, o kadar."
Bihter inanmamıştı. Adnan’ın gözlerindeki o korkuyu daha önce hiç görmemişti. Bu yalıya gelin geldiğinden beri her köşeyi, her insanı çözdüğünü düşünüyordu ama son birkaç haftadır evin içinde hissettiği o tekinsiz hava onu da huzursuz ediyordu. Özellikle de Behlül’ün son zamanlardaki tuhaf tavırları...
BÖLÜM II: GECE YARISI GELEN MEKTUP
Aynı saatlerde, yalının müştemilatına yakın gölgelik alanda Behlül, elinde sönmek üzere olan bir sigarayla Boğaz’ın karanlık sularını izliyordu. Kafası darmadağındı. Birkaç gün önce odasının kapısının altından atılan isimsiz notu cebinden çıkardı. Buruşmuş kağıdı telefonunun ışığıyla bir kez daha okudu:
"Ziyangil adını taşıyan herkes geçmişin borcunu öder, Behlül. Sen de o geçmişin en büyük bedelisin. Yarın gece yarısı eski depoya gelmezsen, Adnan Bey her şeyi öğrenecek. Özellikle de o büyük günahı."
Behlül, dişlerini sıkarak notu avucunun içinde sıktı. "Kim bu?" diye düşündü. "Kim bizim hakkımızda bu kadar çok şey bilebilir?" Akla ilk gelen isim tabii ki yalıda her adımını takip eden, her gölgeyi izleyen Beşir’di. Ama Beşir son günlerde iyice amansız bir hastalığın pençesindeydi ve odasından çıkacak hali bile yoktu. Yoksa dışarıdan, holdingin geçmişindeki karanlık ortaklardan biri miydi?
"Behlül?"
Arkasından gelen sesle irkildi. Gelen Nihal’di. Üzerinde beyaz, ince bir hırka vardı ve rüzgardan titriyordu. Bakışlarında her zamanki o kırılgan, çocuksu ama bir o kadar da sahiplenici sevgi vardı.
"Nihal? Senin bu saatte ayakta ne işin var? Üşüteceksin," dedi Behlül, sesindeki tedirginliği gizlemeye çalışarak.
"Seni pencereden gördüm," dedi Nihal yavaşça yanına gelerek. "Çok endişeli görünüyorsun. Günlerdir kimseyle konuşmuyorsun, babam da kendi odasına kapandı. Mademoiselle bile bugünlerde çok sessiz. Bu yalıda neler oluyor Behlül? Sanki hepimiz büyük bir fırtınayı bekliyor gibiyiz."
Behlül, zoraki bir gülümsemeyle Nihal’in omzuna dokundu. "Sadece iş güç, güzelim. Kafanı böyle şeylerle yorma. Hadi, içeri gir ve uyu."
Nihal arkasını dönüp giderken, Behlül onun bu saf sevgisinin ortasında ne kadar büyük bir uçuruma sürüklendiklerini bir kez daha hissetti. Eğer o depoya gitmezse, yalıdaki herkesin hayatı un ufak olacaktı.
BÖLÜM III: TOZLU ARŞİV VE ESKİ ANAHTAR
Ertesi sabah yalı her zamankinden daha sessiz uyandı. Firdevs Hanım, sabah kahvesini yudumlarken bile etrafı dikkatle süzüyor, yalı sakinlerinin yüz ifadelerinden bir şeyler çıkarmaya çalışıyordu. Onun o keskin sezgileri, havada yaklaşan felaketin kokusunu çoktan almıştı.
"Bihter," dedi kızına, kahvaltı masasında yalnız kaldıklarında. "Adnan’ın dünkü yüz halini gördün mü? Sanki bir gecede on yıl yaşlanmış gibiydi. Bu işte bir iş var. Holdingin hesaplarını mı inceliyor, yoksa başka bir kadından mı şüpheleniyor?"
Bihter sinirle çay kaşığını tabağına bıraktı. "Yeter anne! Her şeyin altında bir entrika aramaktan bıkmadın mı? Adnan sadece yorgun."
"Benim güzel kızım," dedi Firdevs Hanım yapay bir şefkatle. "Bu yalıda ayakta kalmak istiyorsan, rüzgarın nereden eseceğini önceden bilmelisin. Adnan gidici bir geminin kaptanı gibi davranıyor. Eğer o gemi batarsa, altında ilk biz kalırız."
Bihter annesinin sözlerini duymamazlıktan gelerek masadan kalktı. Ama içindeki şüphe tohumu büyümüştü. Adnan’ın dün gece sakladığı o kağıdı bulmalıydı.
Adnan Bey’in holdinge gitmesini fırsat bilerek çalışma odasına süzüldü. Oda buram buram tütün ve eski kitap kokuyordu. Masanın çekmecelerini tek tek denedi; hepsi açıktı ama aradığı kağıt hiçbirinde yoktu. Tam ümidini kesmişken, masanın altındaki büyük tarihi kasanın üzerindeki toz tabakasında parmak izleri fark etti. Adnan kasayı yakın zamanda açmıştı.
Peki şifre neydi? Adnan’ın hayatındaki en önemli tarihler... Kendi doğum günü, çocuklarının doğum günleri... Hepsini denedi ama kasa açılmadı. Sonra duraksadı. Adnan’ın ilk eşinin, Nihal ve Bülent’in annesinin vefat ettiği tarihi girdi.
Klik.
Ağır çelik kapı hafifçe aralandı. İçeride sadece birkaç tapu senedi ve eski bir kadife kutu vardı. Kutunun içinde ise paslı, antika bir anahtar ve sararmış bir defter duruyordu. Defterin ilk sayfasını açtığında karşılaştığı el yazısı Adnan’a ait değildi. Çok daha eski, Osmanlıca harflerle ve hemen yanında Türkçe çevirisiyle yazılmış bir günlük sayfasına benziyordu.
Sayfada şu satırlar yazılıydı:
"Ziyangil Hanedanı’nın temeli, Boğaz'ın altındaki o eski dehlizde atıldı. Alınan canlar, üzerine kurulan bu yalıyı hiçbir zaman kutsamayacak. İlk doğan erkek çocuk, günahın bedeli olarak feda edilmedikçe, bu soyun laneti bitmeyecek. Anahtar, sarayın altındaki kapıyı açar. Gerçek orada saklı."
Bihter’in nefesi kesildi. "İlk doğan erkek çocuk..." diye mırıldandı. Adnan’ın ilk oğlu Bülent miydi, yoksa geçmişte bilmedikleri başka bir çocuk mu vardı? Ve bu "saray" neresiydi?
BÖLÜM IV: DEHLİZDEKİ BULUŞMA
Gece yarısı geldiğinde yalı tamamen karanlığa gömüldü. Behlül, üzerine geçirdiği siyah montla sessizce arka kapıdan süzüldü. Notta yazan eski depo, aslında yalının hemen arkasındaki tepede bulunan ve Osmanlı döneminden kalma eski bir saray kalıntısının, zamanında müştemilat ve depo olarak kullanılan yıkık dökük bir bölümüydü.
Fenerinin zayıf ışığıyla taş duvarları aydınlatarak içeri girdi. İçerisi soğuk, rutubetli ve ürkütücüydü.
"Kimse var mı?" diye seslendi Behlül. Sesi boş dehlizlerde yankılandı.
"Zamanında geldin, Behlül."
Karanlığın içinden bir gölge belirdi. Behlül feneri o yöne çevirdiğinde şoktan donakaldı. Karşısındaki kişi, yıllar önce holdingin batışından sorumlu tutulup hapse giren ve orada öldüğü sanılan, Adnan Bey’in eski ortağı ve uzak kuzeni Hilmi Bey'in büyük oğlundan başkası değildi. Ama yanında biri daha vardı.
"Sen..." dedi Behlül nefesini tutarak. "Senin burada ne işin var?"
"Asıl soru şu Behlül," dedi karanlıktaki ikinci ses. Bu ses yalıdan çok tanıdık birine aitti. Adnan Bey’in yıllardır en güvendiği yardımcısı, her sırrı bilen Süleyman Efendi’ydi! Ama yüzündeki o her zamanki sevecen, sadık ifadeden eser yoktu. Gözleri adeta intikam ateşiyle parlıyordu.
"Süleyman Efendi? Bu... bu nasıl olur?" diye kekeledi Behlül.
"Süleyman Efendi sadece bir maskeydi, Behlül," dedi Hilmi'nin oğlu sinsi bir gülüşle. "Ziyangil ailesi bu yalıyı inşa ederken, benim ailemin tüm servetini ve canını hiçe saydı. Bu yalı, bizim kanımızın üzerine kuruldu. Adnan Bey her şeyi bildiği halde sustu. Ve şimdi, o büyük sırrın açığa çıkma vakti geldi."
Süleyman Efendi adımını öne attı. "Bunca yıl bu yalıda bir hizmetkar gibi uşaklık yaptım. Neden biliyor musun? Doğru anı beklemek için. Adnan’ın en değer verdiği şeyi, ailesinin şerefini ve geleceğini elinden almak için. O kasa açıldı Behlül. Bihter o defteri buldu. Ama o defterde yazanların sadece bir başlangıç olduğunu bilmiyor."
BÖLÜM V: BÜYÜK YÜZLEŞME
Tam o anda, dehlizin girişinde bir ayak sesi daha duyuldu. Elinde bir el feneri ve sarsılan adımlarla Bihter içeri girdi. Elindeki eski anahtarı ve defteri sımsıkı tutuyordu.
"Bihter! Senin ne işin var burada? Git buradan!" diye bağırdı Behlül dehşet içinde.
Bihter feneri Süleyman Efendi’nin ve yanındaki adamın üzerine tuttu. "Demek her şeyi planlayan sendin, Süleyman," dedi Bihter, sesini güçlü tutmaya çalışarak. "Peki bu defterdeki 'ilk doğan erkek çocuk' ne anlama geliyor? Adnan’ın benden sakladığı ne?"
Süleyman Efendi acı bir kahkaha attı. "Adnan’ın ilk eşinden önce, bu yalıda başka bir kadından doğma bir oğlu vardı, Bihter. Adnan, holdingin ve ailenin adını lekelememek için o çocuğu bir yetimhaneye terk etti ve kayıtlardan sildirdi. O çocuk kim biliyor musun?"
Behlül ve Bihter dehşet içinde birbirine baktı.
"O çocuk..." dedi Süleyman Efendi, parmağıyla dehlizin karanlık köşesini işaret ederek. "Ziyangil yalılarının her köşesinde sessizce acı çeken, her şeyi gören ama hiç konuşamayan Beşir'den başkası değil!"
Yalının en derin sırrı nihayet açığa çıkmıştı. Beşir, Adnan Bey'in öz ve en büyük oğluydu. Yıllarca kendi babasının evinde bir hizmetkar gibi yaşamış, can çekişirken bile bu gerçeği öğrenememişti. Süleyman Efendi bu gerçeği belgeleriyle ortaya çıkardığında, Ziyangil imparatorluğu tamamen yerle bir olacaktı.
"Şimdi," dedi Süleyman Efendi, elindeki eski bir gaz lambasını yere fırlatarak. Dehlizdeki kuru odunlar ve eski evraklar anında alev aldı. "Bu yalı, kendi küllerinin üzerinde yükselen yalanlarla birlikte yanacak. Ve Ziyangiller, tarihin en karanlık sayfalarına gömülecek."
Alevler dehlizin çıkışını kapatırken, Boğaz’ın rüzgarı yalının pencerelerini dövmeye devam ediyordu. Ziyangil ailesi için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı; yalanlar üzerine kurulan o muhteşem saray, kendi sırlarının ateşiyle kavrulmaya başlamıştı.
