İçeriğe geç

Zihnimdeki Füg

Bölüm 1 · 23 dk okuma

Zihnimdeki Füg

Bölüm 1

Bölüm 1

Bölüm Şarkısı: Billie Ellish, Khalid - Lovely

İyi okumalar :)

''Eskiden ruhu titreyecek kadar soğuktu, hep ne kadar kötü durumda olduğunu düşünürdü. Ne kadar daha kötüsü varsa hep o zamanın içindeydi. Daha karanlığının olmadığına inanırdı. Bütün bunlara rağmen daha fazla yok olamayacağını zannederdi. Oysa yok olmak için yanmak gerekiyordu; geç öğrenmişti geç olduğu kadar da zehirlenmişti. Bu kadar aydınlığın saf karanlık olmasını beklemiyor olduğundandır ki yanan kendisiyken sadece etrafındakileri aydınlatabileceğini unutmuştu. Kül olması o kadar uzun sürmüştü ki ancak bunu bir fırtınanın eşiğinde savrulurken anlamıştı.

Anladığı bir şey daha vardı: insanlar onun aydınlığından beslenirken ateşini o kadar harlamışlardı ki onları aydınlattıkça hiç sönmeyeceğini sanmıştı. Ya da aydınlığını yaşattıkları kadar karanlığını da yaşatacaklarını zannetmişti, ama dedim ya külleri fırtınada savrulan birini ancak rüzgâr yaşatabilirdi insanlar değil. Artık titreyemez olmuştu, bir zamanlar durumundan yakındığını özler olmuştu. Ruhunu özler olmuştu...

Kaybettiği ruhunu da aramaya korkar olmuştu. Her bir külü başka başka mecralarda dolaşırken parçalanan şeyleri bulmanın ne kadar acı olduğunu düşündü. Acı... Diye bir süre yüzünde şuh bir gülümsemeyle etrafa baktı. Eskiden ruhunu söküp aldığını sandığı şeyi artık hissedemez oluşu ruhunu söküp alanın acı değil de hissizlik olduğunu kavratmıştı. Yanıp, kül olup giden bir şeyin özlemini çekmesi bir umut muydu acaba? Acıya özlem duymak... Kafayı mı yiyordu yoksa gerçekten umut mu vaat ediyordu bilinmez ama artık çoğu hareketi, davranışı, duyguları, o fırtınada kaybolmuştu şimdi hangi birini toplasa sahte geliyordu sahte geldiği kadar da bir daha bir daha kaybediyordu.

Her şeyde ayrı bir yavanlık vardı. Ne ağzının tadı ne de aldığı nefesin tuzu... Kimseyi suçlayamıyordu fakat çok fazla kişiyi suçlaması gerektiğinden midir yoksa sadece kendisini mi suçlaması gerektiğinden artık kendisi de bilmiyordu. Derin bir nefes aldı. Tekrar etrafa bakıp o gülümsemeyi yerleştirmek istedi suratına fakat o bile olmadı bu kez. Arkasına döndü. Yavaş ve de sarsak adımlarla sahildeki büyük taşların arasından sıyrıldı. Bilmediği sokaklara saptı karanlığını geri istiyordu o gece bulmak istercesine şafak sökene kadar yürüdü yürüdü, bulduğu tek şey yanışını simgeleyen güneşin doğuşu olduğundan görmeye dayanamadı. Gezindiği sokaktaki yıkık dökük terk edilmiş evin duvarının kenarına çöktü yüzünü ellerinin arasına alıp yere iki büklüm uzandı. Ertesi gün her zaman olduğu gibi akşam vakti yine sızdığı yerden uyanacağını düşünerek uykuya dalmıştı bir süre sonra. Fakat öyle olmamıştı.

O akşam karnını hafifçe dürten bir ayak yüzünden aksi bir şekilde gözlerini açtı. Başta etraf bulanık olsa da birkaç saniye sonra netleşmeye başlamıştı. Başında dikilen kişiyi hatırlamaya çalıştı derinlere de gitse kim olduğunu bulamadı. Yüzüne aksi bir şekilde bakmaya devam ederek sessizliğini sürdürdü. Muhtemelen Gama Mıntıkasının gönüllülerinden biri evine git insanları ürkütme diye onu oradan göndermeye çalışacaktı fakat buna hiç niyeti olmadığından kendini ufak bir tartışmaya hazırlamıştı. 'Kalk.' Yüzünde kendinden emin bir o kadar da beğenmiş bir gülümsemeyle ona bakan adamın sözlerini sarf etmesiyle zaten çatık olan kaşları iyice çatılmıştı. 'Bak işine.' Diye tersleyip ona arkasını döndü. 'Kalk yoksa ben kaldırırım.'dedi bu sefer öncekine nazaran biraz daha ciddi olan sesiyle. Böyle konuşmalara uzun süredir alışık olduğu için sesini çıkarmadı Alaska. Biliyordu ki ya konuşup kaldıramayınca gidecekti ki başındakinin gitmeye pek niyeti yok gibiydi ya da kalıp biraz şiddet de katarak kendince eğlenecekti. Fakat demiştim ya o akşam öyle olmamıştı.

'Alaska, kalk.'dedi onun kendini beğenmiş ve bütün bi' ütopyayı ben yarattım dercesine olan tarzının sergilemeyeceği kadar ciddi bir ses tonuyla. Ama daha da beklenmedik olan sanırım genç kadının ismini nasıl bildiğiydi. Genç kadın kapattığı soğuk bakışlarını önce karşısındaki paslı duvara sabitledi. Biraz bekledikten sonra omzunun üstünden aksi bir suratla bakarak 'Kimsin?' diye sordu. 'Alfonso!'dedi kendinden emin sesiyle doğrudan gözlerinin içine bakıyordu. Alaska soğuk bakışlarını tekrar paslı duvara sabitledi sonra o duvar daha da pis gelmeye başladı. Midesi burkuldu yüzünü buruşturdu, zaten başından hiç gitmeyen o ağrı tekrar kendini ağır bir darbeyle belli etmeye başladı. Doğruldu yavaşça hala duvara iğrenen bakışlar atıyordu. Bir süre oturdu öyle, güç toplamaya çalışır gibi. Ellerine baktı, sonra yavaşça avuç içlerine dikti gözlerini. Avuç içlerindeki izler midesindeki burkulmanın şiddetini artırdı. O izlerden kollarına dağılan küçük şimşekler, şimşeklerden dağılan acı... Sanki mümkünmüş gibi yüzü daha da buruştu. Hızla ayağa kalktı, onun ne yapacağını kestiremeyen Alfonso da onun hamlelerini hızla takip ediyordu çatık kaşlarıyla. Genç kadın ayağa kalktığı gibi arkasını dönüp gitmeye başladı. Alfonso onun hızlı adımlarını gördüğünde yerinden fırlayarak ona yetişti. Kolunu tuttuğu gibi kararan gözlerinin etkisi altına girmekten kendini alıkoyamadı Alfonso, birden beynine elektriksel dalgalar yayılmaya başladı. İstemsizce Alaska'nın kolundan düşen elini vücudu takip etti. Kafasını ellerinin arasına alarak yavaşça yere çöktü. Alaska bir süre gözlerini genç adamın üstünden çekmedi, Alfonso çığlığına sahip olmak istercesine derin bir nefesle dişlerini sıktı. Gözlerini gökyüzüne çevirip inlemesini bastırmaya çalışırken Alaska hızlı bir şekilde gözlerini genç adamdan ayırdı. Hızla arkasını döndü açılmış olan kapşonunu kafasına geçirip ellerini cebine soktu ve oradan uzaklaşmaya başladı. Tabi ki arkasında kalan Alfonso'nun halinin baygınlıktan hallice olduğunun farkındaydı...

Alaska'nın göz hapsinden kurtulan Alfonso derin bi' rahatlamayla kendini kaldırıma bıraktı. Ellerinin hala başının çevresinde tutmaktan alıkoyamıyordu kendini. Demin şimşekler çakan kapkara gökyüzünde şimdiyse yıldızlar parlıyordu... Kalp atışları ve nefes alış verişi normale dönen Alfonso sakince ayağa kalktı ve derin bir nefes aldı. Başındaki dehşetli sarsıntı geçmiş olsa da birkaç gün boyunca bu hadisenin kalıntılarının gitmeyeceğini biliyordu. Burnundan akan siyah kan yavaşça dudaklarına doğru yol aldı cebindeki mendiliyle temizleyip yoluna devam etti. Sinirleri bozulmuştu ve bu ukala adam rahat tavırlarını sergilemeyi çoktan bırakmış istemsizce gerginliğin vücudunu esir almasına izin vermişti. Ne kadar hararetli olsa da zihni bulanıktı, hızlı adımlar atmak istese de sarsak adımlarını zor toparlıyordu. Çarptığı Gama halkındakileri önemsemeden yoluna devam ediyordu, arkasındaki garip ya da sinirli bakışları görmezden gelerek. Çünkü o Alfa halkındandı... Keyfinden eser kalmamıştı kolundaki geniş deri bileklikten çakısını çıkardı kafasındaki sorunlara çözüm ararken çakısıyla yaptığı hareketlerin farkında bile değildi. Çakısı gittikçe parlayarak büyüyordu ve savaş kılıcı ortaya çıkmak üzereydi. Gözlerinin rengi buz mavisine dönerken başındaki ağrı daha da şiddetleniyordu çünkü daha yeni güçleri saldırı altından kurtulmuştu. Tam güce bu halde ulaşamazdı; ne yapmaya çalıştığını fark ettiğinde durakladı ve derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştı savaş kılıcı yavaşça eski haline dönerken başındaki şiddetli ağrı bir nebze de olsa azaldı. Eğer buna devam etseydi şansını zorlamazdı direkt olarak bilincini kaybederdi ve güç taşı olmadan kendine gelemezdi. Güç taşı böyle zamanlar için kullanılır ya da herhangi bir savaş veya saldırıdan çıkıldığında tam güce ulaşmak için kullanılır. Ve böyle durumlarda kullanılamazsa yara alınmışsa eğer giderek büyür bulunmadığı taktirde ölümle sonuçlanır. Alfonso evinden bi' hayli uzakta olduğundan kesinlikle böyle bir şey yaşamak istemezdi...

,,,

Zihninde varlığı bilinmez, görülmez kara kutuları vardı. Hangi birini açıp kullansa dünyasındakilere bir felaket başlatırdı. Şimdi bütün kara kutularını zihninin en derin ücralarına saklamıştı. Çünkü o kutuları açmak ruhunda derin yaralar açardı ki herkes o yaraları saramazdı. O açık bırakmayı seçmişti. Yaralarını açık bırakmıştı sürekli kanasın, kanasın ki bir daha o yaraları açıp kanatabilen olmasın. Ama unuttuğu bir şey vardı, kan kaybında ölmez miydi? İnsan kan kaybından ölürdü peki ya ruh? Ruh kanar mıydı? Ruh kanardı ama ruhta kanayan yara öldürmezdi. Hiçbir zaman öldürmemişti. Ruh ne zaman ölürdü peki? Ruhu öldüren neydi? Hissizleştiğinde insanın ruhu ölmüş mü demekti? Ruh oluşur muydu ki küçük ya da büyük bir his dalgasından...

10 gün önce –Beta Mıntıkası-

'Zihninin içinden sağ çıkan insanı sen öldüremezsin, delikanlı.'dedi ihtiyar. Genç adam kasvetli kasvetli güldü. Derin bakışlarını yerden çok da kaldırmadan kaşlarının altından ihtiyara şöyle bir baktı, sonra kafasını tekrar postallarına çevirdi. Dirseklerini dizlerine yaslayarak ellerini önünde birleştirdi. 'Ben öldürmek istediğim insanı seslere savurmam.'dedi. İhtiyar ağır aksak adımlarla yanına gelerek elini omzuna koydu genç adamın. 'O zaman ne istiyorsun delikanlı?'dedi ihtiyar üstten gözlerini dikerek. 'Hissetmediğini yazamazsın İhtiyar. Bazen yazdığını da okuyamazsın. Ama iyidir aklının içini kemiren düşüncelerin olması. Ben de sana bunu vermiş oldum. Zihnini zinde tutmuş oldum yani...'diyip gayriihtiyarî gülümsedi genç adam biraz da bilmiş bir ifadeyle. 'Şimdi, Alaska Sonat'ın nerede olduğunu söyle bana. Sen de bilirsin ki okuyanı okuyan vurabilir ama yazanı okuyan vuramaz.'dedi kendinden emin ve de ciddi ifadesiyle. İhtiyar büyücü yavaşça elini Alfonso'nun omzundan çekti. Bu çokbilmiş genç adamın dolu biri olması sinirlerini bozmuştu belki de. İhtiyar tekrardan aksak adımlarıyla ilk önce masasına gitti. Gama Mıntıkasıyla Dışlanmışların bölgelerinin arasında kalan alanı boş sayfanın üstünde elini yavaşça gezdirerek efsunlu yolları haritaya aktardı. Haritayı sadece Alfonso'nun enerjisine hapsetti ki ondan başkası haritayı okuyamazdı. Haritayı eline alıp rafların birine yaklaştı elini birkaç kitabın üstünde gezdirerek Tılsımlı Güçlerin Kullanımı adlı kitapta durakladı. Eline alıp haritayı kitabın arasına yerleştirdi. 'Al bakalım, Delikanlı.'dedi ters bakışların arasında elindeki kitabı Alfonso'ya uzatırken. 'Tek bildiğim çoğunlukla bu bölgede bulunduğu. Ama sen de bilirsin ki insanın kendi zihninden sağ çıkması zordur. Kendini nerelere atacağı belli olmaz.'dedi ihtiyar kaşlarını kaldırarak genç adamı taklit etmeye çalışmıştı. Bu Alfonso'yu güldürmüştü. Alaya alan bakışlarıyla elindeki kitabın ismine kaşlarını hafifçe çatarak üstten bir bakış attı dudaklarını büzerek kitabı yukarı kaldırdı 'Teşekkürler...'dedi. Ayağa kalktığında kitabın arasındaki haritayı açtı ve gelişi güzel göz attı gözlüklerinin üstünden. Gördüğüne inanamadı birkaç saniye gözlüklerini gözlerine itip tekrar baktı haritaya. Alfonso haritaya sitemli bir bakış atarak 'Ah Alaska ah... Umarım Dışlanmışların enerjisine kapılmamışsındır...'diye mırıldandı. Keyfi iyiden kaçmıştı çatık kaşlarla sert bir şekilde açtığı kapıdan çıkarken İhtiyar Büyücü, Sahaf'ından çıkan delikanlıyı üzgün bir şekilde izledi...

Alfa Mıntıkası, diplomatların ve gezegeni koruyan tılsımlı güçleri olan üst seviye halktır. Beta Mıntıkası, gezegenin yönetilen ve yöneten halkıdır. Gama Mıntıkası, casusların ve aykırıların mıntıkasıdır. Dışlanmışlar, gezegene ihanet edenlerin ve baş kaldıranların mıntıkasıdır. Bu halk genellikle enerjisini kaybetmişlerden ya da kaybetmeye yakın olan düşkünlerden oluşur. Kara delik gibidirler. Etrafına yaklaşanların enerjisini de yiyip bitirirler. Bu halkın arasında Alfa halkından bile olsanız tam güç olarak var olamazsınız. Olası saldırılara savunmasız kalabilirsiniz...

11 Gün Sonra -Beta Mıntıkası-

Ertesi gün Alfonso'nun kafası hala daha karışıktı. Bu kadar çok Dışlanmışların arasında gezip nasıl tam güç olarak kalabilmişti, Alaska. Alfa Mıntıkasındaydı ve ayrılmayı kendi istemişti daha doğrusu kimseye bir şey söylemeden çekip gitmişti o kara günden sonra... Neden kimsenin onun bulamadığını şimdi daha iyi anlıyordu Alfonso, enerjisini sömürttürüyordu Dışlanmışlara böylelikle onu kimse bulamamıştı... Fakat nasıl bu kadar güçlü kalabilmişti, nasıl..?

Zorlu bir gün daha geçirmek istemiyordu en azından bu gün... Bu yüzden Kunter'i kısa bir süreliğine pas geçip arkadaşından vazgeçemeyen Alaska'dan çok uzakta olmaya dayanamayan fakat onun kadar güçlü olmadığı için Gama ya da Dışlanmışların bölgesinde yaşayamayan eski Alfa halkından olan naif, duru, tılsımı sanat olan kız Nora Fox'u ziyaret edecekti. Evet tılsımı sanattı, müzikle ruhunu birleştirdiğinde hipnoz olmayan tek bir kişi bile yoktu. Bu yüzden derslerini hep kendisinin efsunladığı cam odanın arasında verirdi. Öğrencilerini hipnoz etmek değil eğitmek istiyordu kesinlikle. Beta Halkının sanatla uğraşan kesimini eğitmek istemişti. Asıl alanı dans olsa da aynı zamanda çok da güzel enstrüman çalardı. Alfa Mıntıkasından onur ödülü alarak ayrılmıştı...

Bir de Alaska'sı vardı Nora'nın. En yakın arkadaşı, Alaska Sonat. Tek arkadaşı... Alaska'ya yakın olmak adına Beta Mıntıkasına geçmiş olsa da sadece o istediği kadar yakın olabiliyordu arkadaşına. Bu yüzden zaten sanat merkezinden ayrılmayan Nora, arkadaşının ayda bir gelip onu bulamamasından korkarak öğle yemeklerini de sanat merkezinde yer olmuştu. Tabi yediği günlerde orası ayrı. Ama artık Nora de alışmıştı arkadaşının bu yaptığına; ayda bir gelirdi ve bu hiç sekmezdi, ne eksik ne fazla. Gelir, ona biraz zihnindeki kitaplardan okur ve giderdi. Nora her ne kadar alışmış olsa da her ay Alaska geldikten sonraki günlerde onun yolunu gözlemekten bıkmazdı, vazgeçmezdi. Sahip olduğu tek dostunun ona bu kadar hem uzak olup hem de yakın olması kötü bir durumdu belki de.

Öğlen saatlerinde gittiği için stüdyoda olmayabilirdi Nora, bu yüzden biraz gergindi genç adam. Stüdyonun olduğu binaya girerken kapının önünde duran –balet olduğunu düşündüğü- adamlar, bizim kendilerine nazaran tuhaf giyimli Alfonsa'ya garip bakışlar atıyorlardı. Kafasındaki kasketini düzeltirken histerik bir şekilde gülümsedi. Ellerini parkesinin ceplerine sokarak danışmana doğru kendinden emin adımlarla yürüyordu. Bu tuhaf giyimli adam, çoktan danışman kadını etkisi altına aldığını bilse de bunu umursamadan Nora Fox'un stüdyoda olup olmadığını sordu. Burada olduğunu öğrendiğinde küçük bir yardım isteyerek yol tarifi aldı. Nora'nın olduğunu düşündüğü salona doğru ilerlemeye başladı.

Salonu bulduğundaysa duvarları camla kaplı olması işine gelmişti çünkü; Nora salonun ortasındaki bir barın dibine çökmüş, sakin ama hüzünlü bir parça açmış, büyük ihtimalle ya ruhunu dinlendiriyordu ya da kafasındaki düşünceleri susturmak istediğindendir ki başını ellerinin arasına almış topuz olan saçını çekiştirerek bozuyordu. Alfonso ona çatık kaşlarıyla baktı bir süre, sırtı genç adama dönüktü. Alaska dolayısıyla yer yer karşılaşmışlardı. Gördüğü ve de tanıyabildiği kadarıyla ne kadar ciddi bir yapısı olsa da Nora'nın kırılgan bir yapısı vardı. Genç kadının kafasını bu denli kurcalayan düşüncelerin sebebini az çok tahmin etse de bu durumu Alfonso'yu yine de rahatsız etmişti. Üzülmesini ya da mutsuz olmasını istemezdi, çok başka bir dünyası vardı Nora'nın. O dünyanın bozulma fikrinden rahatsız oldu birden genç adam.

Alfonso sessizce içeri girdi. İlk önce üstündeki parkeyi ve kasketini yavaşça çıkarıp camla kaplı olan duvara monteli bankların birine bıraktı. Sonra yine sessizce sağ tarafa doğru ilerleyerek önce bilgisayardan çalan parçayı değiştirdi.

Parçayı değiştirip dinamik ve muzip, eğlenceli bir parça açtığında Nora direkt kafasını kaldırıp Alfonso'nun olduğu tarafa çevirdi kafasını. Alaska gelseydi eğer parçayı değiştirmezdi; ya kısardı ya da kapatırdı. Genç adamı gördüğünde tanıdık sima direkt sahibini bulmuştu. Alfonso'yu gördüğünde önce büyükçe bir şaşırdı 'Sen nasıl geçtin o kapıdan..?'dedi onu bulmasından çok efsunlu kapıdan nasıl geçtiğini merak ediyormuş gibi 'Küçük bir gıdıkladı.'diyip alaylı bir gülüşle karşılık verdi Alfonso sonra karşısında parçanın ritmine göre garip garip yürümeye ve değişik hareketler yapmaya başlayan genç adam, Nora'yı hazırlıksız yakalamış olacak ki içten bir şekilde güldürdü. Nora sonrasında ayağa kalkıp bara yaslanarak Alfonso'yu izlemeye başladı. Nora'nın yüzündeki ciddi ifade Alfonso'yu daha da cesaretlendirdi. Parçanın ritmine göre değişen hareketleri ilk başta ne kadar komik olsa da Gültekin gözlerini kapatıp parçaya eşlik etmeye başladı aynı zamanda kendini ritme bıraktı; her dönüşünde, her adımında, her küçük büyük sıçrayışında profesyonel baletleri kıskandıracak kadar güzel dans etmeye başlamıştı. Parçanın sonundaki ritme göre son büyük sıçrayışını yaparak havada dönüp son adımını Nora'nın tam karşısında duracak şekilde ayarlamıştı ve öyle de olmuştu.

Karşısında ona geldiğindekinden daha büyük bir şaşkınlıkla bakan Nora'nın ağzını eliyle yukarı ittirdi Alfonso, genç kadına meydan okur gibi bakarken. Nora kendine gelmeye çalışarak yutkundu fakat hala Alfonso'nun sergilediği o müthiş dansın etkisinden çıkamamıştı. 'Gezegenin en yetenekli savaşçısına bak sen...'demekten alıkoyamadı kendini Nora. Alfonso kaşlarını çatarak Nora'nın demin bozduğu saçlarını açarak daha bol ve rahat olduğunu düşündüğü şekilde bir daha topladı. Ve derin bir nefes alarak 'Birincisi yetenek değil tılsım ve azim. İkincisi böyle daha iyi.'dedi saçlarını kasdederek. Kafasını yana eğdi ve ellerini beline koyarak Nora'ya dikti gözlerini. Nora da aynısını yaparak ellerini beline koydu ve başını diğer yana yatırıp ona anlamaz ve inanamaz bir ifadeyle baktı. Alfonso genç kadına nazaran ona muzip gözlerle bakmayı tercih ediyordu. Tabi ki de Nora bunu bir oyun haline getirmeden bakışmayı sonlandırdı. 'Alaska ilgi alanlarının genişliğinden bahsetmişti ama dans edebildiğini bilmiyordum. Bu kadarını da beklemiyordum doğrusu, güzeldi.'dedi son kez gülümseyip ellerini belinden indirerek eşyalarının yanına doğru adımladı. 'Bir ara ruhumu dinlendirmiştim, Alaska bu ayrıntıdan bahsetmemiştir büyük ihtimalle.'dedi Alfonso, Nora'nın üstüne gitmek istediği her halinden belliydi. Zira delici ve muzip bakışlarını hala genç kadından ayırmıyordu, bundandır ki Nora'nın sırtı karıncalanmaya başlamıştı bile. Nora, derin bir nefes çekti içine fark edilmemesini dilerken; suyunu eline aldı ve bara yaslanmış şekilde onu büyük bir haylazlıkla kendisini izleyen genç adama döndü. Suyunu yudumlamadan önce ellerini iki yana açarak 'Beni görmeye gelmeyeceğine göre? -Tek kaşını kaldırdı.- Ne için burada bulunduğunu söyleyebilir misin?'dedi gerginliğini ne kadar saklamaya çalışıyorsa bir o kadar da belli ediyordu Nora. Alfonso anlamıyormuşçasına kaşlarını çatarak 'Seni neden görmeye gelemeyecekmişim?'dedi bütün haylazlığı hala üzerindeyken. Nora içtiği suyunu zor bela yutarken umursamazlığını üzerinden esirgemiyordu. 'Alaska için buradaysan tam olarak yerini ben de bilmiyorum.'dedi olabildiğince Alfonso'nun garip akıl oyunlarından uzak durmaya çalışarak. Bu adamla her karşılaştığında dengesi ziyadesiyle bozuluyordu zira üstüne bir yenisini eklemek istemiyordu. Zaten çok da karşılaştıkları söylenemezdi sadece Alaska ile işi eve taşıdıklarında onu tüm hayatı boyunca toplasan beş taş çatlasa yedi kez görmüştü. En son karşılaşmaları da yaklaşık bir üç yıl öncesine dayanıyordu sanırım. Fakat Nora'nın ciddi ve naif yapısı karşısında bu adamın rahat tavırları daima onu gergin bir insanmış gibi göstermekten başka işe yaramıyordu.

'Alaska'yı buldum ve seni görmeye geldim.'dedi tek kaşını kaldırarak. Kesinlikle genç kadının üstüne gitmekten çekinmiyordu. 'Nasıl buldun?'dedi Nora yeniden farklı bir yere takılarak. Bu durum Alfonso'nun sinirini bozmuş olacak ki yaslandığı bardan dikleşerek eşyalarının yanına gitti ve Nora'nın karşısına dikildi. 'Alaska'yı buldum. Senin yanına sadece ayda bir uğradığını ve o bir günün hep çarşambalar olduğunu da öğrendim. Çünkü tanıştığınız gün sıradan da olsa bir çarşamba günüydü. Bu yüzden onu sadece Çarşamba günlerinde beklemeye devam et derim yoksa her öğle yemeğini burada geçiştirerek güçten düşebilirsin. Bütün bunların dışındaysa... -Kafasını tavana çevirdi önemli bir şeyi hatırlamaya çalışır gibi.- Evet seni görmeden gitmek istemedim.'dedi baygın gözlerini Nora'ya dikerek. Evet, Nora artık diretmenin saçma olduğunu anlamıştı. Bu adamın buraya gelmesindeki tek amaç üstüne basa basa söylediği meseleydi ve kesinlikle istediğini almadan gitmeyecekti. Bütün bunları bilmesine tabi ki şaşırmadı Nora, Alfonso için bu tür bilgilere ulaşmak nefes almaktan farksızdı. Nora küçük bir nefes verip sakince tebessüm etti. Kafasını yana yatırıp 'Teşekkür ederim, ziyaretin beni sevindirdi. İyi ki geldin.'dedi ve suyunu çantasının içine attı. Çantasının içindeki sweetini eline alırken Alfonso, Nora'nın eşyalarının yanına bıraktığı parkesi ve kasketine uzanırken asıl amacı genç kadının görüş açısına girmekti. Yüzünde kocaman gülümsemesiyle 'Sevindirdi mi gerçekten?'dedi büyük bir coşkuyla. Ani değişen ruh hali Nora'yı güldürmeye yetmişti. Çok büyük ihtimalle ya Nora'yla eğlenerek biraz da olsa moralini düzeltmeye geldiği burnundaki morluktan belli olduğunu düşündü genç kadın. Alaska'dan istediği sonucu alamadığı aşikârdı. Ona kısa bir bakış atarak sweetini üzerine geçirdi ve çantasını kapatıp boynuna astı. 'Bugün Cuma olduğuna göre beklememe ya da -Etrafa kısaca bir göz attı.- fazladan çalışmama gerek yok sanırım.'dedi Alfonso parkesini giyerken Nora de azıcık ilerleyip duvara yaslandı. 'Aynen öyle.'dedi Alfonso kasketini kafasına geçirip. 'Pekâlâ, nereye gideceksin? Yani seni görmeden gitmek istemedim diyince; tutmayayım eğer aceleyse, ondan sordum.'dedi Nora. Biraz da o genç adamla uğraşmak istemişti belli ki ama daha ne kadar tuhaf bir cümle kurabilirdi ki, değil mi? Alfonso'nun çehresinde yine muzip bir ifade belirdi, genç kadının ona kendi sözlerini kullanması içten içe komik gelmişti. Nedeni çok açıktı sanki? Alfonso ellerini cebine yerleştirdi ve Nora'nın yanına ilerledi. 'Evet, seni görmeden gitmek istemedim. Bugün cuma olduğuna göre beklemene ya da –Nora'nın deminki ifadesi gibi etrafa kısaca bir göz attı.- fazladan da çalışmana gerek yoksa eğer –duraksadı- bir öğle yemeği yiyebiliriz sanırım.'dedi Alfonso cüretkar bakışlarının ardından. Bu adam kesinlikle iflah olmazdı. Nora gergince boğazındaki nefesi geri iteledi ve çantasının askısına tutunarak dikleşti. Bunu beklemiyordu, zira uzun zamandır bu saatlerde midesine yiyecek girmediğini düşünürsek bu fikirle midesi daha da kasıldı. Midesine giren krampla yüzünü buruşturmak istese de sakince sağına baktı ki bunu her kararsız kalışında yapardı. 'Peki, biraz beklemen gerek üstümü değiştireceğim.'dedi. Alfonso ciddileşerek kafasıyla onayladı ve 'Ben aşağıdayım.'dedi sağ elini cebinden çıkarıp yolu gösterirken. Nora önden adımlayarak kapıdan çıktı ve soyunma odasına yönelmeden önce Alfonso'ya baktı. Oysa çoktan ters yöne yani çıkışa ilerlemeye başlamıştı. Nora arkasından kaşlarını kaldırarak genç adama baktı, bu kısa görüşmelerinde bile ne kadar yorulduğunu fark etti. Gerçekten bu adamın ruh halindeki ani geçişler Nora'yı bitap düşürmüştü. Kahretsin, hayatı boyunca dalgalardan nefret etmişti. Gözlerini devirdi ve yoluna devam etti. Başı ağrımaya başlamıştı çoktan, emin olduğu tek şeyse Alfonso ne istiyorsa sadece ayak uydurup bir an önce evine def olmaktı...

Alaska o akşam eski dostunu daha doğrusu eskide bırakmak istediği dostunu karşısında görünce ilk önce kim olduğunu hatırlayamadı ya da hatırlamak istememişti. Zihninin böylesine silmiş gibi davranmasına şaşırmıştı aslında. Çünkü Alfonso'nun yüzü hayatında unutamayacağı çehreler arasında yer alıyordu bir nevi. Ama eski hayatını ne kadar çok arkasında bırakmak istiyorsa o çehre de orada kalmıştı belli ki.

Dışlanmışların bilmediği sokaklarında dehşet bir yağmur başlamıştı. Bazen nerede olduğunu bile kestiremiyordu. Tek istediği bir telefon kulübesi bulmaktı. Bunun için ilk önce Gama Mıntıkasının sokaklara karışması gerekiyordu. Yağmur bütün dehşetiyle sokakları karanlığının içine çekmişti. Alaska, kapşonunu kafasına çekmiş olsa da önünü görmesi zorlaşıyordu. Kendinden emin adımları bütün yağmur birikintilerini etrafa sıçratmaya ant içmiş gibiydi. Sol elini kapşonunun cebinden çıkarıp yüzünde biriken damlaları sildi. Sonunda görüş açısına giren telefon kulübesine süratle yöneldi.

Küçük kulübeye girdiğinde derin bir nefes aldı. Telefonluğa yaslanarak sağ eliyle de kapşonunu çıkardı. Evet deminki süratli, o koca koca binalara meydan okuyan adımlarından eser kalmamış; o belalı dermansızlık yine üstüne çökmüştü. Sonra iki eliyle bir süre oradan destek aldı işte böyleydi hali, zamandan bile kötüydü. Nefesini düzene sokmaya çalışırken 'Eskiden kendini bulduğun anlarda şimdi nefes bile alamaz oldun. Gurur duy kendinle.'diye mırıldandı. Sesindeki o sakinlik, ölümün çığlıklarından daha kasvetliydi belki de. Hasarlı ruhlara da bu mu yakışırdı yoksa bu mu revaydı? Çok düşünmedi. Artık düşünmek konusunda kendine izin vermiyordu. En azından vermemeye çalışıyordu. Demişti ya geçmişi arkada bırakmaya odaklamıştı bütün hücrelerini. Düşünmeden nefes alamazdı; şimdiyse ya düşündüğünde nefes alamıyordu ya da nefes almak istemediği için düşünmüyordu. Bütün bunları yaparken arkada bıraktığı geçmişi miydi yoksa kendisi miydi; bunun farkında bile değildi. Derin bir nefes alarak doğruldu ne kadar doğrulabilirse. Ceplerini aradı bir süre, kanlı gözlerini sonunda kayda değer bir şekilde açıp numarayı tuşlamak için telefona baktı. Ahizeyi kulağına getirdi. Numarayı tuşlarken tekrardan yaslandı önüne, bugün ayakta durmak için iyi bir gün değildi anlaşılan.

Güç taşını kimse üstünde taşıyabilecek güce sahip değildir. Fakat Alaska o gün her şeyi terk ederken aslında kendi ruhunu da terk etmek istemişti. Güç taşı herkesin yaşam merkezine kurulu bir düzenekte enerji dönüşümünü sağlayan güç kaynağıdır. Ne kadar güç kaynağı olsa da küçük bir taş ve ne kadar küçük olsa da düzeneğinden ayrıldığında alan kişiyi öldürebilecek bir etkiye sahiptir. Alaska o gün onu eline alırken yaşamına son vermeyi düşünmüştü. O gün belki de kimsenin sahip olmadığı bir güce sahip olduğunu keşfetmişti. Ancak Alaska için yaşamının bir önemi kalmadığı için bunu fark etmemişti bile... Tabi ki bu gücün de bir bedeli vardı nasıl ki yaralandığında güç merkezine bağlanıp tedavi görünce hemen toparlanamıyorsa kişi, Alaska da gücünü haddinden fazla kullandığında kendine zarar veriyordu. Kalbinin tam üstündeki güç taşıysa zarar gören bedenini tedaviye başlıyordu. Ve tabi ki bu tedavi onun için sancılı geçecekti. Pekala ara sıra gelen anlamsız baygınlıklar, ağrılar...

'Alo?'dedi İhtiyar Büyücü. 'Alfonso sana mı geldi?'diye sordu sesinden türlü serzenişler kopan o soğuk ses. Evet, bu sesi nerde duysa tanırdı. Kaç yıl geçtiği, bunaması, aklını yitirmesi kesinlikle önemli değildi. 'Çocuk, sen misin?'dedi, kalbini tuttu yavaştan. 'Buldu mu seni?'diye devam etti. 'Sana enerjimden bir parçayı tek bir kişi gelirse diye bıraktım, kim sorarsa söyle diye değil İhtiyar!'dedi kendini toparlamaya çalışan öfkeli ses. Fakat ruhuna tırmanan o mide bulandıran his yine damarlarında geziniyordu. 'Alaska, güzel kızım vazgeç artık. Vazgeç, onun hayaletiyle yaşaya-'derken ihtiyarın yüzüne kapanmıştı bütün kapılar.

Ahizeyi yavaşça yerine bırakan ihtiyar artık dayanamadığını düşündü. Eli kalbinde omuzları sallana sallana yere çöktü. Gözyaşları kırışan şakaklarına kurşun gibi iniyordu. İnmeye de devam edecekti ihtiyar da biliyordu bunu, genç kadın başında dolanan hayaleti öldürmeye gittiyse de ihtiyar da artık onun hayaletini gözleyecekti. O da bu döngünün bitmeyeceğini biliyordu...

Diğer taraftaysa telefon kulübesinin camlarını döven yağmura odaklanmış genç kadın vardı. Elini göğsünde asılı olan kolyeye getirerek 'Neden ölmedim hala?'diye fısıldadığında sesinden acının bin türlü çığlıkları firar etmişti. Avuç içlerinde barındırdığı küçük, kırmızı şimşeklere çevirdi yüzünü 'Neden hala kanıyorsunuz?! Bıraktım! Bıraktım, hiçbir şey için çabalamıyorum artık! Bitti savaşım, bitti!' bir anda hiddetlenen sesi bütün gök gürültülerini dize getiren cinstendi. 'Bitmeliydi...' nefesi yetmemişcesine fısıldamıştı bu kez bütün, her şeyin önünde diz çökmüş gibiydi sesi. İşte o bir anda o kadar küçüldü ki yok olacak kadar öylesine hızlı küçüldü ki yine bir şeylere gücü yetmemiş gibi yok bile olamadı. Ona da dermanı yoktu işte. Sesi yağmurun hiddetine karışsa da kulübenin yanından geçenler ona garip bakışlar atıyorlardı hızlı ve telaşlı adımlarının arasından. Gama Mıntıkasının telaşlı ve soğuk halkı...

Kulübeden çıktı yavaşça, gök parçalanırcasına yağan yağmura çevirdi yüzünü. Öylece dikiliyordu, öylece dikilecekti yağmur bitene kadar. Yağmur dinmek bilmiyordu fakat zaten dermanı da kalmamıştı, olduğu yere çöktü birden. Avuç içlerine bakarak saatlerce oturdu o gün, o yağmurun altında, o yolda. Hatta o kadar çok oturdu ki yanından gelip geçenler onu Dışlanmışların arasına karışacak enerjisini kaybetmeye başlayanlardan sandılar;üstüne ceket bırakan, elini tutup şemsiye bile sıkıştıran olmuştu. O gün hiçbir şeyi algılayamadı. Ne insanların bakışlarını ne de ne yaptıklarını. Robot gibiydi misal nasıl hareket ettirirlerse onu yapıyordu, öyle kalıveriyordu. Gözünü ayırmadığı tek yer sol avcunun içiydi. O gün saatlerce izlediği tek yer orasıydı. Soğuktan hıçkırık tuttu, yer yer titredi ama hiçbirini hissetmedi. Kilitlenmiş gibiydi sadece nefes alıp verebiliyordu. O gün iliklerine kadar ıslanmıştı belki ama ruhunun küllerini bile yakmaya çalışıyorlardı. Evet, böyleydi. Bir avuç nefesin kalmış gibi hayatının düğümlerini bir bir çözdüm sanardın. O düğümleri boğazına atarken de bir avuç nefesini tüm dünyaya yitirirsin. Farkında olmadan ruhunu yakardın da ışığınla tüm dünyayı aydınlattım sanardın. Bu yüzden siyah, beyazdan nefret ederdi işte bu yüzdendi bitmeyen savaşları. Sahte aydınlıklardan kaçan siyah, kaybolurdu karanlıklarında. Savrulduğum karanlığım olsun ben razıyım ruhumu kaybetmeye diyordu, belki de bu yüzden kalbi yok görünürdü siyahın. Oysa onun yüreği vardı, o kadar acıyı başka nasıl hapsederdi küçücük kalbine. Oysa onun yüreği uçsuz bucaksız bir galaksi. Uzaktan bir kara delik, yakından içinde yakamozları barındıran koca bir zihin...

İşte bu yüzden derdi ihtiyar 'Zihninin içinden sağ çıkan insanı sen vuramazsın.'diye. Sağ çıkılamayacak bir zihne sahip olan ruhunu şeytana değil karanlıklara teslim edeceğini iyi bilirdi.

Ertesi gün öğlen vakti yağmur dinmiş, güneş bulutların arasından sıyrılmaya çalışıyordu. Güneş ışıkları yüzüne vurduğunda kendine gelmeye başlamıştı genç kadın. Aniden rahatsız oldu, eline yerleştirilen şemsiyeyi hızla yere attı. Sağ elini gözüne siper etti. Üstündeki büyükçe ceketi fark ettiğinde üstüne sinmiş ıslanmış kıyafet kokusundan bile alınan parfüm kokusu onu rahatsız etmişti. Diğer eliyle ceketi sağ yanına bıraktı yüzünü buruşturarak.

Ayağa kalkmaya çalıştığında bütün vücudu uyuşmuştu bu yüzden ilk adımında yeri boylamıştı. Ellerinin üstüne düşen genç kadın dışarıdan ayakta durmaya çalışan bir sarhoş gibiydi. Yine o telaşlı insanların bakışları tabi ki üstündeydi. Yutkundu, gözlerini kapatıp açtı, kafasını salladı iki yana kendine gelmeye çalışarak. Bir kere daha denedi, bu sefer sendelese de düşmemeyi başarmıştı. Biraz daha hareket edemeseydi kendiyle azılı bir kavgaya tutuşacaktı. Islak giysilerinden artık rahatsız olmuyordu, kaç geceden sonra alışmıştı kim bilir. Ona rağmen sıcak basmıştı, kapşonunu çıkardı. Dudaklarını ıslatırken, hala bir şeylerden rahatsız olabiliyorsan hala bir şeyler hissedebiliyorsundur, düşüncesiyle suratına keyifli bir sırıtış kondurdu. Kapşonu yanından geçtiği çöp kutusunun içine bırakmıştı.

Dudaklarındaki sırıtış bir türlü silinmezken 'Acaba sonunda delirdim mi?'diye düşündü sonra devam etti 'Delirmiş olmayı başarsaydın bunu düşünmezdin aptal.'dedi kendine. Sırıtışı büyük bir zevkle son bulmuştu. Canavarları yine şah damarına tırmanmaya başlamıştı. 'Sen bu kısır döngüden kurtulabilir misin bilmem ama senin savaşın bitmedi kızım.'diye mırıldandı dişleirnin arasından. Elini ıslak kotunun cebine yerleştirdi. Dışarıdan bile ıslanmış yırtıcı bir panter gibi duruyordu. Baştan aşağı siyah giyinmiş, sporcu atletinin etrafını dolduran karışık, iç içe geçmiş dövmeleri ve yara izleriyle belki de savaştan yeni çıkmış yaralı bir aslanı andırıyordu. İkisi arasında kara vermek gerçekten zordu. Yıllardır küçük bir sürü örgüsü olan uzun, kahverengi-sarı saçları belki de gözleri dışında ona renk katan tek özelliğiydi. Bir tek yüzünde dövmesi yoktu; onu da sol tarafındaki gözünün yanından başlayıp dudağının hemen ucunda biten yara izi, olmayan dövmesinin yokluğunu aratmıyordu. Nerede olsa eliyle konulmuş gibi bulunabilirdi bu genç kadın. Her özelliği başına bela olmuştu. Geçtiği sokaklardaki insanlara 'Garip dövmeli bir kadın geçti mi?' ya da 'Yüzünde derin bir yara izi olan kadın geçti mi?' ya da 'Saçları uzun, örgü olan simsiyah giyinen bir kadın geçti mi?'diye sormaları yeterliydi onu bulmaları için. Aslında ihtiyara boşuna bağırmıştı. Enerjinin hissedilemediği tek yer Dışlanmışların bölgesiydi. Yaşadığını bilen birinin onu bulması o kadar da zor değildi bu sorulara bakarsak...

Sözlerinde eskittiği nefesi; nefesinde öldürdüğü hisleriyle karanlığında başa çıkmıştı. İlk defa bu Pazar günü ıslak kıyafetleriyle, bu caddeleri arşınlarken düşünmüştü bunu: İntihar etmek, ona her zaman çok basit bir kavram olarak görünmüştü. Ne kadar kolay. Zor olanın ölüm olduğu sanılırdı ya, asıl mevzu kafanda öldürdüklerinle yaşamaktı. Asıl mevzu arkada bırakılan olmaktı ya kimse hayatının merkezine koyduğunun ölümüyle de yaşayamazdı. Ama yaşamak, fakat yaşamak... Yaşamak bir damlanın içini siyaha boyamaktı, diye düşündü gayriihtiyarî. 'Kendi karanlığında boğulsan da küçücük bir damla olmaktı çoğunlukla. Ne kadar boğulursan boğul kimden, nereden geldiği belli olmayan bir dalganın içinde kaybolursun.'diye mırıldandı yüzünü buruşturarak. Sanırım bundandır ki artık kolay yolu seçmek yaşadıklarından daha az zoruna gitmişti ki nefes almak ona yük gelmişti. Fakat yaşam onun peşini bırakmamıştı. Yarım kalan bir şeyler vardı...

Birden kendinden tiksindi, karnı da kazındı. Midesi bulanıyordu fakt artık bir şeyler yemesi gerekiyordu. Etrafına bakındı ilk önce nerede olduğunu kestirmeye çalıştı. Sonra anımsadığı caddede olduğunu fark ettiğinde evine doğru yöneldi. Üstünü çıkarmalı, duş almalı ve yemek yemeliydi. Ne kadar bu durumlara alışık olsa da kendinden aniden tiksiniverirdi çoğunlukla. Bundan mütevellit tabi ki bir evi vardı ve kimsenin tahmin edemeyeceğini düşündüğü evden nefret etse de hala insanlığından bir parça olduğu için orayı seviyordu da. Yaşadığı ironilerden sadece bir tanesiydi bu durum.

Evet halkın arasına karışmadan olabildiğince tenha sokaklardan geçip özel araç kullanarak sonunda Alfa Mıntıkasındaki yaşam merkezine gelmişti. Alfa Mıntıkasından ayrıldığı için herkes evini boş sanıyordu. Taşını düzeneğe yerleştirmediği sürece kimse onun enerjisini hissedemez, bulamazdı. Şatafatlı evine girdiğinde şuh bir ifadeyle etrafa bakındı. Sonra ihtiyaçlarını halletmek için işe koyuldu. Yirmi yedi yıllık hayatının yirmi beş senesi burada geçmişti ve aileden geriye kalan tek kişi kendisiydi...

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.