Yazın sonuna doğru, Ege’nin o meşhur imbat rüzgârları yerini sert bir fırtınaya bıraktı. O gece Kaan, açıkta mahsur kalan bir balıkçı teknesine yardım etmek için denize açılmıştı. Taş evinde rüzgârın uğultusunu dinleyen Defne, hayatında ilk kez birini kaybetme korkusuyla yüzleşti. O an anladı; kalbini sadece bu kasabaya değil, bu adama da kaptırmıştı.
Sabaha karşı fırtına dindiğinde, limanda Kaan’ın teknesini gördü. Kaan, yorgun ama sağ salim iskeleye adım attığında, Defne hiçbir şey düşünmeden ona doğru koştu ve boynuna sarıldı.
Kaan, Defne’nin yüzünü ellerinin arasına aldı: "Fırtınanın ortasındayken tek düşündüğüm, bu sahile dönüp senin gözlerine yeniden bakabilmekti," diye fısıldadı.
O sabah, Ege denizi fırtınanın ardından hiç olmadığı kadar çarşaf gibi ve durgundu.
Son Söz: Sonsuz Ege
Yıllar sonra, Sığacık’ın o taş evinin bahçesinde, asırlık zeytin ağacının altında bir masa kuruldu. Masada Ege’nin otları, sızma zeytinyağı ve taze enginarlar vardı.
Defne artık İstanbullu reklamcı değil, kasabanın çocuklarına resim dersleri veren mutlu bir kadındı. Kaan ise her denizden dönüşünde, limanda kendisini bekleyen o gözlere ilk günkü aşkla bakmaya devam ediyordu.
Ege, dalgalarıyla onların hikâyesini kıyıya fısıldamaya devam etti: Mavi ile yeşilin, yarım kalan iki ruhu tamamladığı o sonsuz hikâyeyi...
-SON-